Reset 5: İstanbul’un Mermer Taşları Başıma da Konuyor Konuyor Aman Martı Kuşları

Cumartesi günleri anne kız pazar günümüz. İki haftadır annem buzluğa taze sebzeleri zulaladığından ihtiyaç olmadı. Ben de yazdan sakladığım sebzeler ve evdeki delikanlıyı da mutlu etmek bâbında daha onun ağzına lâyık yemeklerle iki haftayı kotardım. Pazar rutini ortadan kalkınca da şehir aktivitelerine vakit ayırmak farz oldu.

Bilenler vardır, ama bilmeyenler için, hani olur da tesadüfen bir blogarın yolu Avare Balon’a düşer, kısa bir özet geçeyim. Pandemiden bu yana Aslı Tohumcu’nun önderliğindeki Karadankaçan Akademi fanı olarak çeşitli etkinliklere katılıyorum. Aslı Tohumcu ve bir grup kadın, Pazartesi Cadıları olarak okuyup yazıyoruz. Daha önce dört aylık periyodlar hâlinde bir araya geldiğimiz, son dönemde de aylık olarak ilerlediğimiz Karin Karakaşlı ile Yazarın Başucu kitap okumalarını yapıyoruz. Güzel bir grup oluşturduk. Özellikle de Pazartesi Cadıları olarak çok sık olmasa da katılabilenlerle, zaman zaman Aslı Hoca’nın da organize ettiği etkinliklerde bir araya geliyoruz.

Geçen cumartesi o gruptan, canım cadı Yeşim Pektok Yağmur’un Bir Kadının Sıradan Günlüğü isimli fotoğrafa nakış karma sergisinin açılışı vardı. Saat 17:00’deki açılış için bana kalsa 15:30’da evden çıkardım. Ama bizim oğlan Emre şu aralar fotoğrafa taktı kafayı. Kendine de bir instagram hesabı açtı. Henüz az fotoğraf paylaştı. Ama rutin edindi, her gün belli saatte fotoğraf paylaşıyor. “Hadi birlikte erken çıkalım, fotoğraf çekelim sonra da sergiye gideriz,” deyince “E hadi!” dedik. Gonca gül de makinesini aldı. Benim makineme Emrecim el koyduğundan ben de yanıma kitabımı aldım. Marmaray ile Avrupa yakasına geçtik. Sirkeci’de inip Cağaloğlu çıkışından sokağa fışkırdık. Yolun hemen karşısındaki büyük kitapçıya girdik. Hani şu aklını yitirdiğin yerler var ya, renk renk kalemler, defterler, silgiler… Evde daha kullanılmamış defterler istifli olduğundan iki kalem alıp çıktım. Beyler fotoğraf çekerken ben binaları izledim. Yetmişli yıllardan kalan pembe bina ilk defa dikkatimi çekti. Binanın cephesinde, pencere pervazlarını örtecek şekilde beton dikdörtgen ve onları kesen yatay sütunlar vardı. Hangi amaca istinaden o sütunlar konmuş, mimarideki karşılığı nedir bilmiyorum, mimar kocam beyefendi de pek açıklık getiremedi. Zaten şehrin albenili binalarının yıkılıp yerine içler acısı yenilerinin dikilmesine sinir oluyor. Tepesini attırmamak için çok da sorgulamadım. Oğlan makinemi aldı ya, sanırım tepki olsun diye gündüz hiç fotoğraf çekmediğimi fark ettim. Alttaki fotoğrafı internette buldum. Sanki biraz komünizm kokuyor.

Şöyle bir baktım da, binalarda stil olarak hiçbir düzen yok. Kimi böyle retro, kimi art nouveau tarzında, bazılarının tarzına isim bile bulamadım, ne idiği belli değil.

İstanbul’da sırf benim bildiğim üç büyük restorasyon çalışması var. TRT İstanbul Radyosu’nun Harbiye binası, Harbiye Askeri Müzesi, Ayasofya Müzesi (benim için müze). Bunlara Sirkeci Tren Garı da eklenmiş. Sonları iyi olsun dilerim. Çünkü bizim ülkede yapılan her restorasyon aslını yitirmek koşuluyla rekonstrüksiyona dönüşüyor.

Sirkeci Garına gelmeden Hocapaşa Camii Sokak içindeki Filibe Köftecisi, bizim Sirkeci ziyaretlerimizin uğrak mekânıdır. Amaç delikanlı mutlu olsun. sever ya bu çocuklar köfteyi 🙂

Sonra daldık yine ara sokaklara. Sirkeci Büyük Postane binası, gül desenli cephe kabartmalarının isten, kirden görünmediği güzelim Vlora Han, Sanasaryan Han, Germanya Han ve daha niceleri… Bu dokuyu bozan çirkin yapılaşmayı gözünüzün görüş açısından bir şekilde ayrıştırabilirseniz kendinizi 19. yy sonu ile 20. yy başlarının İstanbul’unda bulabilirsiniz. Halk profilinle de biraz oynamanız gerekebilir. Hafif topuklu ayakkabıları üzerinde yakası kürklü paltolarına sarınmış şapkalı kadınlarla, siyah cilalı ayakkabıları, tüvit paltosu, fötr şapkası ile limon kolonyası kokulu erkeklerin yürüdüklerini hayâl edin. Ettim ve muhteşem bir İstanbul gördüm.

Araya bir de Sirkeci’deki gözlükçümüzü sıkıştırdık. O safhayı es geçiyorum. Uzadıkça uzayan bir durum ortaya çıktı. Neyse sergi açılışına biraz gecikerek gittik.

Yeşim Pektok Yağmur on parmağında on marifet bir cadı. Yazıyor, okuyor, üniversiteli kızlarla okuma etkinlikleri yapıyor. Bir süredir de hayatına nakış girdi. Hatta Karadankaçan’ı da bu uğurda biraz ihmal ediyor ama alınmıyoruz, kırılmıyoruz. Çünkü nakış onu dinlendiriyor. Yarattıkça mutlu oluyor. Siyah beyaz fotoğraflara renk katıyor. Bir dokunuş, bir ânı dondurmak gibi.

Yeşim o kadar ilerledi ki bu nakış işinde, atölyeler düzenlemeye başladı. Hafta sonları Kadıköy’deki eğitim sektöründe hizmet veren köklü şirketinin toplantı odasını bu atölyelere ayırıyor. Evet cadı aynı zamanda bir iş insanı, patron.

Bir Kadının Sıradan Günlüğü Sergisi’nde yedi kadının fotoğrafa nakış eserleri yer alıyor. Bu arada ne Yeşim ne de diğer kadın sanatçılar sıradan kadınlar değiller. Yapıtları da öyle. Bence hiçbir kadın sıradan değil ve sıradan gibi görünen günleri de mutlaka ailelerine verimli hizmetlerle geçiyordur. İstisnalar kaideyi bozmaz.

Sergiyi 26 Mart tarihine kadar Oreka Stüdyo’da (Merkez Mahallesi, Halaskargazi Caddesi, Bülbül Apt. No: 137 D:8 Şişli) ziyaret edebilirsiniz.

Mehmet Güreli’den Kimse Bilmez’i gönderiyorum size.

Ömer Hayyam’ın rubailerinden derleme parçanın bestesi Cem Adrian ve Mehmet Güreli’ye aitmiş.

Reset 4: Bir Filmle Tazelenmek!

Her gün İstanbul’un belli bir hattında, tren vagonlarının kalabalığında, bir yere tutunmadan, sağa sola sallanırken okuduğum kitaptır tazelenmek.

Bir cümle, bir canlandırma ile zaman ve mekânın ötesine taşınırım. Yedi, sekiz boyutlu bir simülasyon odasında bulurum kendimi. Düşman işgâlinden kaçan muhacir olurum, bir bilgenin öğrencisi, gözü aşkla millenmiş bir hayâlpereste dönüşürüm, büyük piyangoyu kazanmış ne yapacağını bilemeyen fukaraya, tüm sevdiklerini denize gömmüş bir kazazedeye…

Umberto Eco’nun şu sözleriyle nesnel zaman, öznel zamanımıza evrilir biz bambaşka hayatlara akarken. “70 yaşına geldiğinde okumayan kişi yalnızca bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise 5000 yıl yaşamış olacaktır. Okumak ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.”

Sonra ofise varırım. Tek dünya; rutin, çoook alışıldık, dejavu hissi yaratan bir gün daha yaşanır. Vücut anatomisini bozmak, gözleri yorup onları kurutmak gibi zararlı misyonları üstlenen bilgisayar karşısına esir düştüğüm, popomun, oturduğum ofis sandalyesinin şeklini aldığı, kalçamdan aşağısının ufak çim çimlerle şişmeye başladığı ve günün sonunda bir yerine aynı bacakta iki ayak bileğimin oluştuğu uzun oturmaların sonucu sağlıksız bedenimle bir öncekinin tıpatıp benzeri günü bitirmenin gönenci ile ofisten çıkarım.

Yaşayacağım bilmem kaçıncı hayat için hazırımdır artık. Şansım varsa boş bir koltuk bulurum.

Yemekten sonra mutfak toplama aşamasında ufaktan bir sevinç içimi kaplar. Günün bize ait zaman aralığı, film, bir fincan yeşil çay, ıhlamur, uykumu kaçırmayacağı sözüne karşılık kahve, şarap, viski, aperol spritz, o gün hangi bilmem kaçıncı hayatımdaysam, ruhuma uygun bir eşlikçi ile, üzerimde pijamalarım olduğu hâlde yeşil kırçıllı koltuğuma otururum. DING DONG! DING DONG! DING DONG! Film ya da dizi saati…

Bakmayın bu kadar hevesle beklediğime.

Gün olur, kafam düşer… uykunun rehaveti omuzlarıma çöker… gidip yatağa uzanmak istemem… ayrılmak ekran başından. Geceyi kısaltmaktır erken yatmak, kendime ayırdığım zamandan çalmak. Evet uyku da sağlıktır ama, hatırlamadıktan sonra gördüğüm rüyaları, kırpılmış hayatın imzasıdır.

Jim Jarmusch’un Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş filmini izlediniz mi? Salı akşamı başladık izlemeye. Uykum geldi. Son yarım saatinde baktım başım düşüyor. Filme eziyet etmeyelim dedik. Ben doğru yatağa gittim. Bu defa zorlanmadım. Koşa koşa gittim. Dolunayın etkisi mi? Rüyamda kurt kadın mı olacaktım yoksa? Kocamı uyarmalı mıydım? Gece bir ara uyandım. Odaya ığıl ığıl ay ışığı ile Beethoven’ın sonatı doluyordu.

Dün akşam koşa koşa kuruldum televizyon karşısına. Gonca gülün izleyip, benim uyuduğum Anne bölümünün ortasından itibaren izlemeye başladım. Sonra aynı noktada buluştuk, el ele tutuştuk, dudak dudağa öpüştük. 🙂 Şaka şaka! Oturup uslu uslu izledik.

Film, Baba / Anne / Kız Kardeş Erkek Kardeş olarak üç hikâyeden oluşuyor. Baba Amerika’da, Anne İrlanda’da, Kız Kardeş Erkek Kardeş Fransa’da geçiyor. Her üç hikâye de aile birliği üzerine kurgulanmış. Ne de olsa aile evrensel bir kavram. Dünyanın neresinde, hangi kültürde olursa olsun, gelenek, göreneklerden bağımsız, aile özünde değişmez bir topluluk. Bu yüzden Jarmusch değişik coğrafyalarda kurgulanmış üç aile içi çatışma hikâyesi anlatıyor bize. Olaylar benzerlik gösterse de coğrafî unsurlar olaylara verilen tepkileri etkiliyor.

Öykülerde dikkat çeken semboller var. Öncelikle renkler; baba ve iki çocuğunun hikâyesinin anlatıldığı ilk öyküde, anne ve iki kızının hikâyesine tanık olduğumuz ikinci hikâyede ve anne ile babasını elim bir kazada yitiren ikiz kız ve erkek kardeşlerin hikâyesini anlatan üçüncüde, karakterlerin hepsinin üzerinde aynı renklerde kıyafetler var. Üç hikâyede bir araya gelen aile üyelerinin hayatından sadece bir sekansı izliyoruz. Bir buluşmanın anatomisi. Bireylerin birbirine olan yakınlığı, güveni, soğukluğu, birbirlerinden keşfedilmemiş topraklarmışçasına bahsetmeleri, ailenin ne kadar kırılgan bir yapısı olduğunu akla getiriyor. Mesafelerin soğuk nefesinin aile dokusuna etkisi mi desek, yoksa insanları mesafeler kurmaya iten nedenleri mi sorgulasak? C-) Hepsi. Geçmişin tozu toprağı birbirine katan fırtınası nerede, ne zaman, nasıl, niçin kopmuştu acaba? Bir yanda ılımlı, ilişkiyi kintsugi sanatıyla kurtarmaya çalışan hassas çocuk, diğer yanda daha alıngan, uzak, realistik yaklaşan, duyguları işin içine kattığı taktirde kendi etrafına kurduğu kalenin yıkılacağına inanan çocuk. Matemi tatmış, ebeveynlerini tanıdıklarını sanan ama eski eşyalar arasında onların bilinmedik yönleri ile karşılaşan ve bir kayıpla birbirlerine sarılan ikizler. Ayrıştıkları kadar, birbirlerinden habersiz aynı renkleri seçerek birbirine bağlanan aile bireyleri. En nihayetinde çocuklar bir kadınla bir adamın kanından doğup onların, şekillenmelerine sağladıkları katkıyla oluşan kişilikleri sayesinde kendi yolunu buluyorlar.

Aileyi bir meyve bahçesi gibi düşünelim. Toprak ne kadar verimliyse, ne kadar bakımlıysa ekilen meyve fidanları o kadar sağlıklı olur. vakti geldiğinde filizlenir, yeşillenir. yeterince olgunluğa kavuştuğunda meyve vermeye başlar. Öyle yüzü gözü kaymış, pejmürde meyveler değildir bunlar. Bakanın önce gözünü doyuran sonra midesini şenlendiren meyvelerdir. Toprağa, oldukları şey için şükran duyarlar. Toprağa ödül, bol meyvedir.

Bir diğer sembol, üç hikâyede karakterlerin dikkatini çeken kaykaycılar. Hızla giderken ağır çekime geçen, karakterlerden birinin ya da ikisinin dikkatini çeken kaykaycılar nedir acaba diye düşündüm. Kendimce bir açıklama getirdim. Hayat hızla akıp giden bir nehir. Yeni oluşumlar, değişimler, eskinin tozu, küfü, külü, neyi dersek diyelim, hepsi nehrin azgın suları olup yatağını süpürerek boşalacak bir denize akar. Tam o akış esnasında nehrin dikkatini çeken büyük bir olay olur. Bir heyelan kopmuştur ve koca bir kütle nehrin yatağına düşer. Nehir yavaşlar. Etrafına bakınır. Akışını normale döndürecek bir çıkış yolu aranır. İşte o anda çok ağırdır. Neredeyse durma noktasına gelmiştir. Yavaşlayan kaykaycılar bana nehrin bu instantanesini çağrıştırdı. Hızla akan hayatın orta yerinde ebeveynle, kardeşlerle yapılan buluşma, birbirlerine bakma, geçmişe dönme, ağır çekimde ânın ağırlığını duyumsamayı temsil ediyor. Ağır akan diyaloglar da, bence aynı etkiyi çağrıştıran yönetmen seçimi. Aslında hikâyede örgeyi tamamlayan unsur diyebiliriz. Edebiyatta bu dille, üslûpla yapıyor, sinema eleştirmeni değilim ama, görsel sanatlarda da bunu bu tarz seçimlerle, dokunuşlarla sağlıyor olabilir.

Sahte Rolex de oldukça belirgin bir sembol. Sahip olduğu hayatı sahte bir Rolex’le bir üst sınıfa taşımayı sembolize ediyor sanırım. Sınıfsal çatışmayı yaşamış insanlar biraz para görünce sahte hayatlara, sahte nesneler aracılığıyla ulaşacaklarını sanır. Çatışmaya son vermektir asıl amaç. Eşitlenmek ya da belki tuhaf işlere girişmek. Sahtenin, gerçeğine yapacağı olumlama gibi. Ama gerçeğine kavuşmak evrene olumlu mesaj göndermekle olmaz. Üçüncü öyküde olduğu gibi gizemli gizli işlerin aracı nesnesidir belki de.

Sağ olsun yorumlarda sevgili Leylak Dalı beni uyardı da, o gece uyku göz kapaklarımı zorlamasaydı yazmayı düşündüğüm ama sonradan kısa keserek atlamış olduğum bir detayı hatırlattı. Her üç öyküde de yeme içme üzerine sekanslar vardı. Evet hep su, hiç alkol yok, bir sehpa ya da masa etrafında toplanıp kahve, çay içmek üzerine bastırırcasına, tepeden çekimlerle gösteriliyordu. Leylak Dalı’nın dediği gibi suyun, ailenin saflığını, akışkanlığını, olmazsa olmazlığını sembolize etmesinin yanı sıra yemek içmek için bir araya gelmek, samimiyeti pekiştirici işlev de görüyor olabilir. Hatta yabancıların kültüründe tamamen bunun göstergesi sanki. Bizim kültürümüzde misafire mutlaka bir ikramda bulunulur. Nereye gidersen git, ister misafirliğe, ister iş toplantısına mutlaka en azından su ikram edilir. Ama batıda bunu çok kaale aldıklarını düşünmüyorum. En azından kocamla benim yurt dışında ayrı ayrı katıldığımız, su bile ikram edilmeden sonlanmış toplantı tecrübelerimiz olmuştur.

Oyuncular, Jim Jarmusch’un gözdeleri olarak nitelendirebileceğim Tom Waits, Adam Driver yanı sıra The Big Bang Theory’den tanıdığımız Mayim Bialik, oyunculuğuna hayran olduğum Cate Blanchett, Vicky Krieps, Charlotte Rampling, hemen hiç tanımadığım Indya Moore ve Luka Sabbat.

Ben sevdim filmi… Jim Jarmusch hayranı olmam mı buna sebep, bilmiyorum. Ama dün gece, ne kadar süreceğini bilmediğim yaşamıma beğendiğim bir filmi daha katarak, tazelendiğimi söyleyebilirim.

Sizi filmin şarkısı ile baş başa bırakıyorum can blogdaşlar 🙂