Oyuklu Kütüphane

IMG_5668_R

Barbaros Köy Kütüphanesi ve Çınaraltı Cafe – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Süleyman Usta elindeki keskiyi tezgâhın üzerine bıraktı. Başındaki kasketi hafifçe geriye itip, alnında biriken ter damlacıklarını kuruladı. Mavi çizgili mendilini yeniden pantolon cebine koydu. Şekil vermeye çalıştığı ahşap rafların oymalarında gezdirdi başparmağını. Talaşlar temizlenince itinalı işçilik çıkıyordu ortaya. Ama dudaklarını kısmasından, işten pek hoşnut kaldığı söylenemezdi. Üzerinde çalışması gerekiyordu daha. Marangozhanenin arka tarafındaki mutfağa geçti. Semaverden bir bardak çay doldurdu. Kapının önündeki ahşap masanın başına oturdu. Gözlerini kapatıp portakal çiçeklerinin havaya karışan rayihalarını çekti içine. Son bir haftadır baharı gerçek anlamıyla hissetmeye başlamışlardı. Bülbüller, dutlar dalları sarıp sarmalamadan en güzel şarkılarını söyleyip bitirmeye çalışıyorlardı. Rengârenk çiçekler öbek öbek açmıştı bahçelerde. Buna bir de okuldan çıkan kış tutsağı çocuk sesleri eklenince köy şenleniyordu. Soğuk günlerin çoğunu marangozhanede Süleyman Usta’nın anlattığı hikâyeleri dinleyerek geçirmişlerdi. Artık şimdi doğayla bütünleşme zamanıydı.

Bankın üzerindeki el işlemeli mavi, beyaz yastıkları karısı yapmıştı. Haftada bir kılıfları çıkarır, yıkar, ütüler, sakız gibi getirirdi marangozhaneye. Birazdan kapıda görünürdü Esma. Her öğlen sefer taslarında yemek taşır, yazın şu anda oturduğu masada, kışın marangoz tezgâhının bir ucuna kurduğu sofrada karşılıklı yerlerdi yemeklerini. Yemekten sonra kahvelerini içerler, Esma mutfakta bulaşıkları yıkar ve boş sefer tasları ile eve, işlerinin başına dönerdi.

Esma’dan önce Memo belirdi sokakta. Okuldan çıkmış, nefes nefese koşuyordu. Siyah önlüğünün üzerinde beyaz yaka iğreti duruyordu. Önlüğünün altından şortunun açıkta bıraktığı yara bere içindeki sıska bacakları görünüyordu.

“Süleyman Amca yemeğimi yiyip geliyorum. Korkuluk malzemelerini de getiriyorum bu sefer.”

“Bekliyorum Memo. Tezgâhta sana yer açayım ben de.”

IMG_5652_R

Memo, Mayıs ayında yapılan Oyuk Festivali’ne ilk kez kendi yaptığı korkuluk ile katılacaktı. Bir ay vardı önlerinde. Epey çalışmaları gerekiyordu. Süleyman Usta tezgâhta yer açtı. Dolapta Esma’nın yaptığı kurabiyeler vardı. Bir tabağa birkaç tane koydu. Süt olup olmadığını kontrol etti. Çalışırken Memo’nun enerjiye ihtiyacı olacaktı.

Esma geldi elinde yemeklerle.

“Hadi hanım hemen yiyelim, Memo gelecek oyuk yapmak için.”

Esma çabucak sofrayı kurdu. Mavi beyaz pötikareli masa örtüsü, beyaz tabaklar, gelirken bahçeden topladığı hanımelleri ve güllerden yaptığı demeti de cam vazoyla masanın ortasına koydu. Hızlıca yediler yemeklerini. Memo’yu bekletmek istemiyordu Süleyman Usta. Esma bulaşıkları akıtırken Memo kapıda bitti.  Eli kolu doluydu.

“Malzemelerin hepsini tamamladım Süleyman Amca.”

“O zaman hemen başlayalım Memo.”

Memo heyecanlıydı. Bir hata yapıp malzemeleri heba etmek istemiyordu. Can kulağıyla Süleyman Usta’yı dinliyor, özenle anlattıklarını uyguluyordu.

“Bugün hikâye yok mu Süleyman Amca?”

“Senin elin işlemeye, kulağın dinlemeye hazırsa hemen başlayabilirim Memo.”

“Hazırım Süleyman Amca. Bugün hangi hikâyede sıra?”

“Yakında okullar tatil olacak. Köy seni sahile kaptıracak. Her kulaç attığında, her sandal gördüğünde hatırlayacağın bir hikâye olsun istedim. Onun için de sana yaşlı adam ile denizin öyküsünü anlatacağım.”

Süleyman Usta çocuğa bir bardak süt ve tabağa hazırladığı kurabiyeleri getirdi. Sonra da yaşlı adamın denize tutkusunu, azmini, yalnızlığını, zaman zaman kendisine can yoldaşlığı yapan çocuğa olan sevgisini anlattı. Denizin ortasında tek başına, zıpkın tutmaktan yaralanan ellerinin acısıyla, sandalı peşinde sürükleyen, ama pes etmeyen adamın kılıç balığıyla mücadelesini birebir yaşadı Memo dinlerken.

Hikâye bittiğinde korkuluk kolaylanmış, akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. İstemeyerek de olsa çocuk eşyalarını toplayıp evine gitti. Süleyman Usta, gözden kaybolana kadar Memo’yu izledi bakışları ile. Banka oturdu. Marangozhanenin yanındaki babadan kalma tek katlı binaya dikti gözlerini. Bir zamanlar depo olarak kullanılmıştı. Hâlâ da aynı amaca hizmet ediyordu. Kendi okuduğu kitaplardan aklında kalanları anlattığında çocukların gözlerinde beliren menevişleri fark etmişti. Seviyorlardı dinlemeyi. Arada sırada tezgâhın üstüne, masanın kenarına ince kitaplar bırakıyordu. Mutlaka bir iki tanesi sayfalarını karıştırıyor, ayaküstü bölümler okuyorlardı. İçlerindeki tomurcuğu yeşertmek gerekiyordu. Tıpkı kendi oğullarına yaptıkları gibi. Cüneyt’e de evin önündeki meşe ağacının altında az hikâye anlatmamıştı. Okuduğu kitapları bıraktığı yerde oğlunun parmak izlerine rastlardı sık sık. Bahçeden domates toplayıp getirmesini istediklerinde, bahçe masasına oturmuş kitap okurken bulurlardı Cüneyt’i. Kitap oku diye baskı yapmamışlardı hiçbir zaman. Öykülerin, romanların sihirli dünyasına girmişti bir kere, çıkmak istemezdi artık. Aynı yöntemle köy çocuklarını da o cevherin içine sokabilirdi. Bu depo neden bir kütüphane olmasın diye düşündü. Fikrini Esma ile paylaşmalıydı. Toparlandı ve koşar adım eve gitti.

IMG_5637_RR

Kapıyı açar açmaz kocasının gözlerindeki heyecandan etkilendi Esma. Sofrayı hazırlarken karısına anlattı plânını. Eğer aklına yatmasa kocasına açık açık söylerdi. Ama aynı coşkuyu kendisi de duyumsadı.

Ertesi gün ilk iş, postaneden, İzmir’de yaşayan oğullarını aramak oldu. Onun da desteğine ihtiyaçları vardı. Babasından duyduğu gurur Cüneyt’in sesine yansıyordu. Doğup büyüdüğü ve günün birinde mutlaka yeniden yaşamak için döneceği Barbaros Köyü’ne bir kütüphane kazandıracaklardı. Mayıs ayındaki Oyuk Festivali’ne yetiştirirlerse, kutlamalara gelen yöre halkı da kütüphaneyi görüp, koklama şansına varabilirdi.

Süleyman Usta ve Esma hemen kolları sıvadı; depoyu boşaltıp temizlediler. Duvarlarını, çocukların okurken hayallerine yelken açmasını kolaylaştırmak için açık maviye boyadılar. Pencereler, kapı yağlıboya yapıldı. Alet edevatın konduğu mevcut rafları onarmaya başladı Süleyman Usta. İlk etap için onlar yeterliydi. Ama kitap sayısı arttıkça yeni raflar yapması gerekecekti. Esma ellerindeki kitapları yazar isimlerine göre ayırdı. Hepsini etiketledi. Alfabetik sıraya dizdi. Bir defter oluşturdu. Kitap isimlerini bu deftere işledi. Cüneyt ve karısı da İzmir’den desteklerini esirgemedi; kendi iş yerlerinde duyurdular ve kitap bağışlarını kabul ettiklerini ilân ettiler. Her hafta sonu Barbaros’a getirdiler toplanan kitapları. Hummalı çalışmaya köy halkı seyirci kalmakla yetinmedi. Herkes işin bir ucundan tuttu; kütüphane pencerelerine perde dikenler, önceki yıldan yaptıkları korkulukları süsleme amacı ile kütüphaneye hediye edenler, kitapları Esma’nın hazırladığı düzende raflara dizenler. Hepsi kalben katkıda bulunuyordu. Çünkü Urla yöresinde varlığından haberdar oldukları böyle bir köy kütüphanesi yoktu. Barbaros Köy Kütüphanesi bir ilk olacaktı.

Hazırlıklar sürerken Süleyman Usta çocukları ihmal etmemeye çalışıyordu. Günlük rutinleri, kütüphane hiç plânda yokmuş gibi sürüyordu. Çocuklar yine okul çıkışı marangozhaneye geliyorlar, öyküler dinliyorlar, yorumlar yapıyorlardı. Hepsi gittikten sonra Memo biraz daha kalıyor ve korkuluğunun son eksiklerini tamamlıyordu.

Kütüphane neredeyse hazırdı. Oyuk da.

IMG_5615_R_resize

Oyuk Festivali’nden bir gün önce kütüphane açılışı yapıldı. Esma Hanım ve gelini kurabiyeler, poğaçalar, börekler pişirdi. Evlerde hazırlanan limonatalar sürahilerle kütüphaneye taşındı. Bu sene festival heyecanı katmerliydi. Tüm köy yorulmuştu, ama değmişti. Şimdi hem eğlenceli oyukları, hem de imrenilecek bir kütüphaneleri vardı.

Yazar Notu: Oyuk, tarla korkuluğunun yöresel ifadesidir.

Peyman Ünalsın Gökhan

Esaret

KG__2477_resize

Cama vuran yağmur damlalarını dinliyoruz birlikte. Onun gözleri boşluğa asılı, benimkiler ona. Üstündeki kolsuz beyaz elbise olmasa sonbahar sanırsın. Günlerdir nefes aldırmayan sıcakla şehir katlanılmaz oldu. Yağmur iyi gelecek toprağa, bize.

Karşımdaki koltukta ayak ayak üstüne atmış oturuyor. Bacakları mermer parlaklığında. Ellerimi gezdirsem. Teninin yumuşaklığıyla durulsa içimdeki çalkantı. İki eliyle tuttuğu viski bardağını ağzına yaklaştırıyor. Tam o esnada yineliyorum aylardır ısrarcı olduğum soruyu.

“Neden buraya taşınmıyorsun?”

“Böyle iyiyiz.”

“Yokluğunda özlüyorum.”

“Sen kendi özgürlüğünde, ben benimkinde.”

“Geceler bitmiyor.”

Duymamazlığa geliyor. Yine dalıp gidiyor uzaklara.

“Pencereyi açalım mı? Yağmura doyan toprak kokusuna hasret kaldık.”

Başını sallıyor. Pencereyi açıyorum.

Özgür ruhu kanat çırpıyor. Artık yanımda değil. Martı olup uçuyor okyanuslar üzerine. Gittikçe bağlanıyorum ona. Benimle kalması için yalvarıyorum. Bir kere dönüp bakmıyor geriye. Hoşuna gideceğini bildiğim ne varsa önüne seriyorum. Çalışma odamın bir köşesine şövale alıp koyuyorum. Antikacıda buldum onu. Satışa çıkarılan bir yalıdan kalmış nadide parçalardan. Bir kadının parmak izlerini buluyorum şövalenin kenarlarında. Hülyalı bir kadın belki de kim bilir. Belki de aşık bir kadın. Onun gibi değil. Deniz gören cam kenarına yerleştirmiş, her gün birkaç saatini başında geçiriyor. Duygularını akıtıyor tuvale. Birikmiş yoğun hislerini boşaltıyor boya tüpleriyle birlikte palete. Fırçasını batırıyor önce alizarin kırmızısına, sonra ultramarin mavisine. Beyaza çalıyor ucundan. Kocaman bulutlar çiziyor. Köpük köpük beyazlar atıyor. Fırçayı ufak sık darbelerle gezdiriyor renklerin üzerinde. Kayboluyor bulutların içinde. Çığlık çığlık bir martı uçuyor. Deniz kokusuna kanat çırpıyor. Tamamen özgür. Ruhu nerede dinlenmek isterse orada duruyor. İçinden geldiği müddetçe kalıyor aynı yerde. Buluyor kendini oyalayacak bir şeyler. Ve zamanı gelince havalanıyor bulutların arasına.

KG__1281_resize

O ise kendisi için hazırlanmış resim köşesine bir kere bile uğramıyor. İlgilenmiyor hiç. Aidiyet duygusunu benimle tatmaktan imtina ediyor. Hep bir yabancı gibi gelip gidiyor. Günübirlik aşık olmaktan öteye gidemiyorum.

Sağ eliyle alnına düşen bir tutam saçı arkaya itiyor. Parmaklarının yerinde olup o alev kızılı özgür dalgayı ellemek arzusuyla kıvranıyorum. Biliyorum, müsaade etmez. Mesafe koyar hep aramıza. Zaman zaman dalga geçer “aşırı romantiksin” diyerek. O kaçtıkça ben kovalıyorum. Kaçmaktan haz duyuyor. Pes etmiyorum.

Evin çok sessiz olduğunu fark ediyorum aniden. Yağmur şiddetini arttırmış. Adalar ıslak sis perdesinin ardında birer siluet şimdi. Ayağa kalkıp müzik setine doğru yürüyorum. Mozart 40. Senfoni yağmurun sesini boğuyor.

Elindeki bardağı sallıyor yavaşça. Erimeye yüz tutmuş buzlar cama değiyor tıkır tıkır. Arkasından yaklaşıp ensesine dokunuyorum dudaklarımla. Etkilendi mi? Yanağındaki ayva tüylerinin camdan sızan silik ışık huzmesinde küçük altın zerrecikleri gibi parladığını görüyorum. Başını sağ omzuna yatırıyor.

“Yapma.”

Cılız bir ses. Duymamış olabilirdim, sol eliyle, omuzundaki elimi itmemiş olsaydı.

“Bugün sadece yağmuru dinleyelim.”

Hiçbir şey söylemeden koltuğuma dönüyorum. Başlıyor konuşmaya. Konu biz değiliz. O ve ben olalım istiyorum. Biz. Sadece biz. Fotoğraflardan bahsediyor. Eski aile fotoğrafları, okul fotoğrafları… Hiçbir çerçevede ben yokum. Biz yokuz.

Avşa Adası’nda limana bakan bir pansiyonun balkonu. Masanın üzerinde ayakta durduğu siyah beyaz bir fotoğraf. Arkasında uçsuz bucaksız deniz. Altı yedi yaşlarında. Üzerinde mini şort, askılı çiçekli bluz. Saçlarını at kuyruğu yapmış. Adadaki meşhur macuncunun çocukları tezgahın başına çeken nağmelerini duyuyorum.

Bir diğerinde 23 Nisan okul müsameresinde. Sıranın en önünde, mikrofona yapışmış bir eliyle, avaz avaz şiir okuyor. Şiirin ruhunu yansıtıyor izleyenlere. Hep o seçiliyor törenlere.

Bütün pencerelerini kapattım. Muğlak bir geleceğe açılan tek pencere bıraktım. Uçup gitmek istiyor oradan. Hayır! Hayır! Tahayyülü bile kalbime hançerler saplıyor.

Çaresiz kaldığını düşündüğün oldu mu hiç? Gıptayla gözünü diktiğin, ama sahip olamadığın herhangi bir şey… Kor ateşlerde yanarcasına acı çektiğin. Girişi olan, gelişen, ama sonuçsuz bir romanın sayfalarında umutsuzca hapsolmuş karakterlerden öteye geçemediğin.

Önümüzde daha kaç yıl var, bilmiyorum. Yarını bile bilmiyorum. Bir sabah kalkıp da onu bulamayacak olmaktan endişe duyuyorum. Rüyalarım hep bu minvalde. Ter içinde uyanıyorum. Hâlâ başının izi olan yastığı kokluyorum.

“Endişelenme. Buradayım,” diyor ya, sıcaklığına sarılıp yeniden uyuyorum.

Şimşek çakıyor. Koltukta büzülüyor. Ürkek kız çocuğu bakışlarını yakalıyorum bir an. Maziye gitti. Evlerinin karşısındaki mavi çama düşen şimşeği hatırlıyor. Kapalı olan televizyonlarının ekranında beyaz bir ışık yanıp sönüyor ve elektrikler kesiliyor. O günden sonra duyduğu her şimşek sesi korkulu anları çağrıştırıyor. Yatıştırılmaya ihtiyacı var. Müsaade etmez ki! Tek başına aşmak istiyor.

Onu ürkütmemek için uğraşıyorum. Kaçar diye endişeleniyorum. Yükselen keman sesiyle birlikte kalan o tek pencereden uçup gitmesin.

Konu konuyu açıyor. Genç bir kızken, yine böyle yağmurlu bir günde denize girdiğini anlatıyor. Eski bir sevgili ile suya düşen yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyorlar. O kadar çok gülüyorlar ki, balıklar sesten rahatsız olup, başka koylara yüzüyorlar. O konuştukça benim koltukta eriyip gittiğimi fark etmiyor bile. Gözlüklerimi çıkarıp camlarını siliyorum gömleğimin ucuyla. Yüzüne bakmaktan kaçınıyorum.  Anılarından gözlerine yansıyan parıltıyı görmeyi reddediyorum.

Delicesine kıskanıyorum. Olur olmadık senaryolar yazıyorum kafamda. Pusuya düşürülen eski sevgili, etrafında dönenip duran potansiyel yeni sevgilinin saf dışı edilmesi ve daha da dozajı kaçıraraktan, ayrılmamak pahasına ona verebileceğim zararın düşünceleri ürkütüyor bazen. Kendimi bir gerilim filminin içinde buluyorum. Psikolojik buhranda olan aşık adam, sevdiği kadının başkasına yâr olmasına katlanamayacağı için onu tamamen kendine saklama planları yapar. Şömine başında geçirdikleri romantik bir akşam, eter koklatarak bayıltır ve evin bodrum katında hazırladığı odaya kapatır. Rahat yaşaması için her türlü konforla donatır; güzel, büyük bir yatak, yerde halı, çalışma masası, şövale, her renk boya, çeşitli ebatlarda tuvaller, televizyon, müzik sistemi. Kendisine âşık olacağı günün hayaliyle aylarca esir tutar. Ta ki umutsuzluğa kapılıp önce kadını, sonra da kendisini baldıran özüyle zehirleyene kadar.

“Yemek hazırlayayım.”

“Aç değilim.”

“Somon var buzlukta. Onu indireyim. Salata, roka, bir de ufak rakı açarız. Fırında limonlu helvayla da balığı bastırırız.”

“Ahududu’nun ilacı var. Kalamam.”

Yine bahane. Kedinin ilacını biraz geç de verebilir. O da beni görmeden edemiyor aslında. Benimle konuşmak onu rahatlatıyor. Geçmişini sorgulamadan dinliyorum. Yargılamıyorum. Küçümsemiyorum. Eleştirmiyorum. İşin aslı kaçıp gitmesini istemediğim için bazı şeyleri sineye çekiyorum. Mazi albümlerde kalan anılardan ibaret. Gelecek ise önümüzde açılan yeni bir pencere.

“İlacı birkaç saat geç alabilir. Daha önce Duman için sormuştum veterinere.”

“Israrda üstüne yok.”

“İyi vakit geçireceğimizi bildiğim için bu kadar diretiyorum.”

“Ne kadar da eminsin!”

“Hiç şüphem yok! Sen rahatına bak. Ben hazırlarım her şeyi.”

Nihayet ikna etmeyi başarıyorum. Salon kapısını kapatıyorum ardımdan. Sokak kapısının kilidinde anahtarı çevirirken, içerden ses duyulsun istemiyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

image1

En yakındaki ani ölümdür insanı, hayatın beklenmedik sürprizlerle pusuya yatmış beklediğine inandıran. Yaşamın içinde bir yerlerde, gözünden kaçan ip uçları arar, ama bulamazsın. Geriye dönersin bazen, sonra yine bugüne ve biraz sonra yine yıllar öncesine gidersin, hatta çocukluğa, anlamak için, keşfetmek için.

Başak’ın intiharı da, sebebi muğlak, asılı kalır ağabeyi Umut’un, annesinin, en yakın arkadaşlarının akıllarında.

“Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun.”

Aşkın Çocuk Hali

KG__0707AA_resize_2

Fotoğraf KorkutGökhan

Meydandaki ulu çınarın gölgesi dibine düşerken kasaba derin bir sessizliğe bürünmüştü. Birkaç miskin, sıska kedi çarşıdaki gölgeliklere sığınmıştı. Asfalttan yükselen sıcak hava, caddenin iki yanı arasında buğulu bir sınır çiziyordu.

Çarşıdan yükselen pide kokuları baştan çıkarıcıydı. Kavurmalı pastırmalı, açık, kapalı, peynirli, yumurtalı pideler geçidi başlıyordu her öğlen olduğu gibi.

Semih bakkal dükkanlarının önünde, alçak tahta taburede oturmuş kitap okuyordu. Ne komikti şu Aziz Nesin! Bazen kıkırdamasına mâni olamıyordu. O zaman kasap Cevdet cigarasının dumanı ardından kısık gözlerle bakıp;

“Ulen oğlum ne gülüp duruyon? Cennette yerini mi gördün len”

“Aziz Nesin bizim evin hallerini anlatmış Cevdet Amca. Ona gülüyorum.”

“Sizin eve mi konaklayıvermiş?”

Semih, kasap Cevdet’in son sözlerini çok uzaklardan bir yankı gibi duydu. Tüm dikkati, sokağın başında görünen Songül’e çevrilmişti. Leylak kokularıyla girmişti çarşıya. Açık kumral saçlarını ensesinde toplamıştı her zamanki gibi. Zarif hareketlerle yürüyor, attığı her adımda ipekli empirme elbisesinin uçları gelincik yaprakları gibi uçuşuyordu. Arkasında renkli bir panayır yükseliyordu. Saldığı coşku, çatlamış tarlalara su, sıcak Yenipazar öğlenine meltem olup esiyordu. Meydandaki Yörük Ali Efe bile Songül’ü izliyordu gözleri ile.

“Atlayamazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin!”

“Korkmuyorum ki! Sadece daha uzağa atlayabilmek için hesap yapıyorum.”

Sekiz yaşındaydı. Arkadaşlarıyla evlerinin iki sokak arkasındaki arsada istiflenmiş toprak yığınının üzerinden bisikletle atlama yarışı yapıyorlardı. Sıra Semih’teydi. Bu atlamayı pek akıllıca bulmuyordu. Ama diğer çocuklar dalga geçecek diye de geri adım atamıyordu. Küçük kalbinden kopan kocaman dualarla koyuverdi kendini tepeden aşağı. Etrafında uçuşan tezahüratları duymuyor, sadece kocaman açılmış ağızlarından avaz avaz bağırdığını anladığı el çırpan çocukları görüyordu. Tekerlekler yere değdi. Bisiklet tekrar havalandı. İkinci kez toprağa temas ettiğinde o kadar hızlıydı ki dengesi bozuldu. Sürüklenerek durdu.  Ve toprağa yan yattı. Yüzüne acıdan bir maske oturmuştu. Tam olarak neresini vurduğunu bilmiyordu. Her yanı ağrıyordu. Çocuklar koşarak etrafını sardı. Yavaş yavaş kulakları sesleri algılamaya başlamıştı.

“Açılın çocuklar! Şöyle kenara çekilin!”

Nihayet biri yardıma geliyordu.

“Ah be Semih! Oralardan atlanır mı hiç? Kuş musun sen? Nasıl oyunlar bunlar?”

Gözünü açtı Semih. Beyaz kanatlarını açmış bir melek görüyordu başucunda. Güneş tam arkasında kızgın lav kütlesi olarak parlıyor, meleğin başındaki hareyi daha belirginleştiriyordu. Songül’dü yanı başındaki. Kollarındaki, bacaklarındaki yaralarla ilgileniyordu. Semih’i kucakladığı gibi arsanın hemen yanındaki kendi evlerine götürmüş, kanayan yaraları oksijenli suyla temizlemiş, tentürdiyot sürmüş, gazlı bezle sarmıştı. Sonrasında süt ve portakallı kek ikram etmişti. Tatları ağzında birleştikçe yüreğinden tatlı nağmeler yükseliyordu. Bu anneye duyulan sevgi gibi değildi. Ya da kardeşe. Bu daha farklıydı. Adını koyamıyordu Semih.

Songül bakkal dükkanına yaklaştıkça Semih’in küçük kalbi yerinden çıkacak kadar kuvvetli atıyordu. Arkasından dükkana girdi Semih de.

“Naber Semih? Tatil nasıl geçiyor?”

‘’İyi Songül Abla’’

“Annen nasıl? Sabah kahvesine uğrayacağım mutlaka. Deyiver annene.”

“Tamam Songül Abla.”

“Hadi oğlum Semih! Songül Abla’nın alışveriş listesine bakıver bakim.”

Semih işe yarayacak olmaktan kıvançlı, Songül’e hizmet edecek olmaktan mahcup listeye göz attı hızlıca. Raftan aldığı küçük yağ tenekesini, makarna paketini, petibör bisküviyi, şeker poşetini fileye koydu. Bir yandan da yakalanmaktan korkarak göz ucuyla Songül’e bakıyordu. Kendinden yaşça büyük birine sevdalandığı için utanıyordu. Ama duygularına ket vuramıyordu. Onu en çok yazın görüyordu dükkanda babasına yardım ettiği için. Kışın da okuldan sonra çeşitli bahaneler uydurup bakkal dükkanına uğruyor, Songül gelir diye oyalandıkça oyalanıyordu. Rüyalarına giriyordu Songül; aynı okula gidiyorlardı. İlk elini tuttuğu kızdı. Yüzüne düşen saçını ilk defa eliyle geriye ittiği kızdı. İki dükkan ötedeki kasetçi Muzaffer Ağabey’in dükkanından dışarıya taşan ‘’sakın dokunmayın bana, rahat bırakın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın‘’ diyen şarkıcının sesine eşlik ediyordu kalbinin sesi.

Rafların arasında dolaşırken bunun adının sevda olduğunu düşünüyordu. Utanıyordu düşündükçe. Sınıfta onca akranı varken insan kendinden yaşça büyük birine tutulur muydu hiç? Sınıfta öğretmeni dinlerken dalıp dalıp gidiyordu.

“Ne o Semih, ince hastalığa mı tutuldun yoksa?”

Bir şey söyleyemiyor, başını önüne eğiyordu sadece. Susmanın kabul etmek olduğunu öğrendi ilerleyen yaşında.

“Semih, ablanın işini hallettin mi çocum?”

“Hazır baba.”

Elindeki fileyi tezgahın üzerine koyup, rafların arasına kendi hayal tüneline döndü.

Annesi bayılırdı yaptığı  böreklerden, tatlılardan konu komşuyu da nasiplendirmeye. Semih elindeki tabakla Songül’lerin eşikte beklerken, boncuk boncuk ter dökerdi. Gülen gözleriyle kapıyı açtığında, etrafında uçuşan renkli kelebekleri hissederdi.

“Demek öyle Songül kızım, sizi de geçindiremez oldu bu topraklar. Yavaş yavaş tanıdıklar, eş dost azalıyo buralarda. Herkesler ya büyük şehirlere göçü göçüveriyor, ya da bir yolunu bulup gavur memleketlere. Eee, ne yapcaksın? Doğduğum yer değil, doyduğum yer demişler, de mi yaa?”

“Geldikçe görüşeceğiz Eşref Amca, merak etmeyin sizleri unutur muyum hiç?”

“Biliyorum kızım unutmazsın. Unutmazsın da, işte ne biliyim, hayat gailesi, öncelikleri oluveriyor herkesin. Konu komşu ister istemez ikinci plana kalıveriyor.”

Songül de farkındaydı gidip gelmeleri seyrekleşecek, geldiğinde ancak kendi ailesine vakit ayırabilecekti. Belki de sadece ayaküstü verilen bir selamla geri dönecekti. Ama yaşlı adamcağızı üzmek istemedi. Elini şefkatle sert, kuru elinin  üzerine koydu. Gözleriyle “üzülmeyin,” der gibiydi.

Semih, Songül’ün bu hareketinde bir evladın babasına karşı duyduğu minneti, saygıyı gördü. Yine de kıskançlığına engel olamadı.

Songül ödemeyi yapmış vedalaşarak bakkaldan çıkmıştı.

Semih kendi aşk meselesine dalmışken bir şeyler kaçırmıştı konuşmalardan anladığı kadarıyla. İçinden bir güvercinin havalandığını hissetti.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

image1

Anılardan doğar öyküler. Bir defter arasında kurumaya bırakılmış kır çiçeklerinden. Kutularda saklanan sararmış fotoğraflardan. Rüzgar eser, bir kapı açılır ardına kadar. Soğuk taş koridorlara dalar savrulan kuru çalılar. Hatıralar canlanır. Dökülür sayfalara.

Murathan Mungan’ın Harita Metod Defteri’nde sıkça adı geçiyor biyolojik annesi Muazzez Hanım’ın. Tomris Uyar’la yaptıkları bir sohbet esnasında annesinin bu fotoğrafını göstermiş kendisine. İşte bir çay bahçesinde çekilmiş o sarı fotoğraf, Tomris Uyar’ın Yaza Yolculuk adlı kitabında yer alan Kalenin Bedenleri adlı öyküsüne ilham kaynağı olmuş.

Paralel okumaları seviyorum.