Bir Arabı Öldürmek

d-letranger-c5227Mevsimin en sıcak günü. Şehirde buharlaşmaktansa, serin denizin koynunu tercih ettiğim için kendimi kutluyorum. Kumların içine gömdüğüm ayaklarımla güneşin yeryüzüne ne kadar etkisi olduğunu ölçmeye çalışıyorum. Nemli kumlara ulaşmam mümkün değil.

Denizin üzerinde ince bir buhar tabakası var. Oradan yansıyan ışık gözlerimi kamaştırıyor. Neden kimse yok sahilde? Belki de güneşin bir oyunu bu. Yalnızlığı sevmediğimi bildiğinden, gözlerimi kamaştırıp, beni uçsuz bucaksız sahilde bir başıma koyuyor. Oysa sesleri duyuyorum. Suyla oynamayı seven çocukların neşeli çığlıkları plajda çınlıyor. Onları görmesem de, paylaşamadıkları bir kova için kavgaya tutuştuklarını biliyorum. Birinin kollukları delinmiş. Gırtlağı yırtılırcasına ağlamaya başlıyor. Derken bir kadının konuşması duyuluyor. Yatıştırmaya çalıştığı çocuğun vahşi ağlama sesi yutuyor onu. Soğuk meşrubat satan gencin etrafında toplanıyor kalabalık bir grup. Dondurmacının yolunu gözlüyorlar aslında. Güneş ışınları devrildiğinde gelecek plaja. Teninde tuzlu damlacıkların parıldadığı genç kadın kumların üzerine yatıyor sere serpe. Erotik sinyaller yayıyor çevresine. Umurunda değil kendisini izleyen hayran bakışlar. O sadece güneşi hissetmek istiyor vücudunda. Kolunun altında sörf tahtası ile denize yürüyen delikanlı sıcağın dizginlediği rüzgâra söyleniyor sıktığı dişlerinin arasından. Birkaç basket atışı için sahaya yöneliyor. Saha bomboş. Herkes denizde.

Sesler gittikçe çoğalıyor. Ama görünürde kimseler yok. Uzakta, kumun denizle kavuştuğu noktada bir karaltı seçiyorum. Sessiz karaltı beni kendine çekiyor. Ayaklarımı kumdan çıkartıp o tarafa yürüyorum. Yerde bir Arap yatıyor. Görüntü siyah beyaz bir kare oluyor. Karnındaki kurşun deliğinden sızan kan kıpkırmızı, kuma, oradan da denize karışıyor. Yanına eğiliyorum. Alnından öpüyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Bir Yabancı İle Yolculuk

img_7499aa_resize

Fotoğraf KorkutGökhan

Trenin çığlığı ile daldığım düşlerden uyanıyorum. Sarı başaklarla kaplı bozkırlara, arkasında yükselen sisli Alplere dikili gözlerim. Düşüncelerim o kadar kalabalık ki, en son hangi virgülde kaldığımı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayata bir çığlık da ben göndermek istiyorum.

Arkamda bıraktığım şehirlerin kokusunu duyuyorum hâlâ. Nasıl kazınmışlarsa burnuma, doğrudan şehirlerin imgeleri geliyor gözümün önüne. Sonra seslerini duyuyorum. İtalyanların misafirperverliği, yabancısı olduğum sokakların her bir taşına katıyor beni. Adeta şehirle bütünleşiyorum. Bu liman kentinin mendireği, iskelesi, giden gelen gemileri oluyorum. Kimim ben aslında? Burada ne arıyorum? Hiçbir yere ait değilim. Bunun için de çabalamıyorum. İçimden ne, nasıl geçerse onu yaşamak istiyorum. Dikteler beni kahrediyor. Yalnızlığa itiyor. Birkaç dosttan başka kimseyi aramıyor yüreğim. Hepsinden önce ise çocuğumu… Bizim yarattığımız bir can, hayata tutunmak için bizim desteğimize muhtaç.

“Koltuk boş mu?”

Bakışlarımı manzaradan koparıp sesin sahibine bakıyorum. İnce yapılı kumral adam, Fransız aksanlı İngilizcesi ile kulağımda melodik bir tını bırakıyor.

“Buyurun, boş.”

“Teşekkür ederim.”

Tam karşıma geçip oturuyor. Ellerinden ne iş yaptığını çıkartmaya çalışıyorum. Uzun, düzgün parmakları var. Tırnakları parmaklarına göre çizilmiş gibi, çok muntazam. Onu incelediğimi fark ediyor. Hafifçe gülümsüyor. Tebessümle karşılık veriyorum.

img_1383arr_resize

Floransa – Fotoğraf KorkutGökhan

“Tren yolculuklarını seviyorum,” diyor gözlerini ufka dikerek. Koridorda hızla kapanan kapının sesi ile camlı bölmenin öbür tarafında sigara içenlere çeviriyor başını. Konuşmaları duyulmuyor. Sessiz film izler gibi kısa bir süre bakışları üzerlerinde takılı kalıyor. Tren makas değiştiriyor. Sarsıntıyla kendine geliyor.

“Bu ülkeyi de seviyorum. Kendimi evimde, huzurlu hissediyorum burada. Bir yabancı olmaktan öte, bu topraklarda doğmuş büyümüşçesine rahat, kendine güvenen bir insan oluyorum. Siz nerelisiniz?”

İtalya hakkında ortak düşünceye sahip olduğumuzu öğrenmek, kendimi ona yakın hissettiriyor.

“Türk’üm. Yabancı…”

 İnsan bazen kendine bile yabancı olmuyor mu? Hele gençlik yıllarında! Kendini tanımak, anlamak için uğraşmıyorsun. Ancak başına büyük bir dert gelirse çözmeye çalışıyorsun içindeki bilinmezlikleri. Her şeyi sorguluyorsun; neden dünyaya geldiğini, ailenle ilişkini, toplumdaki yerini, hayattaki amacını. Bir derdin olmaz ise öylece bırakıyorsun akışına, akıntıda savrulan kayık gibi. Olgunluğa eriştiğinde boşa geçen zamanın tahlilini yapmaya başlıyorsun. Elinden kayıp giden mutluluklara hayıflanıyorsun. Bunlar insanı daha da olgunlaştırıyor. Panikle birlikte gelen yaşlılığın kıymetini anlıyorsun.

“Bir karnavalı yaşar gibiyim İtalya’da. Birbirinden güzel tasarlanmış sokaklar, binalar içinde zevkli insanların yaşadığı… Her zorluğun üstesinden gelebiliriz burada.”

img_0137ar-a_resize

Toskana – Fotoğraf KorkutGökhan

Ölümcül hastalıklar atlatmış şehirler var dünyada. Ve bu hastalıklarla mücadele etmiş insanlar. İşte asıl bu durumdayken anlıyorsun hayatın anlamını, ıskaladıklarını, yaşlılığın ondan çekinmeden yaşanacak bir tadı olduğunu. Bir futbolcu düşünün; yıllarını veriyor bu işe. Sıkı antrenmanlar, belki de hiç arzulamadığı beslenme tarzı, organize bir hayat. Pek çok rakibinin arasından sıyrılıp tam zirveye ulaştığında, beklenmedik bir sakatlanmayla sahalarla vedalaşmak. Hayat oldukça acımasız… Üstesinden gelmek ise bize kalmış.

Kondüktör kompartımana giriyor. Başındaki şapka hafif arkaya itilmiş. Binlerce insanın biletini kontrol etmekten yorgun görünüyor. Yüzümüzde dolaşan bakışları, eline uzattığımız biletlere kayıyor. Elindeki aletle işaretliyor ikisini de. Tam kapıdan çıkacakken, başımızın üstündeki rafta duran çantalardan birini geriye ittiriyor. Aynı anda teşekkür ediyoruz.

img_1672a_resize

Roma – Fotoğraf KorkutGökhan

“Ya gelemezsek? Ya hepten karamsarlığın gölgeleri içinde hapsolmuşsak? Aklınıza gelen çözüm nedir?  Pavese’ye hak vermemek işten bile değil.”

“Bu düşüncelerle ta Prag’a gittiğinizi söylemeyin sakın! Sahip olduğu güzelliklere rağmen, Ortaçağ’ın tüm kasvetini omuzlarında taşıyan bir şehir orası. Her gittiğimde, Kafkaesk bir düşünceyle, böceğe dönüştüğüme kendimi inandırdığım o harikulâde şehir. Ve fakat buna rağmen gitmekten asla vazgeçmem. Bu da insanoğlunun, zevk alırken bile acıyı hissedebilme yetisini kanıtlıyor.”

“Bu uzun tren yolculuğunda ne bir böceğe dönüşmek isterim, ne de kompartımanda intihar etmeyi. Bir yabancıyı öldürmek bana daha cazip geliyor.”

tezeralbert

Peyman Ünalsın Gökhan

Café de Flore’da Bir Sabah

IMG_8775_R

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Geniş bulvardan aşağıya hızlı, ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor.

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç bayan mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

IMG_8839_R

St.Germain Bulvarı – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Ardı ardına ekledikleri sigaralarının dumanında bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

IMG_8849_R

Café de Flore – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı bir rahat sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki kioskun önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’ya ulaşmak planım.

IMG_8921_R

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor. Güler yüze bahşiş bırakılır.

Yola koyulmadan lavaboya uğramalıyım. Üst kata çıkan merdivenlerde Michel ile karşılaşıyorum. Gülümseyerek selamlıyor beni. Hâlâ gülümseyebilen yüz kasları olduğuna memnun oluyorum.

Cafe de Flore’dan ayrılmadan son bir selam ediyorum edebiyatın devlerine.

Peyman Ünalsın Gökhan