Ne Okuyorum


Çocukluk sadece meyve ağaçları arasına gerilen salıncakta sallanmak değil. Komşunun bahçesinden meyve çalmak da değil çocukluk. Çocukluk bazen bir yetişkinin bile görmeyi düşünmediği olaylara şahit olmak. Bazen bir günahın temel atıldığı çağ. Masumiyetin yitirildiği… Ölümcül hastalığını öğrenen 29 yaşındaki Adalet, masumiyetinin zaiyatında rol oynayan olayın peşine düşüyor hayatla vedalaşmadan önce. Etliye suluya dokunmadan geçirdiği günlerin diyetidir belki de…

Benim gibi “ben neden bu kadar geç Nermin Yıldırım okudum” dememek adına bir an önce okumanızı tavsiye ederim. 

Reklamlar

Kitaplarla Vedalaşmak

FullSizeRender (2)

Yavaş yavaş dolapları boşalıyor salonun. Bir köşede siyah çekçek bavul. İçinde ciltli kitaplar; Emin Baran’ın hat sanatı, Suskun Afganistan, John Lennon, dünya mutfakları, mimarlık kitapları. Kollarımız biraz güç kazanınca yeni eve gidecek bunlar.

Koridordaki dolabın üzerinde mumlar, şamdanlar, çerçeveler. Sarılıp kutulara konmayı bekliyorlar. Evin bir kısmı heykellerle, tablolarla, objelerle yaşanan mekân hâlâ. Bir kısmı çıplak. Eş, dost, akrabadan alınan eşyalarla açılan bir öğrencinin ilk evi gibi. Hafif. Yalın. Toz alması kolay.

Toplaması gözümde büyüyen yer çalışma odası. İki duvarı kaplayan dolaplar boşalacak. İçleri kitap, dergi dolu. Bir kısmı ayrıldı, zorlukla, hüzünle; köy okuluna gidecekler, sahafa gidecekler. Odanın dışında sahafı bekleyen koca bir kutu duruyor. Ona bakmadan geçmeye çalışıyorum önünden. Gözüm üstüne her değdiğinde bir kitap eksiliyor kutudan. Şimdi beni çıkar, sıra bende, beni de gör diye çırpınan minik eller fışkırıyor sayfaların içinden. Sesleri kulaklarımda çınlıyor.

Kitaplarımızdan vazgeçmek ızdırap. Kütüphanemizde var oldukları müddetçe, köklerimizle toprağa daha da bağlanıyoruz. Cahilliğin önüne zincir çekiyoruz. O zinciri uzatsak, tüm şehrin, tüm ülkenin etrafına dolasak. Kurtarılmış kocaman bölge içinde elden ele dolaştırsak kitaplarımızı. Gece uyurken çocukların kulaklarına fısıldasak her bir satırı. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’da yazdığı gibi, bilinçaltından erişsek taze beyinlere. Işığa boğsak onları, bilgiyle donatsak. Aydınlansa tüm ülke. Kitabın, bilginin erişmediği il, ilçe, kasaba, köy, hâne kalmasa.

FullSizeRender (3)

Kutunun içinden bir el yapışıyor bileğime.

“Beni neden istemiyorsun?”

Biran kalbim duracak sanıyorum. Utançtan yüzüm kızarıyor. Suçluluk kaplıyor yüreğimi.

“Seni okumayı denedim. Ama başaramadım. İlkinde kendi ruh halime yordum. Başka bir kitaba başladım. Sonra bir tane daha. Bir sabah yatakta keyif yapayım dedim. Komodinin üzerinde duruyordun. Uzandım aldım. Kapak ilgi uyandırıcı. İsim de öyle. Açtım ilk sayfayı. Zihin açık daha o saatlerde. Okudukça okuyası gelmeli insanın, ama nâmümkün. Dördüncü cümleden öteye geçemedim. Kelime oyunları ile dimağ durum tespiti yapıyor sanki yazarın. Sözcüklerin arasında hapsoldum. Tekrar okudum cümleyi. Üçüncü seferde pes ettim. Sonraki cümle, bir arka sayfa… Yok, olmadı. Üzgünüm, seni okuyamayacağım deyip bıraktım. Eminim ki, seni kitapçı kitapçı arayıp da bulamayan meraklıların vardır. Onların elinde hak ettiğin değeri bulacaksın. Affet beni! Sana gerekli ihtimamı gösteremedim.”

“Herkes, her kitabı okuyabilir sanıyordum. Zevkine hitap edemediğime üzüldüm.”

“Üzülecek bir şey yok. Her yazarın, her kitabın bir okuru vardır. Lâyık olduğun okurunu bulacağından eminim.”

Elini geri çekiyor kutunun içine. Sözlerim onu teskin etti mi bilmiyorum. Heyecanlı okurunun elinde ne demek istediğimi anlayacaktır.

Kutuya eğiliyorum. Hepsini teker teker çıkartıp salona, parkenin üzerine diziyorum. Bazılarının sayfalarında notlar. Altı çizili cümleler. Anlamı bilinmeyen kelimeler en arka sayfada manâsıyla yan yana. Üstlerinde gezdiriyorum elimi. Birazdan gelecek sahafla başka ellere ulaşacaklar. Okuduğum satırlarda benim dikkatimi çekmeyenler not edilecek bu sefer ilgilisi tarafından. Başka parfüm kokusu, o anda başka evde pişen yemek rayihaları sinecek aralarına. Anlattıkları hikâyelere başka hayat hikâyeleri sızacak. Belki bir damla gözyaşı düşecek. Sayfanın orası incelecek, formunu kaybedecek. Sakar bir el tarafından kahve dökülecek. Bir sonra ki sahibi açtığında kitabı, canı kahve çekecek. Kalkıp bir fincan kahve alacak. Ayaklarını altına toplayıp, kendininkinden farklı hayatlara bulanacak.

Bu kitabı nasıl koymuşum kutuya? İlk gençlik kitaplarımdan. Torunlarım okur belki. Tekrar rafa yerleştiriyorum.

Diyafon kesik kesik ötüyor. Ahizenin ucundan güvenlik “sahaf” diyor Dava’daki mübaşir gibi. Vedalaşma zamanı geliyor. İki dakika sonra daire kapısı çalıyor. İçeri buyur ediyorum tıknaz, kısacık saçlı adamı. İri gözlerinden duygularını kestirmek zor. Seviyor mu işini, belli değil. Bütün gün kitaplarla oysa.

Kitaplar defileye çıkmış sessiz mankenler misâli salonun ortasında öylece yatıyorlar. Dükkânda raflara dizilecek olanları, kapı önüne sepete konulacakları ayırıyor sahaf şimdiden. Satamadıklarını el arabasıyla geçen bir adama verdiğini söylüyor. Bir köşede yakılmalarındansa yok pahasına satılsınlar daha iyi diyor. “İyi davranın bebeklerime,” diyesim geliyor. “Terk etmeyin o zaman bebeklerinizi hanımefendi,” dese, “yerim dar,” derim hüzünle.

“Bazı kitapları satmak zor. Doğru alıcı çıkıp gelmiyor öyle hemen. Zaten az okuyan bir milletiz. Yakında hepimiz dükkânları kapatıp evden yapacağız bu işi. Kirayı çıkartmak zor.”

IMG_8713-2

Maalesef!

Kitapları kocaman poşetlere doldurup gidiyor. Bir parmağı kesilmiş gibi kalakalıyorum kapı ağzında. Avunmak için çalışmak odasındaki dolaplara koşuyorum. Kapaklarını açıp seyrediyorum. Köy okuluna gideceklerin arasına diziyorum son anda kutudan kaçırdığım birkaç kitabı. Okuma sevdasıyla büyüyen ama alma imkânı olmayan çocuklar da nasiplensin kütüphanemizden istiyoruz. Onlar, şehirde büyüyen, her istediklerini almaya muktedir ailelerin çocuklarından daha açlar okumaya. Kitap gördüklerinde gözlerinden neşeli ışıltılar saçıyorlar. Yorgan altında bir fenerin soluk parlaklığında okumaya çalışıyorlar kitaplarını odada uyuyan diğer beş kardeşi, annesi, babası uyanmasın diye.

Akşam eşimle bilgisayarda açık duran, yeni evimizin kütüphane projesini etüt ediyoruz. Birkaç sıra daha raf eklemeye karar veriyoruz.

 

Ne Okuyorum

virgina woolf

Mrs Dalloway’in evinde akşamki davet için hazırlıklar başlamıştı. Lucy çaydanlık ile fincanı sehpanın üzerine bıraktı. “Çiçeklerin de sularını değiştirelim,” dedi Lucy’ye Mrs Dalloway. Kitabını okumak istiyordu, ancak davetli listesini kontrol etmekten kendini alıkoyamıyordu. Kaçıncı kez aynı listeye bakmıştı. Şimdi herkes gözlerinin önünde geçit törenindeydi. O kadar çok detay vardı ki onlarla ilgili, Clarissa’nın zihninde her birinin hikâyesi akıp gidiyordu. Yazsa roman olurdu akşama kadar.

Sınav Kazanan Nida

IMG_7515_R

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Yalnızım. Çıplak beyaz duvarlarıyla beni içine hapseden bir odada tek başına. Bir ayna olsa, umarsız bakışlarımın sarı yüzümde iki mat düğme gibi durduğunu görebilirdim. Çaresizliğimi yüzüme vuracak ayna bile yok. Durumun vahameti tepemde asılı koca bir gülle. Her an başıma düşecek. Altında kalıp ezileceğim. Ayak bileklerime kadar uzun elbiseme sarılıp uyuyorum. Kendini kozasına hapseden ipek böceği misali. Alacaklı gibi çalan zil deliyor uykumu. Söylenerek kalkıyorum. Zaman mefhumunu yitirdim. Sabah mı, akşam mı? Ne önemi var? Tek gailem, oğlum hangi liseye gidecek. Uzun, beyaz koridorda yürüyorum ayaklarımı sürüyerek. Kapının zinciri takılı.  Aralıktan bakıyorum. Kocaman burnuna kadar indirdiği kasketi ile postacı dikiliyor karşımda. Kalın parmaklı, güneşte dolaşmaktan ve yeşil keten çantayı taşımaktan sertleşmiş elinde bir zarf tutuyor. Zinciri yivinden çıkarıyorum. Kapıyı açıyorum iyice. Üzeri resmi damgalı zarfı uzatıyor postacı. Ve bir anda sihirli lambanın cini gibi toz bulutu oluyor. Zarf havada asılı kalıyor. Elimi uzatıp yakalıyorum. Açıyorum. Gözlerim dehşetle büyüyor. Çığlığım boğazımda patlıyor. Ağlıyorum.

Hıçkırarak sıçrıyorum uykumdan. Yatağın içinde dikilip oturuyorum. Beyaz gecelik sırtıma yapışmış. Saçlarım tel tel başımın iki yanından aşağı sarkıyor. Bu sınav bitmeden kâbuslar bitmeyecek. Terliklerimi ayağıma geçirip Can’ın odasına ilerliyorum koridorda. Kapıyı açıyorum usulca. Mışıl mışıl uyuyan oğlumun nefesini dinliyorum. Yine yoğun koşturmalı bir gün olacak. Sorular, cevap anahtarları, yanlış cevaplar ve doğruların izinde geçen sıkıntılı bir cumartesi bizi bekliyor. Vücudunun attığını görüyorum battaniye altında. O da gergin.  Evin içinde birbirimizi görmemek için uğraşıyoruz. Bir köşede karşılaştığımızda, tırnaklarımızı uzatıp, keskin dişlerimizi gösteriyoruz hırlayarak. O ergen, ben menopoz eşiğinde. Tahammülsüzlüğümüzle yıkandığımızdan sabrımızı sunamıyoruz. Saçlarını okşuyorum o uyurken. Alnından öpüyorum ağır uykusunun kalın perdesine güvenerek.

Yatağıma dönüyorum. Uyku tutmuyor. Sabahı sabah ediyorum tasalarımla.

“Günaydın!”

“Günaydın delikanlı! Erken uyanamayacağından korkuyordum. Beni mahcup ettin.”

“Heee tabi! Etüde de sen giderdin benim yerime.”

“Alsalar beni giderim. Beni etütle mi korkutacaksın? Haspa! Krep yaptım sana.”

“Oleeeeey!”

Kahvaltı ediyoruz koştura koştura. Ben bulaşıkları akıtmaya girişiyorum. Can ve babası kapıdan çıkmaya hazırlanıyorlar.

“Oooo anneye bir öpücüğü çok gördün bakıyorum.”

“Gel gel, öpeyim hadi!”

“Geç kalıyoruz yine, biraz çabuk!”

Asansörün kapısında gözden kayboluyorlar. Mutfağa, bulaşıkların başına dönüyorum. Canım iş yapmak istemiyor. Rüyanın etkisindeyim hâlâ. Suyun, kırmızı eldivenler üzerinden kayışını takip ediyorum. Böyle akıp gitse dertlerimiz de. Eldiven üzerinde su lekesi kalmaz. Hayatımızda da kalmasa bizi yıkıma sürükleyen olayların izleri. Sıcak suyla genleşip, ikinci bir deri gibi elimin şeklini alan eldivenleri çıkarıyorum çekiştirerek. Depresyon eşikte bekliyor. Her an üzerime atılmaya hazır. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum kahve fincanlarını hazırlarken. Birazdan İlker döner. Kahvelerimizi içtikten sonra bir yerlere gitsek… Evde oturup, kurmak, ya da kurmamak için kendimi ev işiyle hırpalamak istemiyorum.

İlker giriyor içeri anahtarıyla kapıyı açıp. Aynı anda kahve makinasının düğmesine basıyorum. Mis gibi koku kaplıyor mutfağı.

“Tam gelirken Süleyman Ağbi aradı. Fenerbahçe’de öğle yemeğine davet ediyor bizi. Gider miyiz? Nedir programın?”

“Evde oturup tasalanmak. Yemek daha cazip.”

“Arıyorum o zaman Süleyman Ağbiyi.”

Kahvelerimizi içiyoruz cam önündeki berjerlere kurulup. Sınavdan başka konu yok evde son zamanlarda. Yine aynı konu etrafında döneniyoruz. Konuşmak bile acı veriyor bana. Can’ın karakter itibariyle sıkıntıya gelemediğini biliyorum. Biz “çalış” diye baskı yaptıkça o daha da bıkıyor, sıkılıyor, reddediyor. Rakiplerinin fersah fersah önde olduğunu biliyoruz. Özellikle bazı okullarda bir buçuk yıl öncesinden başlayan hummalı çalışma programı ile Can’dan daha ilerdeler. Konuştukça, fazla oksijen temasında kalan yemiş tanesi gibi kuruduğumu hissediyorum oturduğum koltukta. İlker fark ediyor daraldığımı. Zaman zaman gerginlik bizi de sarıyor. Can’a yüklenmemek için birbirimize dadanıyoruz. Sonra bazen İlker bana üzülüyor, ben İlker’e üzülüyorum, ders çalışmayıp bizi üzdüğü için Can’a takıyoruz kafayı. Bir evde sınava hazırlanan bir ergen, menopoz arifesinde bir anne ve andropozdan muzdarip bir baba olunca, düşünün siz o evin halini. Kaynayan kazan misali. Antidepresanlarla direnmeye çalışanlar var, biliyorum. Sentetik ilaçlardan uzak olmak istiyorum. Kafam attığında koy bir duble viski diyor şeytan, yok öyle kolaya kaçmak bizim kitabımızda, kırılganlığımdan faydalanıp beni ele geçiremezsin diyorum. Dolabın karşısına dikilip kurabiyelerle flört ediyorum. Latte ile güne başlayıp, filtre, Türk kahvesi, cappuccino, buzlu kahve gibi türevleriyle akşamı ediyorum.

Süleyman Ağbi ile buluşma saatine kadar çocukluğumdan beri, günün her saatinde, her yerde bana kucak açan kitapların dünyasına terk ediyorum kendimi. Kimi sayfada fazla süre kaldığımı fark ediyorum, düşüncelerim yine sınava kayıyor. Karakterin yerine oynuyorum kendi atmosferimden çıkmak için.

En nihayetinde “hadi” diyor İlker. “Çıkma vakti geldi.”

Süleyman Ağbi ile buluşuyoruz Fenerbahçe’de. Masada bir bayan daha var. Adını duyduğum ama daha önce tanışma fırsatım olmayan ablasıymış meğer. En az Süleyman Ağbi kadar içten, samimi, konuşkan. Sanki yıllardır dostluğumuz varmış gibi muhabbet ediyoruz. Can’ı soruyor Süleyman Ağbi. Sınav sürecini. Emre’nin psikolojisini. Ve tabii bizimkini. Öğle yemeğine meze oluyoruz. Bizi yüreklendiriyor her zamanki gibi. İçimize su serpiliyor o konuştukça. Ferahlıyoruz. Sözleri ilaç oluyor ruhumuza.

İzin istiyorum lavaboya gitmek için. Şükran Abla “ben de geleyim,” diyor. Gençleri bekleyen yarınlardan bahsediyoruz. Umudumuzun kırıntı halini aldığından. İmkânı olanın ülkeden kaçmaya çalıştığından. Gücü yetmeyenlerin ise, iyi bir lise, iyi bir üniversite eğitimi için birbirini ezercesine rekabet ettiğinden, bunu bilen yetkililerin bunu lâyıkıyla kullandığından, çocukların strese girdiğinden, ailelerin parçalandığından, hedefini yakalayanların da içi boşaltılmış eğitim sistemiyle harcanıp gittiğinden.

“Hayatta en değerli hazinemiz sağlığımız. Bunu sakın unutma canım. Ben de iki oğlumla aynı süreçlerden geçtim. Çalış, çalış, çalış. Dilimizde tüy bitiyordu. En nihayetinde her ikisi de iyi birer okula girdi. İkisini de birer ay arayla aldı benden Allah. Yıkıldım. Hâlâ da toparlanmış sayılmam. Zaten bildiğim ama ihmal ettiğim, kafama kazınırcasına yeniden hatırladığım ve fakat önlem almak için çok geç kaldığım yegâne şey; hayatın kendisi bir sınav ve hiçbir şey sağlığın yerini tutamaz. Başarı dereceleri ne olursa olsun, onlar bizim evlatlarımız. Sonuç ne olursa olsun, birbirinizi üzmeyin.”

Duyduklarım, kulağımın dibinde çalan dev bir çan gibi sarstı beni. Bir annenin iki çocuğunu birden, kısa aralıkla kaybetmesi ne büyük acıydı Tanrım. Daha detay soramadım Şükran Abla’yı üzmemek için. Sebep ne olursa olsun, iki delikanlının hayatta olmamaları, yaşamları ile ilgili diğer her şeyi önemsiz kılıyordu. Şükran Abla’ya sarıldım derdine yoldaş olduğumu ifade etmek amacıyla.

Masaya döndük. Kahvelerimiz gelmişti. Göz pınarımda asılı yaşın yanaklarımdan aşağı kaymaması için çabalayarak içtim kahvemi. Hesabı istedik. En kısa sürede yeniden bir araya gelmek üzere sözleşerek ayrıldık.

Arabaya bindik. Saate baktım. Can’ın etütten çıkmasına az bir zaman kalmıştı.

“Can’ı alıp sinemaya gidelim. Onun seveceği bir film vizyona girdi dün.”

“Test çözecekti öğleden sonra…”

Şükran Abla’nın oğullarını anlattım. Olayın hüznü dilsiz kıldı bizi yol boyunca. Etüde yaklaşırken telefon çaldı.

“Anne, beni siz mi alacaksınız?”

“Evet canım, yaklaşıyoruz. Sonra da sinemaya gideceğiz üçümüz.”

Hattın öbür ucunda kocaman bir sessizlik oldu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Kimliğini arayan bir ses avaz avazdı şimdi. O mutlu nida, tüm sınavlardan geçmişti.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Köylerden her geçişimde, geçen yaz Baambrugge’de çoluk çocuk ailece yaptığımız yaz tatili geliyor aklıma. Oradaki tezek kokusunu alıyor burnum. Yeniden oralarda olasım geliyor.

Yağda kavrulan sarımsak kokusu, dört yıl yaşadığım İtalya’nın Francavilla al Mare kasabasında, okuldan sonra akşamları çalışmaya gittiğim balık restoranının sahibi Cecchino’nun yaptığı leziz karidesli linguine (makarna) kokusunu hatırlatıyor bana.

Meşe, paçuli, ahşap, tütün kokusu hayat yoldaşımı getiriyor gözümün önüne.

Hâlâ burnumda oğlumun bebeklik kokusu var meselâ.

Anne, baba, kardeş kokusunu da asla unutmuyorum.

Philippe Claudel de yaşamında yer eden kokuları anlatmış. Severek okudum.

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Saldım nefesimi, nefesim alev oldu, alev duvara değdi, duvarda bir kapı açtı, kapı, ayrık otları, eğrelti otları, peygamber kılıçlar, şeytan kılıçları, paşa kılıçları, aslanağızları, pençeleri, yeşil, koyu ağdalı yaprakları ile orman gibi bir bahçeye geçti. Bahçenin orta yerinde bir halı belirdi. Halının desenleri arasında, Anka kuşları, hüthüt kuşları, ebabil kuşları, bülbüller ve envai çeşit kuş, hüsn-ü yusuflar, menekşeler, sümbüller arasında yürüdü. Halının ortasına, kan rengi bir gül oturdu. Güle, bir ışık huzmesi vurdu. Gül dışındaki her şey, çiçekler, yapraklar, kuşlar, gülün ışığı ile kör oldu, karanlıkta kaldı. Resme, Güle sorma o bilmez adını verdim. Halıyı bir ucundan yaktım. Ateş usul usul yürüyorken, resmi kendi haline bıraktım.

Şarkılardan fal tuttum, hislerime söz olanları alt alta yazdım. İşte benim kaderim. Bir yudum Jak Danyel içtim. Bir şarkı ona, bir şarkı bana. Tutkumu anlatamayanları yok saydım. Onunkileri dinledim, kızdım, sinirlendim. Ben seni çok sevdim. Ama sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevemedin. 

Bende tam da bu hissiyatı uyandıran, bazı paragraflarını tekerleme söyler gibi okuduğum bir derin tutku kitabı.

 

Son Gün

hamambocegi-1

Yorgunum. Yıllardır kaçıp, saklanmaktan bıkıp usandım.

Kafama estiği gibi yaşamak istiyorum. Yakalanma korkusu taşımadan.

Şu son basamağı da çıktım mı, evin en sevdiğim çatı katına ulaşmış oluyorum. Bu basamakları neden bu kadar kaygan malzemelerden yaparlar ki? Maksat bize eziyet olsun. Kayacağım diye aklım çıkıyor. Her an öldürülme endişesi ile yaşamak yetmiyormuş gibi, bir de zemin problemleri canıma okuyor. Hayır, genç olsam dert etmeyeceğim. Yağda kayarcasına çıkacağım merdivenleri. Ama artık yaşlanıyorum. Eskisi kadar hızlı ve dinç değilim. Bacaklarım dayanmıyor. Az mı tepetaklak oldum merdivenlerden? Tam vardım dediğimde, merdiven boşluklarından düşmedim mi bodrum katına?

Alt kattan evin küçük afacanının sesi geliyor. Beni görürse kibrit kutusuna hapseder, kabuğumu koparıp çırıl çıplak soyar. Dünyanın en çirkin canlısı muamelesi yapar. Hızıma yetişirse, o düz taban ayağıyla ezer beni.

Hiç sevecen yaklaşan birini görmedim şimdiye kadar. Çocukların işkencelerine maruz kalmış pek çok ahbap, eş, dost var. Ya da çekik gözlü insanların, derileri bu evde görmeye alıştığım insanların derilerinden daha kara olanların midesinde son nefeslerini verenlerimiz. Hem tiksinirler üzerimize bastıklarında; ayaklarının altında hissettikleri kabuğumuzun dolgunluğu vücutlarını kaskatı keser. Hem de ağızlarına atıverirler bizi bütün bütün. Dişlerinin arasındaki kıtırtıyı neye benzetirler anlamam. Fazla kızarmış milföy hamuruna mı? Leziz sosla yıkanmış ıstakoza mı? Bir tabağın içinde yenmeyi bekleyen akrabaları düşündükçe halime şükrediyorum.

Eyvah! Yine kayıyorum. Malzemenin suçu yok. Evin hanımı cilalı seviyor granit merdivenleri. Hemen odaya girmeliyim. Mesafe de çok fazla. Yürü yürü bitmiyor. Saatte otuz, kırk kilometre hız yapmak nasıl bir duygu acaba? Şimdiye ışık hızında odanın kapısında olurdum. Alan geniş, saklanacak yer yok. Şimdi merdivenleri çıksa şu çığırtkan çocuk, ayakkabısıyla zemin üzerinde fosilimi çıkartır. Radyasyona bile direnen biz karafatmalar, bir topuk darbesine yenik düşüyoruz ya, canım sıkılıyor. Aslında tepeye çıkacağıma mutfağa gitseydim, belki de Rıfat Bey’in biralarına sulanabilirdim. Bir bardak kırmızı bira köpüğünde keyif yapasım geldi şimdi bak! Ağzının tadını biliyor insanoğlu! Peki bende ne lezzet buluyorlar merak ettim doğrusu. Dur yahu! Göğsüm kapardı. Kendime güvenim arttı birden. Dinozordan daha uzun yaşa, ufacık cüssenle insanları ürküt, üstüne bir de tadına doyulmasın! Kükreyesim geldi.

O kadar mutlu oldum ki, onca mesafe anlamadan geçti bitti. Kapı kapalı. Fark etmez, kendi vücudumdan daha dar yerden bile geçerim nasılsa. Gözlerim karanlığa uyum sağlamakta zorlanıyor. Rutubet kokusu mu var ne? Bayılırım nemli ortama, tam benlik. Her tarafı dolapla doldurmuşlar. İkide bir oramı buramı çarpıyorum. Belli ki ardiye olarak kullanıyorlar. Ne çok hatıra barındırıyordur bu çatı katı kim bilir! Bebek beşiğinden tut, kayak takımlarına, kullanılmayan dikiş makinesinden, eprimiş şapka koleksiyonuna kadar her şey var burada. Ay o da ne? Nerden çıktı bu adam şimdi? Hiç duymadım geldiğini. Yaşlılık işte! Kulaklarım iyice az işitir oldu. Kıpırdamıyor. Üstüne giydiği kırmızı tulumuyla, kollarını göğsünde birleştirmiş öylece duruyor. Gel ve gör gününü der gibi. Hiç etkilenmedi benden. Yoksa, yoksa bu yaramaz çocuğun oyuncağı mı? Tabii ya! Baksana kovboy şapkası ile bir başkası da dolabın rafından aşağı sarkıtmış ayaklarını, kocaman gülümsüyor. Belinde tabanca taşıyan birinin önünden böyle kasıla kasıla yürümek ne güzelmiş!

“Hey sen! Şapkalı! Emekli olmak nasıl bir duygu? Hahahahaaaaa!”

“Canına mı susadın dostum? Ne bağırıyorsun avaz avaz? Şimdi sesini duyup gelecekler. Hayatının son günü olsun istiyorsun galiba.”

“Hadi canım! Onlar gelene kadar ben bir süpürgelik arasına sıvışmış olurum. Sen kendi derdine yan. Baksana tavan arasına atılmışsın bile.”

“Şimdi ki çocuklar doyumsuz. Kimseye gönül bağı ile bağlanmıyorlar. Yüzeysel yakınlıklar kuruyorlar. Artık yeni bir kahramanı var.”

“Ben olsam çok alınırdım gözden düştüğümde. Belki de onun için Tanrı beni kimsenin sevebileceği bir hayvan olarak yaratmadı.”

Ayak sesleri mi duyuyorum? Aman Allah’ım! Huzura kavuştum dediğim ilk anda, insanoğlu tarafından tacize uğrayabilirim.

“Aaaaaaaaa! Ah Rıfat! Hani burayı ilaçlayacaktın? Karafatmalar basmış. Dur sen, dur! Ben şimdi seni haklarım bir güzel.”

Şimdi yandık. Kadın terliğini eline aldı. Kafasına koymuş. Beni haklayacak. Hemen şapka kutularının arkasına sığınmalıyım. Yok, yok. Dikiş makinesi ile dolabın arasına gireyim. Nasılsa değirmen kadar geniş kalçalarıyla oraya giremez.

Tanrım! Gözlerime inanamıyorum. Terliği bırakmış, böcek ilacı ile geliyor. Nerden buldu bunu? Son duamı etmeliyim. Zorlu geçti hayatım, ama güzel gezdim. Çat orada, çat burada. Birbirinden değişik evler gördüm. İyi bakılmış bahçelerde sefa sürdüm. Arada uçurumlardan yuvarlandım. Ters döndüm. Kafayı kırmaktan kıl payı kurtuldum. Ama hep bir şekilde yırttım. Çünkü daha gençtim. İçimden bir ses, bu senin son günün diyor. Tuvalet köşesinde ölmektense, hatıralarla dolu bir çatı katında ölmeyi tercih ederim.

Öhö! Öhö !

İlaç gözlerimi yakıyor. Boğazım yırtılıyor. Bacaklarımda hiç güç yok artık. Sırtım ağır geliyor. Ters dönersem işim biter. Ah! İmdat! Ne kadar çabalasam da faydası yok. Bizim gibiler için ölüm seramonisi olmaz. Hayatta ne kadar değerinin olduğu, defnedilişinden bellidir. Şimdi bir faraşın içinde, bahçeye veya klozetin içine atılacağım. Bir başka dört ayaklı canlıya yem olacağım, ya da bir kova su ile şehrin kanalizasyonuna karışacağım. Ürküttüğüm insanlardan af diliyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan