Reset 4: Bir Filmle Tazelenmek!

Her gün İstanbul’un belli bir hattında, tren vagonlarının kalabalığında, bir yere tutunmadan, sağa sola sallanırken okuduğum kitaptır tazelenmek.

Bir cümle, bir canlandırma ile zaman ve mekânın ötesine taşınırım. Yedi, sekiz boyutlu bir simülasyon odasında bulurum kendimi. Düşman işgâlinden kaçan muhacir olurum, bir bilgenin öğrencisi, gözü aşkla millenmiş bir hayâlpereste dönüşürüm, büyük piyangoyu kazanmış ne yapacağını bilemeyen fukaraya, tüm sevdiklerini denize gömmüş bir kazazedeye…

Umberto Eco’nun şu sözleriyle nesnel zaman, öznel zamanımıza evrilir biz bambaşka hayatlara akarken. “70 yaşına geldiğinde okumayan kişi yalnızca bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise 5000 yıl yaşamış olacaktır. Okumak ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.”

Sonra ofise varırım. Tek dünya; rutin, çoook alışıldık, dejavu hissi yaratan bir gün daha yaşanır. Vücut anatomisini bozmak, gözleri yorup onları kurutmak gibi zararlı misyonları üstlenen bilgisayar karşısına esir düştüğüm, popomun, oturduğum ofis sandalyesinin şeklini aldığı, kalçamdan aşağısının ufak çim çimlerle şişmeye başladığı ve günün sonunda bir yerine aynı bacakta iki ayak bileğimin oluştuğu uzun oturmaların sonucu sağlıksız bedenimle bir öncekinin tıpatıp benzeri günü bitirmenin gönenci ile ofisten çıkarım.

Yaşayacağım bilmem kaçıncı hayat için hazırımdır artık. Şansım varsa boş bir koltuk bulurum.

Yemekten sonra mutfak toplama aşamasında ufaktan bir sevinç içimi kaplar. Günün bize ait zaman aralığı, film, bir fincan yeşil çay, ıhlamur, uykumu kaçırmayacağı sözüne karşılık kahve, şarap, viski, aperol spritz, o gün hangi bilmem kaçıncı hayatımdaysam, ruhuma uygun bir eşlikçi ile, üzerimde pijamalarım olduğu hâlde yeşil kırçıllı koltuğuma otururum. DING DONG! DING DONG! DING DONG! Film ya da dizi saati…

Bakmayın bu kadar hevesle beklediğime.

Gün olur, kafam düşer… uykunun rehaveti omuzlarıma çöker… gidip yatağa uzanmak istemem… ayrılmak ekran başından. Geceyi kısaltmaktır erken yatmak, kendime ayırdığım zamandan çalmak. Evet uyku da sağlıktır ama, hatırlamadıktan sonra gördüğüm rüyaları, kırpılmış hayatın imzasıdır.

Jim Jarmusch’un Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş filmini izlediniz mi? Salı akşamı başladık izlemeye. Uykum geldi. Son yarım saatinde baktım başım düşüyor. Filme eziyet etmeyelim dedik. Ben doğru yatağa gittim. Bu defa zorlanmadım. Koşa koşa gittim. Dolunayın etkisi mi? Rüyamda kurt kadın mı olacaktım yoksa? Kocamı uyarmalı mıydım? Gece bir ara uyandım. Odaya ığıl ığıl ay ışığı ile Beethoven’ın sonatı doluyordu.

Dün akşam koşa koşa kuruldum televizyon karşısına. Gonca gülün izleyip, benim uyuduğum Anne bölümünün ortasından itibaren izlemeye başladım. Sonra aynı noktada buluştuk, el ele tutuştuk, dudak dudağa öpüştük. 🙂 Şaka şaka! Oturup uslu uslu izledik.

Film, Baba / Anne / Kız Kardeş Erkek Kardeş olarak üç hikâyeden oluşuyor. Baba Amerika’da, Anne İrlanda’da, Kız Kardeş Erkek Kardeş Fransa’da geçiyor. Her üç hikâye de aile birliği üzerine kurgulanmış. Ne de olsa aile evrensel bir kavram. Dünyanın neresinde, hangi kültürde olursa olsun, gelenek, göreneklerden bağımsız, aile özünde değişmez bir topluluk. Bu yüzden Jarmusch değişik coğrafyalarda kurgulanmış üç aile içi çatışma hikâyesi anlatıyor bize. Olaylar benzerlik gösterse de coğrafî unsurlar olaylara verilen tepkileri etkiliyor.

Öykülerde dikkat çeken semboller var. Öncelikle renkler; baba ve iki çocuğunun hikâyesinin anlatıldığı ilk öyküde, anne ve iki kızının hikâyesine tanık olduğumuz ikinci hikâyede ve anne ile babasını elim bir kazada yitiren ikiz kız ve erkek kardeşlerin hikâyesini anlatan üçüncüde, karakterlerin hepsinin üzerinde aynı renklerde kıyafetler var. Üç hikâyede bir araya gelen aile üyelerinin hayatından sadece bir sekansı izliyoruz. Bir buluşmanın anatomisi. Bireylerin birbirine olan yakınlığı, güveni, soğukluğu, birbirlerinden keşfedilmemiş topraklarmışçasına bahsetmeleri, ailenin ne kadar kırılgan bir yapısı olduğunu akla getiriyor. Mesafelerin soğuk nefesinin aile dokusuna etkisi mi desek, yoksa insanları mesafeler kurmaya iten nedenleri mi sorgulasak? C-) Hepsi. Geçmişin tozu toprağı birbirine katan fırtınası nerede, ne zaman, nasıl, niçin kopmuştu acaba? Bir yanda ılımlı, ilişkiyi kintsugi sanatıyla kurtarmaya çalışan hassas çocuk, diğer yanda daha alıngan, uzak, realistik yaklaşan, duyguları işin içine kattığı taktirde kendi etrafına kurduğu kalenin yıkılacağına inanan çocuk. Matemi tatmış, ebeveynlerini tanıdıklarını sanan ama eski eşyalar arasında onların bilinmedik yönleri ile karşılaşan ve bir kayıpla birbirlerine sarılan ikizler. Ayrıştıkları kadar, birbirlerinden habersiz aynı renkleri seçerek birbirine bağlanan aile bireyleri. En nihayetinde çocuklar bir kadınla bir adamın kanından doğup onların, şekillenmelerine sağladıkları katkıyla oluşan kişilikleri sayesinde kendi yolunu buluyorlar.

Aileyi bir meyve bahçesi gibi düşünelim. Toprak ne kadar verimliyse, ne kadar bakımlıysa ekilen meyve fidanları o kadar sağlıklı olur. vakti geldiğinde filizlenir, yeşillenir. yeterince olgunluğa kavuştuğunda meyve vermeye başlar. Öyle yüzü gözü kaymış, pejmürde meyveler değildir bunlar. Bakanın önce gözünü doyuran sonra midesini şenlendiren meyvelerdir. Toprağa, oldukları şey için şükran duyarlar. Toprağa ödül, bol meyvedir.

Bir diğer sembol, üç hikâyede karakterlerin dikkatini çeken kaykaycılar. Hızla giderken ağır çekime geçen, karakterlerden birinin ya da ikisinin dikkatini çeken kaykaycılar nedir acaba diye düşündüm. Kendimce bir açıklama getirdim. Hayat hızla akıp giden bir nehir. Yeni oluşumlar, değişimler, eskinin tozu, küfü, külü, neyi dersek diyelim, hepsi nehrin azgın suları olup yatağını süpürerek boşalacak bir denize akar. Tam o akış esnasında nehrin dikkatini çeken büyük bir olay olur. Bir heyelan kopmuştur ve koca bir kütle nehrin yatağına düşer. Nehir yavaşlar. Etrafına bakınır. Akışını normale döndürecek bir çıkış yolu aranır. İşte o anda çok ağırdır. Neredeyse durma noktasına gelmiştir. Yavaşlayan kaykaycılar bana nehrin bu instantanesini çağrıştırdı. Hızla akan hayatın orta yerinde ebeveynle, kardeşlerle yapılan buluşma, birbirlerine bakma, geçmişe dönme, ağır çekimde ânın ağırlığını duyumsamayı temsil ediyor. Ağır akan diyaloglar da, bence aynı etkiyi çağrıştıran yönetmen seçimi. Aslında hikâyede örgeyi tamamlayan unsur diyebiliriz. Edebiyatta bu dille, üslûpla yapıyor, sinema eleştirmeni değilim ama, görsel sanatlarda da bunu bu tarz seçimlerle, dokunuşlarla sağlıyor olabilir.

Sahte Rolex de oldukça belirgin bir sembol. Sahip olduğu hayatı sahte bir Rolex’le bir üst sınıfa taşımayı sembolize ediyor sanırım. Sınıfsal çatışmayı yaşamış insanlar biraz para görünce sahte hayatlara, sahte nesneler aracılığıyla ulaşacaklarını sanır. Çatışmaya son vermektir asıl amaç. Eşitlenmek ya da belki tuhaf işlere girişmek. Sahtenin, gerçeğine yapacağı olumlama gibi. Ama gerçeğine kavuşmak evrene olumlu mesaj göndermekle olmaz. Üçüncü öyküde olduğu gibi gizemli gizli işlerin aracı nesnesidir belki de.

Oyuncular, Jim Jarmusch’un gözdeleri olarak nitelendirebileceğim Tom Waits, Adam Driver yanı sıra The Big Bang Theory’den tanıdığımız Mayim Bialik, oyunculuğuna hayran olduğum Cate Blanchett, Vicky Krieps, Charlotte Rampling, hemen hiç tanımadığım Indya Moore ve Luka Sabbat.

Ben sevdim filmi… Jim Jarmusch hayranı olmam mı buna sebep, bilmiyorum. Ama dün gece, ne kadar süreceğini bilmediğim yaşamıma beğendiğim bir filmi daha katarak, tazelendiğimi söyleyebilirim.

Sizi filmin şarkısı ile baş başa bırakıyorum can blogdaşlar 🙂

Reset 3: Üşenme(k)

Ben bazen sokağa çıkmaya üşenirim. Evde yapacaklarım aklıma takılır. Huzursuzlanırım. Bunun müsebbibi, evle ilgilenecek, haftalık yemek yapacak, aileye ilgi gösterecek, kişisel bakım yapacak hepi topu iki günümün olması. Yapmam gerekenler listesi kalk borusu, acil durum sireni, ramazan davulu olur, kafamın içinde düttürüdüüüt, aği aği aği, gümbe de güm diye çalar durur. Sanki duvarlar üzerime gelir, yırtıcı parmaklarını boğazıma geçirir, kalk hadi ne duruyorsun, bir dolu işin var, yatamazsın, gezmeye gidemezsin, film izleyemez, kitap okuyamazsın der. Nanik yaparım. Podcastler var, sesli kitaplar var! Nabeeer? diye kızdırırım onu. Kazanan o olur. Ama ödülümden mahrum etmez beni. Acır bana. Instagram’da peş peşe podcast paylaşıyorsam, araya sesli kitap attırıyorsam bilin ki ben ya ütü masasının başındayım ya mutfakta sebzelerimleyim ya da banyo temizliğinde…

Geçen pazar ıspanaklı tavuk sarması yapma plânım vardı. Cumartesi, pazardan aldığım ıspanakları yıkayıp hazırlamıştım. Gece yatarken gonca gül, Mimarlar Odası’nda oy kullanacağını, birlikte çıkarsak seçimden sonra bir şeyler yapabileceğimizi söyledi. Cevabım hazır; “yemek yapacağım.” Yaparsın gelince, yine bütün günü evde geçirmeyelim diyerek baskı yaptı. Sen git! Yok birlikte gideceğiz. Hava kötü. Şeker miyiz? Gidersin, gitmezsin derken giyinip evden çıktık. Balkondan havayı koklamadan evden çıkmayan ben, pazar günü iş rutinim bozulduğundan paldır küldür giyinip çıktım. Neyse ki kafamın sadece tepesini örten afili bir ressam şapkası almışım. Ama eldivenlerin esamesi okunmuyor. Dolmak için apartta bekleyen sinüslerime gün doğdu. Baktım zil takıp oynuyorlar. Kulaklarıma, suratıma saldıran rüzgâr ve soğuğu hemen içeri buyur ettiler.

Mimarlar Odası’nda son dakikada demokrat iki seçmen güçlerini birleştirince muhalifler seçimden çekilmiş. Dolayısıyla gonca gül tek aday gruba oy verdi. Oradan çıkıp Karaköy’ün bir zamanların kerhaneleri ile meşhur Alageyik Sokak’tan Galata’ya çıktık. Alüminyum sacların arkasında kalmış yıkık dökük kerhaneler. Polis kontrol noktası, hayalet geminin kaptan köşkü gibi olduğu yerde duruyor. Sacların üstü renkli resimlerle donatılmış. Arnavut kaldırımlı dik yokuş kaygan ve yorucuydu. Önlerine çıkarsak durmak zorunda kalacak arabalar bizden, daracık sokakta onlardan kaçacağız derken düşeceğimizi düşünerek biz de arabalardan korktuk. Durup nefeslenerek tepeye ulaştık.

Sabah kahvemizi içmemiştik. Narmanlı Han’a girip kendimizi ısıtıcıların altına atarak birer kahve içtik.

İstikamet Casa Botter.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 29 Mart’a kadar gezilebilecek “Sevgilerle, Bedri Rahmi Eyüboğlu” Sergisi’ne girdik. Bedri Rahmi ile eşi Eren Eyüboğlu, ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu, oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu, Fikret Mualla, Mehmet Ali Cimcoz arasındaki mektupların zarfları sergileniyor. Zarflar, sanatçının çeşitli Anadolu motif çalışmaları, otoportre, balık desenli baskılar ile süslenmiş. Ayrıca Bedri Rahmi’nin Nâzım Hikmet için yazdığı Yiğidim Aslanım olarak bildiğimiz Zindan Taştan Oyarlar şiirinin el yazması ile Fikret Mualla’nın Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektup da sergileniyor.

Teknoloji hayatımıza hâkim olmadan, insanlığı ele geçirmeden kalem tutan mutlu, düşünce yüklü, seven, meselelere kafayı takan, özleyen, vuslatı dört gözle bekleyen insanlar mektup yazardı. Birbirine kart atardı. Bayramları beklemezdi. “Bak nerelere geldik. Kulaklarınızı çınlattık.” demek için gittikleri yerin en gösterişli manzarasına sahip bir kartpostalı alır, bir çay bahçesine oturur, yazar, postaneye gider, üzerine Atatürk fotoğrafı olan bir pul alıp yapıştırır ve postaya verirdi. Kart, alıcının eline ulaşmadan yazan, alıcıyla rakı sofralarında, sabah kahvelerinde yan yana gelmiş olurdu. Kart ulaşınca, bu süreçte birbirlerini görmemişçesine şaşkınlık ve mutluluk, kucaklaşma yaşanırdı. Kart, salonda konsol aynasının önüne bir bibloya sırtını yaslar, fakir ama mutlu insanları köşesinden izlerdi.

Maison Phebus

Mektup arkadaşlarımız vardı. Bazen ülke sınırları içinden. Bazen de sınır ötesinden, yarım yamalak dilini öğrendiğimiz bir ülkenin, alışkanlıklarımızı, geleneklerimizi, dilimiz döndüğünce fıkralarımızı anlattığımız, ülkemizi, kültürümüzü merak eden vatandaşı.

İtalya’da okurken en uzun mektuplarımı aileme yazmıştım. Yedi, sekiz sayfa… Kâh komik olaylar, kâh cümlelere yedirilmiş zorluklar, ümit kırıklıkları ama dik tutmaya çalışılan kuyruk. Tam mektubu yazarken içtiğim kahveden bir damla mektup kâğıdına damlardı. Kağıt kahveyi emer, genişlerdi. Nohut büyüklüğünde espresso kokusu zarfın içinde annemlere ulaşırdı. Zarf açılınca İtalya kokusu, kızının evinin kokusu, kızının kokusu mektubu elinde tutan anneme, sonra da hemen yanı başında onun yüksek sesle okumasını bekleyen babamla kardeşimin burnuna çalınırdı. Mektuptaki espresso lekesi, annemin gözyaşı ile buluşurdu.

Mektuplaşmak güzeldi. Heyecanla beklenirdi. Hiç beklenmediğinde gelen bir mektup sürprizdi. Yazan da zarfın içinde gelmiş kadar olurdu. El yazmaları kıymetliydi. Özenle mi yazılmış, aceleye mi gelmiş, yemek yerken mi, gecenin geç bir saatinde mi yazılmış harflerden, yan yan yatmalarından, dimdik durmalarından, salçalı sosa bulanmasından yakayı ele verirdi.

Bedri Rahmi’nin zarfları beni nerelere getirdi!

Sergiden çıkıp Pera sokaklarına karıştık. 1890 yılından günümüze ulaşan muhteşem binalardan birinde hizmet sunan Casa Foscolo otelinin yan sokağından girdik. Maison Phebus diye bir mezat evi çıktı karşımıza. Bir an kendimi hâlâ Bergamo’da sandım. Bu sokaklar, İstanbul sokakları değil sanki. Neredeyiz biz? Işınlandık mı? Hani bir sokaktan girersin, orası bir tüneldir aslında ve sen farkında olmadan zamanda geriye gidersin. Belki Maison Phebus açık olsaydı ve kapısından girebilseydim, kendimi XXVIII. yy.’da bir malikânede bulacaktım. Uzun, kabarık eteklerimle, saçlarımdaki lüleleri uçuşturarak merdivenlerden koşarak odama çıkacak, kapıyı kapatıp sırtımı yaslayacak ve dantelli eldivenimin içinden çıkarttığım aşığımın mektubunu önce göğsüme yaslayıp, sonra koklayacak ve heyecanla açıp okuyacaktım. Nefesim kesilecekti. Göğsüm, elbisemin dekoltesini aşıp dışarı fırlayacak gibi inip kalkacaktı.

Casa Foscolo’nun yan sokağı

Minoa Pera’ya uğramadan olmazdı. Kısa sürede Pera’nın en popüler mekânlarından biri oldu. Başka bir âlem orası. Resetlenme noktası. Bütün günü orada geçirebilir insan. Cebine biraz fazla para koymak şartıyla… Ruhun resetlenirken, cebin de resetleniyor sen fark etmeden 🙂

Son durak Ayaspaşa Rus Lokantası oldu. Antika eşyalar, beyaz iş perdeler, camekânlı dolaplar, cam nişlerine yerleştirilmiş matruşkalar, küçük porselen biblolar ile oldukça otantik bir yermiş meğer. Bunca zaman es geçmişim. Kısmet resetlenme dönemineymiş.

Velhâsıl kelâm neymiş?

Üşenmek yokmuş!

Kulağımdaki müzik..