BUZDA YÜRÜYÜŞ – Werner Herzog

Çılgınlıklarıyla tanınan insanlar yaşamlarının her aşamasında mutlaka deliliğe imza attıracak türden eylemler içerisine girerler. Onlarla ilk tanıştığınızda hayretler içinde kalırsınız hakkında yazılıp konuşulanlara. Zaman geçtikçe hiç biri sizi şaşırtmaz. “Adam yaptı yine yapacağını,” der, gülümsersiniz.

Werner Herzog da o adamlardan biri.

Bavyera’nın bir köyünde yetişmiş, ilk kez 11 yaşında film izlemiş, 17 yaşında ilk kez telefonla tanışmış. Klaus Kinski ile aynı evde büyümüş. Kendi kadar deli olan Kinski’yi pek çok filminde oynatmış, onun hayatını belgesele çekmiş.

İnsanın kanına çılgınlık bulaşmaya görsün, normal düşünce ya da tepki beklemek manâsız kalır.

Buzda Yürüyüş de bu sıra dışı yönetmenin, sevgili arkadaşı sinema eleştirmeni Lotte Eisner’in ölüm döşeğinde olduğunu haber aldığında yaptığı yolculuğu anlatıyor.

Yazımın tamamını Litera Edebiyat üzerinden okuyabilirsiniz.

KAHVE SOĞUMADAN ÖNCE – Toshikazu Kawaguchi

Elimizde kitabımız, gazetemiz, dergimizle kafelerde oturmayı severiz. Bir keyiftir, kendimize sunduğumuz bir armağandır. Evdeki rutinden kaçıştır. Sosyalleşmedir. İçi yazma itkisi ile dolu olanlar için kast ajansıdır. Sağın, solun, hakkında yeni hayatlar kurgulayabileceğin insanlarla çevrilidir. Malzeme çoktur kısacası.

Alırsın kahveni, uzanırsın geçmişe. Yitirdiklerinin, ulaşamadıklarının, seni kıranların, mutluluktan çıldırtanların kulaklarını çınlatırsın. Şimdi, dersin, karşımda olsa, elini tutabilsem, tam ortamızda tüten kahvenin dumanı ardından yüzünü görsem. Nerede hata yaptığımızı sorgulasak, nasıl telafi edebileceğimizi, gelecekle ilgili plânlarımızı konuşsak. Karşımızda oturan kişiyi daha yakından tanımaya çalışsak. Anlamaya. Hislerine empati yapsak. Onu güldüren olaylara gülsek, ağlatanlarla gözyaşı döksek birlikte. Avutsak. Avunsak. Sırdaş olsak. Köprü olsak öğrendiklerimizle onun arasında. Öğrendiklerini serum yapsak damarlarımıza. Düşündükçe içimizi ısıtacak o ânı dondurabilsek. Sohbet koyulaştıkça kahvenin dumanı tütse.

Oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Toshikazu Kawaguchi, o çok sevdiğimiz mekânları, kafeleri birer zamanda yolculuk kapsülü olarak düşünmüş. Oturduğumuz o küçük masalarda geçmişimizi defalarca toprağı eşeler gibi deşmişizdir. Hiçbir fonksiyonu olmayan “keşke” lâfını belki de ilk o minik masalarda kullanmışızdır. Geriye dönüp hesaplaşmalarımızı yapmışızdır da, o masadan kalktığımızda, yaşanmış hâlâ hatıralar sayfasından bizimle dalga geçmektedir.

Elimizden kaçırdığımız bir sevgiliye “dur, gitme” diyemediğimiz o âna dönmek isteriz.

Karımızın ya da kocamızın anlatmak isteyip de bizim onu dinlemediğimiz dakikayı yeniden yaşamayı dileriz.

Yıllar önce ebeveynlerimizle kopan ilişkinin merkezkaçından kurtulamayan kardeşe kavuşma özlemi dağ olur ezer yüreğimizi.

Doğmamış çocuğumuzla, yaşayamayacağımızı bildiğimiz yılların acısını çıkartırcasına, bir kere olsun karşılaşmayı hayal ederiz.

Aslında Kawaguchi, sevdiğimiz, bizim için değerli olan insanlarla yaşayacağımız anların kıymetini bilelim diyor. Tıpkı asıl lezzetini sıcakken alabileceğimiz kahve gibi. Fincandan incecik tüten dumanla sinüslerimize dolan mis gibi kahvenin başdöndürücü aromasıdır sevdiklerimizle geçirdiğimiz dakikalar. O keyif bitmesin isteriz. İkinci, üçüncü bardağı arzular gibi arzularız birlikteliğin saatlerce sürmesini. Duvarda asılı olan saat umurumuzda olmaz. Kawaguchi kafenin duvarına astığı üç adet saatle zamanın, yaşanmışlıkların, yaşananların ve yaşanacakların kıymetini vurguluyor. Geçmiş, şu an ve gelecek.

Kitabını okuyan beyaz, kısa kollu elbise giymiş kadın yerinden hiç kalkmadan oturuyordu. Kafenin zaman kapsülüne girmek için koyduğu kurallara uymamıştı, kahve soğuduğunda hâlâ geçmişteydi. Ve hep orada kalmıştı. Geçmiş, insanı mutlu eden ya da yüreği sızlatan bir anı olarak geçmişte kalmalıdır. Yaşananlardan ders çıkartabilir, kendimizi geliştirebilir, iyileştirebiliriz. Geçmişle, geçmişte yaşamaya devam edersek, zamandan ve çevremizden kopuk bir hayalet gibi bedenen varoluruz, ruhsuz, hissiyatsız.

Değerli Beliz Güçbilmezin Tersine Mühendislik tekniği ile tohumunu atmış Kawaguchi. Kıymet bilmek, ânı yaşamak. Metaforları da sıralamış; kaybetmek, yitirmek, soğuk kahve, unutmak, zaman, duvar saati, bağlılık, geri dönmek.

Kahve Soğumadan Önce, bir tiyatro oyunu olarak doğmuş, bir kitap olarak şöhretinin keyfini sürüyor. Tek mekânlı bir tiyatro oyunu izler gibi, keyifli bir öğleden sonra kahvesine eşlik edebilir “Kahve Soğumadan Önce.”