Reset 2: Bavul

Piazza Vecchia / Bergamo Citta’ Alta

Bir bavul düşünün; ahşap, içinde sadece yekpare bir alan mevcut. Küçük eşyalarınızı koyabileceğiniz herhangi bir göz ya da cebe sahip değil. Üzerine bastırdığınızda küçük dili bir atkının içine geçiyor, minik bir trık sesiyle kilitleniyor. Bir küçük, kâğıt gibi anahtarı var. Her iki kilide de uyuyor. Bavulun kullanılmaktan eskimiş üst yüzünde bir sürü etiket var. Çizme şeklinde bir ülke üzerinde bölgelere yerleştirilmiş limon, dondurma, şarap şişesi, kalın kenarlı pizza, devrildi devrilecek gibi duran bir kule, spaghetti, küçük bir scooter, büyük bir arena, gösterişli bir katedral, dağ köyleri resimleri var. Sonra bir başka etikette ‘Sono l’Italiano’ yazıyor. Yeşil, beyaz, kırmızı çizgili bir bayrak, bavulun en üst sol köşesine çaprazlama yapıştırılmış. Bir diğer köşesine, üzerinde limoncello, martini ve campari şişelerinin olduğu bir etiket konmuş. Etiketler o kadar canlı ki rustik bir masa üzerinde duran parmezan tekerleği ile yanındaki bir but prosciuttoyu kesip kesip yemek istiyorsun. Bavulun bir köşesi sanki yıldızlar geçidi. Mina ve Adriano Celentano’nun Minnie ve Donald Duck kılığında sırt sırta vermiş fotoğrafları olan albüm kapağı duygulu melodileri getiriyor aklına. Ricchi e Poveri, Albano & Romina Power, Umberto Tozzi, yan yana dizilmişler. Hepsini severek dinliyorsun.

İşte böyle bir bavul düşünün. İçinde bir grup arkadaşınla tam sekiz sene Dante’den, Boccaccio’dan, D’Annunzio ve Vivaldi’den, Mina’dan, Adriano Celentano’dan besleniyor, Raffaella Carra’nın danslarıyla coşuyorsun. Her Şubat heyecanla San Remo Müzik Festivali’ni bekliyorsun. Kebabı, lahmacunu, mantıyı unutmuş, pizza, pasta (makarna), parmezan, prosciutto, ravioli, tortellini hayâlleri kuruyorsun. Sonbaharda kestane resimleri yaparken Paganini dinliyorsun. Tasarımlarına cep harçlığın da, babanın maaşı da yetmese bile Giorgio Armani, Prada bayıldığın stilistler, Trussardi parfümün ise ilk maaşını kazandığında kendine yaptığın en büyük hediye.

La Marianna önünde…

Biz bu bavulun içinde sekiz yıl yaşadık. Bir gün bavullarımızı alıp birlikte, kız kıza İtalya seyahati yapmak en büyük hayâlimizdi. Yıllarca kısmet olmadı. Nihayet mezuniyetimizden otuz sekiz yıl sonra, geçtiğimiz ocak ayında, beş kız, bu seyahati gerçekleştirdik. Ne diyebilirim? Nasıl ifade ederim duygularımı? Neil Armstrong ya da Buzz Aldrin aya ilk adım attıklarında ne hissetmişlerdi? Ya da on sekiz yaşında San Remo birincisi olan Nada ne kadar heyecanlanmıştı?

Ben de o kadar heyecanlıydım. Yaptığım en güzel, en unutulmaz tatillerdendi. Bergamo’ya gittik. Stracciatella dondurmanın doğduğu şehre. Sadece üç gece kaldık. Bana üç ay gibi geldi. Dinlendim, eğlendim, beslendim (hem de nasıl!), arındım, tazelendim.

Stracciatella’nın şehri evet. Hani şu süt, krema ve şekerle yapılan fior di latte’ye katılmış çikolata parçacıkları olan dondurma. Bugün hâlâ Bergamo’da Porta Sant’Alessandro’da bulunan nefis bahçeli La Marianna isiml kafenin patronu 1961 yılında icat ediyor. Kafe özellikle hafta sonları tıklım tıklım. Bergamo dışından bile ziyaretçileri var. Havalimanı dahil olmak üzere pek çok yerde satış noktaları açmışlar. La Marianna Laboratuvar’ından tüm mağazalara dağıtım yapılıyormuş. Sadece dondurmaları değil, tartları, minik pastaları, şekerlemeleri de leziz.

Bergamo, Milano’ya 40 km mesafede ve Milano Malpensa Havalimanı’na alternatif ikinci havalimanı burada. Şehir, Citta’ Alta (Yukarı Şehir) diye adlandırılan eski şehirden ve Citta’ Bassa (Aşağı Şehir) diye adlandırılan Bergamo’nun modern tarafından oluşuyor. Biz Citta’ Alta’da bir daire kiraladık. Ev sahibimiz Giulia müthiş bir insandı. Sıcak, misafirperver. Bir iyilik meleği. Böyle insanların yeryüzünde hâlâ yaşadıklarını görüp kendini iyi hissediyorsun. A’dan Z’ye her şeyle ilgilenmek üzere hazır ve nâzır olduğunu her fırsatta hissettirdi.

Belki de Bergamo’nun etinden, suyundan… Hemen herkes güler yüzlüydü. Yardım etmeye hazır.

La Corsarola üzerinde bir instalasyon…

En önemlisi; insanlar mutluydu. Gülüyorlardı. Eğleniyorlardı. Happy hour saatlerinde kafeler, doluydu. Masa başlarında aileler bir araya gelip kahkahalar eşliğinde muhabbet ediyorlar, yiyor, içiyorlardı. Michelin yıldızlı restoranda içki bile içsen Türkiye’de, özellikle İstanbul’da ödediğinin neredeyse yarısını ödüyorsun.

Mağazalar ışıl, ışıl… Sokaklar bir Rönesans tablosundan fışkırmış gibi. İnsanlar inanılmaz şık.

Bizim için müze, sergi gezilen bir tur olmadı. Ama bu seyahatte hiçbirimiz bunu önemsemedik. Çünkü beşimiz de birlikte olmaktan, bir masa başında oturup uzun sohbetler etmekten, okul yıllarını yad etmekten, durdurulamaz kahkahalarla gülmekten daha keyif aldık. Biraz çocuk, biraz toy bir genç kız, biraz yetişkin kadın olduk. Sonra şunu sorduk birbirimize; “Eeee, bir sonraki yolculuk nereye?”

1880 yılında açılan şehrin en eski pastanesi; Cavour

Reset 1: Kendini bulmak

Neslihan Kaptan elinde koca bir hoparlör ‘Tazelenmeye buyurun, hadi bakalım! Eller klavyeye, kalpler bir olmaya’ dedi. Tam bu kelimelerle söylemedi ama ben böyle anladım. ‘Geldim kaptanım,’ dedim acemi miço şaşkınlığı, hevesiyle. Çapa çekmeye, yelken açmaya yardım edeceğim ya, bende bir heyecan…

Özlemişim buraları. Seyrek geliyorum, biliyorsunuz. Tembellik yapıyorum diyeceğim, boş otursam popomun üzerinde. O olmadığına göre özrüm geçer akçe. Beni bu şehir bitirdi hemşire.

Geçen perşembe benim gonca gül Hamnet’e bilet almış. CKM’ye gittik. Ay bende bir genç kız heyecanı, sormayın. Sanki ilk defa sinemaya gidiyorum. Üstelik sevgilim bilet almış, romantik adam! Önce Irish Pub’da bilimum zararlı kızartmalardan yanında DARK BEER ile mideleri doldurduk. Sonra film… Acayip heyecanlıyım!

Filmle ilgili yorumlarımı bir sonraki yazıya saklayacağım. Hevesiniz yeterince kursağınızda kaldı mı? 🙂

Film bitti. Yağmurlu bir gece. Bereket desem… Peki hadi adı bereket olsun, yazın susuz kalmayalım da! Bizim yazlık Kuşadası, Davutlar’da. Bakalım bizi ne bekliyor? Sel, tufan, yer yerinden oynamış. İstanbul, en azından bizim oturduğumuz semtler henüz bu yağmurların hiddetini kaldırıyor. Birkaç seneye ne olur bilmiyorum. Çünkü rögarları benim balkonun gider deliği ile özdeşleştirince bir süre sonra havada uçan kumlardan, inşaat tozlarından mutlaka tıkanacaktır.

Yağmurlu hava diye arabayı aldık. Yoksa CKM, bizim ev arası yirmi, yirmi beş dakika -ay sormayacağım sana Google Map-bilemedin yürüyerek yarım saat. CKM otoparkı nasıl narin aralıklar, dönemeçler, nasıl zarif tanrım, incecik! arabayı sürtmeden geçmek için yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrılmak lâzım. Neyse bizim arabanın uzun önü içine kaçtı sanki, geçtik bir ağızda. Yürüyerek yol yarım saat ya, biz arabayla on dakikada evdeyiz, sandık! Nerdeeee! Gonca gül altmış yedi yıldır Göztepeli. Her sokakta en az beş apartman yıkılmış. Diğerleri zaten yıkılıp yapılmış. Sokakları tanımanın mümkünatı yok. Zaten insan altmış yedi yaşında yağmurla ıslanmış buğulu camlarda ne kadar net görebilir ki? Hele karşıdan gelen xenon araba farları altında!!! Sapmamız gereken sokağı kaçırdık. Kendimizi Göztepe metro inşaatı dibinde bulduk. Geriye dönersek bizim eve ulaşabiliriz, ama dönüş yok. Tek yön sokaklar, inşaatlardan kapalı yollar derken yarım saat arabayla dolandık durduk. Nihayet eve ulaştığımızda yorgun ve de argındık.

Şehrin, insanların, hayatın yorgunluğunu atmaya, kendimize RESET atmaya geldik. Adına meditasyon diyelim, terapi diyelim, ne dersek diyelim! Piyanonun tuşlarına dokunan parmakların çıkardığı Debussy bestesi kadar hisli akşamlarda, güneşli ya da güneşsiz gün doğumlarında, bir öğle molasında, çocukları spor salonunda beklerken, ütü masasında bekleyen iki gömlek arasında duyguları buraya akıtırken TAZELENECEĞİZ. Kendimizi bulacağız. Çikolatadan yapılmış şu trende, işte tam şu kompartımanda oturmuş, sıcak çikolatanızı yudumlarken yazacağınız yazıları düşünün. Ne tatlı şeyler çıkacak ortaya!

Dünyanın en uzun çikolata treni (55 mt) – Bergamo Havaalanı

Yerim seni vagon!

Ve tam şu anda dinlediğim…