Ne Okuyorum

image1

Anılardan doğar öyküler. Bir defter arasında kurumaya bırakılmış kır çiçeklerinden. Kutularda saklanan sararmış fotoğraflardan. Rüzgar eser, bir kapı açılır ardına kadar. Soğuk taş koridorlara dalar savrulan kuru çalılar. Hatıralar canlanır. Dökülür sayfalara.

Murathan Mungan’ın Harita Metod Defteri’nde sıkça adı geçiyor biyolojik annesi Muazzez Hanım’ın. Tomris Uyar’la yaptıkları bir sohbet esnasında annesinin bu fotoğrafını göstermiş kendisine. İşte bir çay bahçesinde çekilmiş o sarı fotoğraf, Tomris Uyar’ın Yaza Yolculuk adlı kitabında yer alan Kalenin Bedenleri adlı öyküsüne ilham kaynağı olmuş.

Paralel okumaları seviyorum.

Sokakta

img_7023_r

Parma – İtalya – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Günlerdir devam eden sağanak nihayet bu sabah durmuştu. Havada ıslak bir pus vardı.

 

Taşları kırık kaldırımlarda yürümek zordu. Her adımda altı su dolu taşlardan birine isabet etmekten korkuyordu. Çocukken izlediği  bir yarışma vardı; yerdeki kutuların üzerine basınca, duvardaki panoda yazılı, karartılmış cümlenin içindeki harflerden biri tahmin edildiyse kutunun içinde ışık yanar ve harf cümledeki yerinde belirirdi. En kısa sürede cümleyi bulan yarışmayı kazanırdı. Daha mutlu bir gününde, yolda geçen zamanı eğlenceli kılmak için, kaldırım taşları ile bu oyunu oynamışlığı da vardı. Bugün hiç havasında değildi. Uyandığından beri, başının üzerinde aziz çemberi gibi dolaşan uğursuz kara bulutlar canını sıkmıştı. Gece gördüğü rüyanın etkisi devam ediyordu. Boğazını paralayan çığlığı ile uykudan sıçramıştı. Sabah kalktığında, rüyadan tek bir sahne bile hatırlamıyordu. Bıraktığı hissiyat ruhuna sinmişti.

İş yerinin kapısından içeri girerken, yoldan hızla geçen bir arabanın sıçrattığı çamurlu suyla belden aşağısı yıkanmıştı. Eve dönemezdi. Öğlene kadar teslim etmesi gereken bir rapor vardı. Tam raporu bitirmiş, e-posta kutusunda “Gönder”e tıklayacakken elektrikler kesilmişti. İnternet bağlantı jeneratörü arızalıydı. İki gündür servis bekliyorlardı. Elektrikler iki saat sonra gelmişti. O süre zarfında beş defa müdürü tarafından aranmış, en son konuşmada eli uyuşuklukla yaftalanmıştı.

Yediği azarı unutmak için kendine leziz bir yemekle ziyafet çekmek istemişti. Yemek çekinden günlük limitinin üzerine çıkmayı göze aldı, Çin yemeği sipariş etti. Masasının üzerinde özenle hazırlanmış tabağına ve kitabına yer açtı. Buharda pişmiş Çin mantısının ikinci lokmasını ağzına atacağı esnada, kıymanın arasında malzemeleri ile uyuşmayan bir cisim gördü, çatalıyla karıştırdığında bunun iri bir başparmak tırnağı olduğunu fark etti. Böğürerek banyoya koştu. Masaya döner dönmez, tiksintiyle yemeği mutfağa götürüp çöp kovasına döktü. Kahve bastırırdı ancak midesindeki gurultuyu. Cezvedeki kahveyi karıştırırken yatmadan evvel izlediği film geldi aklına. Bir türlü hatırlayamadığı geceki karabasanın ve bugünkü uğursuzlukların sebebi. Neyse ki evli bile değildi. Annelerinden şüphelenip, şiddetle karşılık veren dokuz yaşındaki ikizler, çocuk fobisi yaratmıştı onda. Şüphe, insan beynini masumiyetten uzaklaştırabiliyordu demek. Buna bir de vicdan muhakemesi eklenince, melek şeytana dönüşebilirdi.

Günün geri kalanını filmi ve yaşadıklarını düşünmeden geçirmeye karar verdi. Kahvesini yudumlayıp, son gelen e-postalarını okudu. Acele etmeden cevapladı birkaçını. Kütüphanesinde henüz okunma sırası bekleyen bir sürü kitap varken, yenilerini sipariş etti internetten. Siteden çıkacakken bir makale çekti dikkatini. Yazıya eşlik eden fotoğraf, filmdeki deve burnu dolu kavanozun yakın çekimi olan iğrenç bir sahneyi çağrıştırdı. Hızla kapattı sayfayı. Karşı masada oturan Canan ile göz göze geldi. Gerildiğini anlamıştı arkadaşı. “Hediyeni birkaç gün önce vermeye karar verdim,” diyerek suratında koca gülümsemeyle, elindeki kırmızı fiyonklu lame paketi kucağına bıraktı. Ruh hali değişmeye başlamıştı. Mutlulukla açtı paketi. İçinden siyah peluş bir kedi çıktı. Kedileri seviyordu. Küçüklüğünden beri de peluş oyuncaklara hayranlığı bitmemişti. Ama kedi de tuhaf filmi çağrıştırmıştı ona. Hızlıca, özensiz bir teşekkürden sonra eşyalarını toplayıp, kendini sokağa attı. Kışı oldum olası sevmezdi. Saat daha altıya geliyordu, ama zifiri karanlıktı sokak. Kediyi, gördüğü ilk çöpe fırlattı. Canan’ı severdi çok. Onu üzmek istemezdi. Ne var ki, peluş oyuncaklardan bile soğutmuştu kedi onu. Elleri paltosunun cebinde, başı önünde hızla yürüyordu. Parke taşlarda topuklu çizme ile yürümek çok kolay değildi. Buna rağmen bir an önce daha kalabalık ve aydınlık bir yere ulaşmak için koşturuyordu.

Arkasında ikinci bir ayak sesi duyduğunda daha sokağı yarılamamıştı bile. Topukların parke taşlarda çıkarttığı seslere bakılırsa, yürüyen hafif biri değildi. Bir bacağı diğerinden kısaydı galiba. İkinci adımın sesi, normalin üzerinde bir sürede, ilkinden sonra erişiyordu kulağına. Nefes alış verişleri hızlandı. Dizlerinden aşağısı mengene ile sıkıştırılmışçasına kasılmıştı. Soğuğa rağmen, sırtından buz gibi ter akıyordu. Kulakları çınlamaya başlamıştı. Daha hızlı yürümeye çalıştı. Ama bacaklarına ağlar dolanıyordu sanki. Sokakta ikisinden başka kimse yoktu. Solgun ışıklarıyla sokak lambalarının da canı çekilmişti adeta. İş yerleri neden kapalı bu saatte diye düşündü. Ofisten çıktığında peşine düşen her kimse, tecavüz etse, arkasından iç organlarını sökse, kimsenin ruhu duymazdı. Çantasında sprey olacaktı. Ellerinin titremesini bastırmaya çalışarak spreyi aradı. Yoktu. Şemsiyesini kafasına geçirebilirdi. Onu da telaşla ofiste unuttuğunu hatırladı. Adamın düzensiz nefesini ensesinde duyuyordu. Her an kolunu tutacak nasırlı elin itici düşüncesi ile umarsızdı. Kalbinin sesi, ıssız sokakta çınlıyordu. Adımlar yaklaştı. Hızlanmaya çalıştı. Tabanları, asfalta yapışmıştı. Bacaklarını kımıldatamıyordu. Saçlarından yakaladı adam. Bacakları kıvrıldı. Önce çantası düştü elinden. Sonra parke taşların üzerine yıkıldı.

“Ece, uyan yavrum. İşe gecikeceksin.”

 

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

kuslar-yasina-gider

Okurunu, kafasındaki baba imgesini nasıl algıladığını, babasının kendisi için ne ifade ettiğini ve babası ile ilişkisini irdelemeye itiyor. Hasan Ali Toptaş’ın akıcı kalemi ile bir solukta okunuyor. Yüreğinin derinliklerinde bir yere değiyor, ordan bir duygu seli fışkırıp, boğazında bir düğüm oluveriyor.

Bir Arabı Öldürmek

d-letranger-c5227Mevsimin en sıcak günü. Şehirde buharlaşmaktansa, serin denizin koynunu tercih ettiğim için kendimi kutluyorum. Kumların içine gömdüğüm ayaklarımla güneşin yeryüzüne ne kadar etkisi olduğunu ölçmeye çalışıyorum. Nemli kumlara ulaşmam mümkün değil.

Denizin üzerinde ince bir buhar tabakası var. Oradan yansıyan ışık gözlerimi kamaştırıyor. Neden kimse yok sahilde? Belki de güneşin bir oyunu bu. Yalnızlığı sevmediğimi bildiğinden, gözlerimi kamaştırıp, beni uçsuz bucaksız sahilde bir başıma koyuyor. Oysa sesleri duyuyorum. Suyla oynamayı seven çocukların neşeli çığlıkları plajda çınlıyor. Onları görmesem de, paylaşamadıkları bir kova için kavgaya tutuştuklarını biliyorum. Birinin kollukları delinmiş. Gırtlağı yırtılırcasına ağlamaya başlıyor. Derken bir kadının konuşması duyuluyor. Yatıştırmaya çalıştığı çocuğun vahşi ağlama sesi yutuyor onu. Soğuk meşrubat satan gencin etrafında toplanıyor kalabalık bir grup. Dondurmacının yolunu gözlüyorlar aslında. Güneş ışınları devrildiğinde gelecek plaja. Teninde tuzlu damlacıkların parıldadığı genç kadın kumların üzerine yatıyor sere serpe. Erotik sinyaller yayıyor çevresine. Umurunda değil kendisini izleyen hayran bakışlar. O sadece güneşi hissetmek istiyor vücudunda. Kolunun altında sörf tahtası ile denize yürüyen delikanlı sıcağın dizginlediği rüzgâra söyleniyor sıktığı dişlerinin arasından. Birkaç basket atışı için sahaya yöneliyor. Saha bomboş. Herkes denizde.

Sesler gittikçe çoğalıyor. Ama görünürde kimseler yok. Uzakta, kumun denizle kavuştuğu noktada bir karaltı seçiyorum. Sessiz karaltı beni kendine çekiyor. Ayaklarımı kumdan çıkartıp o tarafa yürüyorum. Yerde bir Arap yatıyor. Görüntü siyah beyaz bir kare oluyor. Karnındaki kurşun deliğinden sızan kan kıpkırmızı, kuma, oradan da denize karışıyor. Yanına eğiliyorum. Alnından öpüyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

fullsizerender-2

“Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.”

Bu cümleyi okuyunca, tıpkı öykünün kahramanının dilediği gibi kitabı kapatıp göğsüme bastırdım. Aslında her birimiz kendi öykülerimizin kahramanıyız. Kağıda dökülmemiş hikayelerimizi, Barış Bıçakçı kendi içten, samimi, duyarlı üslûbu ile anlatmış.

YILBAŞI ARMAĞANI

yy9a1431xx_resize

Ali alnını soğuk cama dayamış, gecenin karanlığını aydınlatan karı izliyordu. İki gündür aralıksız yağıyordu. Pencerenin önünde biriken karların üzerine düşen kristallerin şekilleri hoşuna gidiyordu. Kristallerle kaplı bir ülkede yaşadığını düşlüyordu. Kocaman bir şatosu vardı buzdan. Gökyüzüne uzanan upuzun kulenin en tepesinde harikulade bir yıldız parlıyordu. Şatonun tam ortasında yer aldığı ormanı kaplayan akçamların gövdeleri, dalları buzlarla kaplıydı. Kuşlar dalların üzerinde buz pateni yapıyordu. Geyiklerin çektiği kızağıyla tüm ormanı dolaşıyordu. Tavşanlar onu selamlamak için saklandıkları kovuklardan fırlıyor, neşeli danslarını yapıyor ve tekrar kovuklara koşuyorlardı. Ormanın diğer hayvanları Ali’yi görmek için sıraya girmişlerdi. Hepsi ona birer hediye sunuyordu. Bir şarkı, bir dans, kırçıllı yün kazak, en sevdiği mavi renkten atkı, yumuşacık eldivenler, kalın bir palto, içi miflonlu botlar, buzlar eridiğinde binebileceği bir bisiklet. O da onlara sevdikleri cevizlerden, ekmeklerden, yeşilliklerden ikram ediyordu. Herkes mutluydu. Oyunlar oynuyorlardı. Alaca karanlıkta  birbirlerine veda ederek ayrılıyorlardı.

Buzdan şatonun içi sıcacıktı. Aldığı hediyeleri teker teker deniyordu Ali. Hepsi için dostlarına teşekkür ediyor, Tanrı’ya şükrediyordu. Annesi şöminede kestane yapıyordu her akşam. Tarçınlı sıcak salep kokusu sarıyordu şatoyu. Babası kocaman kitabını alıp, sallanan koltuğuna kuruluyordu. Ali de onun kucağına. Okuduğu her hikâye ile baba oğul yeni maceralara doğru yola çıkıyorlardı. Yatağa uzandığında yorgun oluyordu Ali. Ama yüzünde kocaman bir gülümseme ile uyuyakalıyordu.

Ali nefesiyle buğulanan cama kar kristalleri çiziyordu. Evin içi iyice soğumuştu. Sobadaki kömür geçmişti. Babası ateşlemiyordu, çünkü uyuma vakti gelmişti. Gece tuvalete kalkmamak için akşam yemeğinden itibaren hiç su içmezdi. Salep istemişti babasından. Bulamadığını söylemişti. Ali, babasının maaş alamadığını biliyordu. Oysa bugün senenin son günüydü. Sobada kestane yapıp, salep içebilirlerdi. Okuldan dönerken, bazı evlerde yanıp sönen ışıkları görmüştü. Süslü ağaçların altında rengarenk paketler içinde hediyeler vardı mutlaka. Eve varana kadar o hediyelerden birinin kendisine verildiğini düşlüyordu. İçinden çıkacak armağanı tahmin etmekle geçiyordu zaman. Kendilerinin hiç çam ağacı olmamıştı. Yılbaşı süslerini hiç yakından görmemişti. Ağacın dalları altında yığılmış hediye paketleri sadece hayallerinde vardı. Kırmızı örtülü masanın ortasına konan kocaman hindi dolması kim bilir ne kadar leziz olurdu! Annesi bu akşam için kendi tavuklarından birini kesmişti. Ali yemeğe kıyamamıştı. Sadece patatesle doyurmuştu karnını. Bir kardeşi olsa yılbaşı daha eğlenceli olabilirdi. Oyun oynarlardı en azından. Birbirlerine hikâye okurlardı. Tek çocuk olmaktan hiç hoşlanmıyordu bazen.

Ev ahalisi oturdukları yerde uyukluyordu. Babası yarın da çalışmaya gidecekti. Eli, yüzü kapkara dönecekti madenden. Yeni yılın ilk günü gibi değil de herhangi bir gün gibi hayat akmaya başlayacaktı önlerinde.

Küçük adımları ile odanın köşesindeki yer yatağına yürüdü. Buz gibiydi yatak. Çoraplarını çıkarmadan daldı yorganın altına. Annesinin bulaşıkları yıkamasını seyretti yattığı yerden. Birazdan o da yanına uzanacaktı. Sıcacık göğsüne başını gömecek, kolları ve bacaklarını doladığı gövdesiyle onu ısıtacaktı annesi.

Belki bu yıl Noel Baba ona bir hediye getirirdi. Daracık sokakta, kızağını nereye park edeceğini düşünerek uykuya daldı.

Gece, evin içinde esen rüzgarın sesiyle uyandı. Kırmızı kukuletalı, beyaz sakallı yaşlı bir adam saçlarını okşuyordu. Tam arkasında irice bir yıldız parladı. Yaşlı adam arkasını döndü. Karanlıkta kayboldu. Ali, rüyaya devam etmek için hemen uykuya daldı. Ama yaşlı adam bir daha görünmedi.

Sabah cama konan sakanın sesiyle uyandı. Başucunda duran kırmızı kurdeleli, yaldızlı paketi gördü. Hayalini kurduğu bisikletin tekerlekleri göz kırpıyordu paketin kenarından.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

fullsizerender

Hayatın içinde, gündelik yaşamlar bazen bir kahve tadında; acı, ama keyifli, dostlarla içildiğinde. Bazen bir çikolatalı yaş kek kadar leziz, ama içindeki şeker kadar zararlı. Kimi zaman ceviz kabuğunu doldurmayan, ama bir o kadar da hassas olaylarla örülü. Çiçekler gibi rengarenk, uçarı… İyi bakmadığında kolayca kuruyup ölecek kadar narin. Minik parçalardan oluşan yap boz kadar çetrefilli. Üstünde, tek bir çizik olmayan beyaz kağıt misali saf, duru. Sadece “aşk” değil hayatta yolumuza çıkan. Komşuluk ilişkileri, annenin çocuklarına duyduğu sevgi, ilk eşe duyulan öfke, yoldaşa duyulan hasret… Bir içki eşliğinde atılan kahkahalar, dökülen göz yaşları, savrulan küfürler. Bir sigaranın dumanında kaybolan hatıralar.