Café de Flore’da Bir Sabah

IMG_8775_R

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Geniş bulvardan aşağıya hızlı, ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor.

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç bayan mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

IMG_8839_R

St.Germain Bulvarı – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Ardı ardına ekledikleri sigaralarının dumanında bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

IMG_8849_R

Café de Flore – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı bir rahat sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki kioskun önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’ya ulaşmak planım.

IMG_8921_R

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor. Güler yüze bahşiş bırakılır.

Yola koyulmadan lavaboya uğramalıyım. Üst kata çıkan merdivenlerde Michel ile karşılaşıyorum. Gülümseyerek selamlıyor beni. Hâlâ gülümseyebilen yüz kasları olduğuna memnun oluyorum.

Cafe de Flore’dan ayrılmadan son bir selam ediyorum edebiyatın devlerine.

Peyman Ünalsın Gökhan

Rüya

IMG_6823 (2)

Fotoğraf KorkutGökhan

Günlerdir gördüğüm tuhaf rüyalar, içinden çıkamadığım bir karabasana dönüştü.

Aniden uykudan fırlayıp, gördüğüm rüyanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak, çözümlemek adına rüya tabirlerinden ilham almak, sonra da yaşanmışlıklarıma dair yorumlamak isteyip de başaramamak, bulmacanın içinde kaybolmak adeta.

Belki de hâlâ bir rüyanın içindeyim. Gözlerimi açacağım. Önce nerede olduğumu idrak etmeye çalışacağım. Kalp atışlarımın gürültüsünü bastırmaya çalışırken, mahmur gözlerle odayı kolaçan edeceğim. Kocamın yanımda düzgün nefeslerle uyuduğunu görüp bir nebze rahatlayacağım. İçerki odada uyuyan oğlumun yatakta dönerken ranzadan gelen sesi tanıyıp derin bir oh çekeceğim. Evimdeyim. Herşey, sabaha karşı bir rüyadan uyandığımda olması gerektiği gibi. Anormal hiçbir şey yok. Göğsüme çöreklenen sıkıntı, kendi rutinimde kendimi bulmamla sona erecek.

Rüyanın etkisini üzerimden atmak için biraz daha tembellik yapacağım. Üstelik  bugün istediğim kadar debelenebilirim yatakta. Ailece keyifli bir cumartesi sabahı kahvaltısı hazırlarız. Yumurtayı nasıl pişirsem acaba? Üçümüz de yağda yumurtayı seviyoruz. Hem Sinop’tan aldığımız taze, leziz tereyağımız da var. Balkon güneşten cayır cayır yanıyordur. Olsun salonda ederiz biz de kahvaltımızı. Jordi Savall yaz sabahı için fazla barok kaçabilir, ama tarantellalar bize canlılık katar. Kahvelerimizi içerken de Roy Orbison dinleriz.

Arızalanan mikrodalga için servis çağırmamış olsaydık öğlene kadar havuza iner, kışa bronz ten ikmali yapardık. Biz de bunu öğleden sonraya erteleriz. Sonuçta bütün gün bizim.

Aslında Çukurcuma’ya gidip hem biraz antikacıları dolaşmak istiyorum, hem de yeni açılan kafeleri görüp, semtin entellektüel havasını solumak ve kim bilir birkaç yıl sonra büyük değişikliklere mağruz kalırsa, çıkarıp anıları tazelemek için fotoğraflamak arzusundayım.

Liseye gittiğim yıllarda, ev güzergâhıma yakın olduğundan sıklıkla ziyaret ettiğim Çukurcuma’nın o zamanki halini hatırlıyorum da, bugünkü çehresini ölümsüzleştirme arzum çok aklıma yatıyor. Seksenli yılların sonlarından bahsediyorum. Gençliğin verdiği gözü peklikle sabahın köründe Taksim’den Galatasaray’a ulaşır, Boğazkesen’den aşağı, yokuştan yuvarlanırcasına inerdim. Okula varana kadar, lokantaların havalandırma ızgaralarının üzerine uzanmış birkaç evsizden başka tehlike oluşturabilecek kimseye rastlamazdım. Izgaralardan yükselen sıcak hava ile tamamen uyuşmuş olduklarından burunlarını kaldırıp bana bakmaya tenezzül etmezlerdi. Sıcakla birlikte vücutlarından yükselen koku havada asılı kalırdı. Cadde hareket kazanana kadar yerlerinden kımıldamazlar. İşlerine, okullarına giden insanların adımları artmaya başladıkça, daha sakin sokaklara doğru hareket ederlerdi.

Okul çıkışında sokak içindeki küçük simit fırınına uğramadan eve dönmezdim. Burnumun ucundan hiç silinmedi susamlı koku.

Aynı koku değil belki ama, kahvaltıda sofraya koyacağımız simitlerimiz de var. Arasına eski kaşar koyup fırına verdik mi reddedilemeyecek bir tat olur.

Kalkıp çaydanlığı koymalıyım. Yeterince dem almazsa sası sası kokar. Bugün haftanın en güzel günü. Bayram havasında geçmeli. Defo yaratacak detay olmamalı.

Yatakta geriniyorum. Kaslarım yeterince açılınca ayaklarımı yataktan sallandırıyorum. Her zaman gözü kapalı ayağıma geçirdiğim terliklere rastlayamıyorum bu sabah. Ayaklarımla yeri tarıyorum. Hayır yok. Gece nerede çıkarıp  bıraktığımı düşünüyorum, ancak hatırlayamıyorum. Salonda bir yerlerde olmalı. Kalkıyorum. Yalın ayak, kapıyı açıp yatak odasından çıkıyorum. Kahvaltı hazırlarken sessizliğe gelemem. Müzik açmalıyım. Terlikleri aramayı ikinci sıraya öteliyorum. Radyoda severek dinlediğim kanalı açıyorum. İstiklal Marşı çalıyor. Dışardan gelen siren sesleri kulaklarımı tırmalıyor. Hızla geçen bir jet, ses duvarını aşıyor. Bomba gibi patlıyor ses evin duvarlarında. Camlar zangırdıyor. Birbirine karışan çığlıklar duyuyorum.

Rüyada mıyım hâlâ? Yoksa uyandım ve gerçek rüyam kadar ürkütücü mü? Inception’ın bir sahnesinde kayboldum belki de.

Lütfen biri beni uyandırsın! Ya da şu anda yaşadıklarımın bir rüya olduğunu söylesin.

Tüm bunlar gerçekse, sevdiklerim, kitaplarım, fotoğraflarım ve resimlerim dayanma gücü verebilir bana.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Hamsi Yolu

IMG_0117R

Sinop – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Karedeniz şaşırtıyor beni durgunluğuyla. Sabahattin Ali’nin hapishanenin soğuk duvarları ardından dinlediği deli dalgaları arıyor gözlerim nafile. Uçsuz bucaksız göl misali uzanıyor önümde. Bir taka sesi bölüyor sessizliği. Batmaya hazırlanan güneşin son ışıkları ile aydınlanıyor. Bir inci tanesi gibi süzülüyor Karadeniz’in koynunda.

IMG_9986R

Sino Cezaevi Sabahattin Ali’nin Koğuşu – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Taze balıklar çırpınıyor takanın tabanına serilmiş ağlarda. Bir zamanlar, Hamsi Yolu’nu yıkayan balık yağlarını ezerek yokuşu tırmanmaya çalışan kamyonetleri hatırlıyorum da, geçen yılların denizleri kısırlaştırdığına içerliyorum.

Taka, Gerze’ye doğru ilerliyor usulca. Gözlerimi kısarak baksam da, balıkçının güneşten kararmış yüzünde, günün getirisinden memnun olup olmadığını anlatan bir ifade yakalayamıyorum. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın dumanını seçiyorum hayal meyal. Gözlerini pruvaya dikmiş, aklı başka yerlerde. Karadeniz’in hiddetine kaptırdığı kardeşlerine özlemi belki gözlerini buğulandıran. Belki de yakın çevresinden tanıdığı, gençlik yıllarını cezaevinin nemli duvarları arasında geçirmiş milletini, ulusunu seven insanlar.

IMG_0038R

Sinop – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Evde kendisini bekleyen karısı ve çocuklarının, bir önceki günden beri kalbini dağlayan eksiklikleri. Böyle alışmışlar aileden; birbirlerine bağlılar, her daim sergilemeseler de. Çocukları kapıda karşılarlar babalarını. Boynuna sarılmazlar. Yüzlerinde utangaç bir gülümseme, boyunları yana devrik, elinden alırlar balık sandıklarını. Karısı çocuklara emirler yağdırır. Gecenin kör karanlığında Karadeniz’in koynuna gönderdiği kocası rahat etsin ister. Denizin, her an onu derinliklerine alacağı korkusunu yenmeye çalışır ilk birkaç saat. Kulaklarının arkasına sıkıştırdığı yemenisinin uçları ile gözlerine biriken yaşları kurular. Çocukları, kocası onu asla ağlarken görmemiştir.

Yemek hazır oluncaya kadar taze demlenmiş çayı dayar kocasının önüne. Bardak bardak içer balıkçı. Yokluğunda tek özlediği çaymış gibi. İnce belli minik bardakta tavşankanı çay davetkâr, yorgunluğunu unutturur. Arkasına yaslanır sedirde. Bağdaş kurar oturur yemek hazır olana kadar. Ağustos böcekleri öter tepeyi saran katırtırnaklarının arasında. Birazdan hava kararacak, hafif bir serinlik saracak Sinop tepelerini. Denizden gelen rüzgâr balıkçıya fısıldayacak; erken ayrıldın bugün. Karımı, çocuklarımı, evimi özledim diyecek balıkçı. Onu anlayıp anlamadıklarını bilemeyecek. Önemli değil zaten, bunu ben biliyorum, yeter diyecek sessizce.

Karısı sofraya çağıracak birazdan. Hamsili pilav yapmış. Ziyafet var bu gece evde. Kocası balıktan her döndüğünde, onun sevdiği yemekleri pişirir. Onu mutlu ederken, denizden dönmesini kutlarlar içten içe. Çocuklar okulu anlatır. Kızı hırslı. Doktor olacağım der durur. Oğlan balıkçı olacak belli. Ama istemez balıkçı ile karısı. Okusun diye dualar ederler. Güneşin yanığı ile yaşlanmış cildi olmasın, kalem tutmaktan nasırlaşmış elleri olsun diye arzularlar.

Yemekten sonra beyaz ampul ışığında aydınlanmış serenderin içinde balıkları ayıklamaya başlarlar. Buzdolabından çıkan üç kasa balık, yığın olur önlerinde. Kurtlanmasın diye hamsileri ayıklamak lazım. Yarına çıkmaz bunlar. Konu komşuyu da mutlu ederler akşam akşam. Köy sakinlerinin evlerinde bir telaş başlar. Kimi acılı türküler çığırır, kimi dalıp gider önünde yığılan balık bağırsaklarına.

IMG_0008R

Sinop Cezaevi – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Balıkçı bilir; karısı babasını düşünür. Cezaevinde geçen haksız yılları. İnsanlar, macun misali çekiştirir düşüncelerini, sonra kendi hoşlarına giden bir noktada iyice şekil verirler ona, sanki senin seçiminmiş gibi. Kendini soğuk, nemli duvarlar arasında bulursun. Gün ışığını görmek için, demir kapıdaki küçücük aralığa dayarsın suratını. Burnun demir parmaklılar arasından geçer, ama çenen takılır. Koridora  vuran güneşi takip edersin. Iskalarsın her seferinde. Gün be gün kemiklerinde hissedersin nemi. Sinsice istila eder bedenini. Dayanıp hayatta kalırsan, içerde geçirdiğin saatleri, dakikaları hatırlatmak için fırsat kollar. Geceleri uykundan eder, kâbus görürsün. Elinden alıverirler o küçük aralığı. Islah odaları daha soğuk, daha karanlık. Düşüncelerinde ısrarlıysan, sonun o zindanlardır. Çıplak ampulü arar gözlerin. Bulamaz.

Hiç bilmedi orada yıllarını geçirenler; çekilen tüm acılar için açan bir geven oldu duvarları arasında. Fışkırdılar özgürlüğe. Pembe, mor asıldılar duvarlara. Gün geldi şiir oldular. Hükümlüler söyledi hüzünle. Gün geldi yanan şehrin ahşap evlerine asıldılar, can vermek istercesine. Akan gözyaşlarının ilacı oldular. Dağlardan kopup gelen kekik kokusuna karıştı ruhları.

IMG_9801

Herkes kendi düşüncesine gark olmuşken bitti hamsiler. Yıkandı çeşmenin altında. Artık serilmeye hazır serenderde. Kurumaya bırakılan çaya yarenlik edecekler.

Balıkçı yorgun. Yatmaya gidiyor odasına. Karısı kıyafetlerini yıkıyor. Pantolonuna yapışan balık pullarını kazıyor tırnaklarıyla. O da yorgun. Ama mutlu. Kocasının eve döndüğü her akşama duacı. Çocuklar çoktan yatmış. Uyku arasında konuşmaları duyuluyor ufak kızın. “Daha yukarı, daha yukarı” diyerek babasıyla uçurtma uçuruyor.

Şen kahkahalar bölüyor hayallerimi… Otuz seneyi deviren dostluğun kahkahaları bunlar. Anlatacak ne çok anı var. Suskunluklara yer yok bu hafta sonu. Konuşacak konu bitmez zaten. Yasaklı kelimeler seçiliyor. Gözlere hüzün pompalayan kelimelere yer yok. Söyleyenin vay haline. Dostluk böyle bir şey; kızdığını da söyleyeceksin, alındığını da. Rakı kadehlerini tokuştururken “ne iyi yaptık da geldik” diyeceksin. “Çok güzel bir tatildi, yine yapalım” diye sözleşeceksin. “Güzel tatil anılarına bir yenisini ekledim sayenizde” diye itirafta bulunacaksın. Bir sonraki rotayı belirlemek için alternatifler sunacaksın. Dostluğa kalkacak kadehler!

Peyman Ünalsın Gökhan