İsli Başaklar

Buğday Tarlası ve Kargalar - Vincent Van Gogh

Buğday Tarlası ve Kargalar – Vincent Van Gogh

Haziran güneşiyle yıkanan ovaya nâzır, tam karşımda duran boş sandalyeden gözlerimi kaçırmaya çalışarak tabağımdaki zeytinyağlı ekmek dilimini kemiriyorum. Hasat zamanı geldi de geçiyor. Ama elim varmıyor mahsule dokunmaya.

Hiçbir şey eskisi gibi zevk vermiyor. Yatağa uzanıp, sonsuz bir uykuya dalmak istiyorum. Ovada meltemle savrulan başaklardan, masadaki boş sandalyeye, tabağımdaki zeytinyağlı ekmeğe kadar tüm gördüklerim bana Sait’in kokusunu taşıyor.

Evlenip, kasabaya geldiğim ilk günlerde, “Bunu mutlaka denemelisin, seveceğinden eminim,” diyerek dumanı tüten ekmek dilimine ev yapımı zeytinyağını dökmüş, üzerine biraz tuz serperek bana uzatmıştı. Bizim oralarda ekmeğin üzerine tereyağ sürülür, şeker serpilir. Bazen de evin bahçesinde yetiştirdiğimiz, dallarına değer değmez mis kokuları bahçeyi kaplayan domateslerden alıp dilimler ve ekmeğin üzerine koyardık. Sait’in hayatıma kattığı bu tadı daha çok sevdim.

“Komşumuz, Rum Vasili’den öğrendik böyle ekmek yemeği” demişti. Gökçeada’dan gelmiş Vasili Kaptan. Çocuklarının eğitimi için doğdukları adadan kopmuşlar karı koca. Çocukluğundan bulanmış balık kokusuna elleri. Geceden açılırmış denize. Sabaha karşı, ağlarda fıkır fıkır oynayan balıklarla adaya döndüğünde, sıraya girermiş limanda ada halkı. Pişirmesini de severmiş. Karısı balığın yanına mezeler hazırlarken, çocuklarına balık pişirmenin püf noktalarını anlatırmış Vasili Kaptan. Atalarının ekmekle, zeytinyağıyla, balıkla tecrübelerini öğrenip, kendi hayatına uygulamış. Sakınmamış sevdiklerinden. Biz, sonradan edindiği komşularına bile aktardı bildiklerini.

Gençliğimizin dur durak bilmez enerjisiyle, çocukluğumuzun yaşanamamışlıklarına sırdaştı başaklar. Rüzgârda savrulur, eğilir, bizi kucaklarlardı. Hasat zamanı, ruhumuzda bir çöküntü yaşar, fırından çıkmış tazecik ekmeklerimiz soframıza geldiğinde, sevgimiz boyut değiştirirdi. Tohumlarını toprağa serptiğimiz andan, soframıza mis kokulu ekmek olarak gelene kadar süren serüvenlerini hayranlıkla izlerdik.

Sonra bir gün, barut kokusu sardı kasabamızı, başaklarımızı. Eli silah tutan erkeklerin hepsi savaşa gitti. Biz kadınlar kaldık bir başımıza çocuklarımızla, yaşlılarımızla. Günler, düşmandan saklanamayacağımız kadar aydınlık, geceler beklemekten usanacak kadar karanlık ve uzundu. Bazı günler, asker bekleyen evlerin kiminden acılı haykırışlar yükselirdi. Sessiz gözyaşlarımız düğüm olurdu gırtlağımızda. Bazı günler ise sevinç çığlıkları duyardık. Öyle veya böyle evine dönen bir askeri karşılama nidâları olduğunu anlardık. Muğlak bir bekleyiş başladı bizim evimizde de. Askeri dönen dönemeyen tüm kadınlar birbirimize destek olmaya çalışıyorduk. Eskisi gibi neşeyle dalgalanmıyordu başaklar. Pek çoğu boynunu bükmüştü. Sait dönünce, ben gibi canlanacaktı onlar da.

“Karnım acıktı Meral. Hadi birer dilim ekmek hazırlayalım da, güneşi batıralım.”

Fotoğraf - İnternet Arşivi

Fotoğraf – İnternet Arşivi

Sait gitti gideli, günler ağır aksak geçiyor. İçimdeki ümit kırıntılarını da başaklar arasında ıslık çalan rüzgâra terk ettim. Yalnız gün batımlarının hiç tadı yok. Ekmek diliminden tabağa sızan zeytinyağı beni yudum yudum içine çekiyor. Dağların ardında batan güneş gibi, ben de dibe doğru çöküyorum. Buradan çıkabilsem, başakların içine koşardım. Ama gücüm yok. Çabalamak için sebebim de. Düşman, topraklarımızdan çekileli aylar oldu. Evine dönemeyenler var hâlâ. Sözlere dökülmüyor, ama umut kırıntıları yavaşça çekiliyor yüreklerimizden. Yarına ait düşlerim karanlıklara büründü. Bir ışık kırıntısı arıyorum zihnimin dehlizlerinde beni düşlerime ulaştıracak. Her yer zifiri. Başakların sarısını is bastı.

Son bir defa ovaya bakıyorum. Başaklar salındıkça, Sait ile benim neşeli kahkahalarımız kopuyor aralarından. Tanıdık kumral bir baş görüyorum güneşin alacası vurmuş başak tarlasında.

Peyman Ünalsın

Balık Ağlarında Parfüm Kokusu

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Rengârenk luzzular, balıkçı tekneleri, koya atılmış devasa hediye paketleri gibi denizde salınıyorlardı. Kimisinin üzerine muşamba brandalar çekilmiş, yaza kadar dinlenmeye bırakılmışlar sanki. Kimisi bakımda. Bazıları da akşam balığa çıkmak üzere hazırlanıyor. Fotoğraflarını çekiyorum. Bu cümbüş, fotoğraf karesini bahar tablosuna döndürüyor.

İki katlı Malta taşından yapılmış evler yüzlerini denize çevirmiş, elips şeklinde, Marsaxlokk kıyısını çepeçevre kuşatmışlar. En ön sırayı küçük balık lokantaları almış. Aradan köyün ana yolu geçiyor. Lokantaların hemen önüne ve yolu geçince deniz kenarındaki geniş kaldırıma masalarını açmışlar. Garsonlar davetkâr sözlerle, lokantalarına buyur ediyorlar. Sarımsakla hazırlanmış ızgara kalamar kokusu doluyor burnuma. Masalardan birini gözüme kestiriyorum. Sarı duvarlı evler gibi, sırtımı karaya, yüzümü güneşin altın damlaları ile aydınlanan denize dönüp oturuyorum. Güleç yüzlü, ufak tefek, kumral bir bayan garson masaya geliyor. Güneş gözlüğünün arkasındaki gözlerini görmüyorum, ama sempatik tavırları bu rahatsızlığımı gideriyor. Buz gibi bir bira, soslu midye ve kalamar kızartma sipariş ediyorum. Aç gözlülük yaptım, biliyorum. Ne var ki, hepsinden tatmak istiyorum. Manzarayı seyrederek yemeğin tadını çıkarıyorum. Gelmeden önce kafamın içinde dolanan tüm sıkıntıları, üzüntüleri, endişeleri, asma kilitli bir kutuya kaldırmış gibi sadece güzel şeyler düşünüyorum.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kendi kendime, eve dönünce rejime başlamayı vaat ederek, ısmarladığım tüm kalamar ve midyeleri bitiriyorum. Arkama yaslanıp biramı içiyorum. Güneş gözlüklü garson kıza el ediyorum, yanıma geliyor. Yediklerimi sindirmek için espresso ve Jagermeister istiyorum. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlardan kurtulan güneş, turkuaz deniz ve tabii tıka basa yediğim yemek ile göz kapaklarımın üzerine yerleşmeye çalışan ağırlıktan kurtulmak için hızlıca hesabı ödeyip kalkıyorum. Masaların istilâsından kurtulan bir kısım kaldırımda, hediyelik eşyalar satan tezgâhlar kurulmuş. Şekil şekil, renk renk buzdolabı mıknatısları, kurşundan Malta şövalyeleri, yerel likörler, kurabiyeler ve daha pek çok cazip ürün var tezgâhlarda. Birkaç parça bir şey satın alıyorum. Köye geldiğimden beri gözümü tırmalayan yegâne şey, koyun ucundaki upuzun bacaları ile doğayı kirlettiğini düşündüğüm fabrika oluyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Meydandan, köyün iç kısımlarına yöneliyorum. Mevsimden mi, hafta içi olduğu için mi, yoksa öğle saatleri olması sebebiyle mi sokaklar bu kadar ıssız bilmiyorum. Üstelik de kıyı kadar sevimli gelmiyor tüm ara sokaklar. Tekrar kıyıya dönüyorum. Otobüsün gelmesine on beş dakika kadar var. Biraz daha yürüyüş yapıp, fotoğraf çekeyim derken, bulutlardan kurtulan yağmur damlalarının bombardımanına tutuluyorum. Yazın, muhtemelen masaların konulduğu bir pergolanın altına sığınıyorum. Otobüsü bekleyen diğer turistlerle, gece balığına hazırlanan takanın tayfası da koşarak pergola altına geliyor. Az önce fotoğraflarını çektiğim balıkçıları izliyorum. Güneşten ciltlerinin renkleri kopkoyu olmuş balıkçılar, deniz suyundan sertleşmiş ve matlaşmış saçlarını kasketlerinin altına gizlemeye çalışmışlar. Benim için hepsi birbirinin aynı.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Koyun sonunda profilini gördüğüm fabrikanın ne olduğunu balıkçılara sorsam, en doğru cevabı alırım diye düşünüp, İngilizce konuşmaya başlıyorum. Aynı anda da, soruyu yönelttiğim balıkçının kadın olduğunu fark ediyorum. Kızgın gözlerle bir bakış fırlatıp, “No English. Maltese,” diye nefret kusarcasına tıslıyor. Yıllarca İtalyanların, İngilizlerin, Fransızların sömürgesi altında yaşamanın baskısı ile milliyetçi duyguları kabarmış belli ki. Tüm Maltalılar, dil ve kültürleri konusunda bu kadar katı değil. Bazıları şakırcasına, hayranlıkla İtalyanca konuşuyor. Hemen hepsi İngilizce biliyor. Balık ağlarına takılan bu kadın beni şaşırtıyor. Erkek çocuk beklerken kızı olan baba, erkek çocuğu gibi yetiştirdi belki onu. Zamanı geldiğinde de babasının görevini devraldı. Ya da balıkçı babası ile tekneye çıka çıka, erkekleşti. Belki de hormonları, parfüm kokusundan değil, balık kokusundan hoşlanacak kadar üzerinde baskı yarattı. Baştan aşağı kadını süzüyorum. Hâlâ bana kızgın. Belki de koylarının cazibesini zedeleyen bu gudubet fabrikayı kuranlaradır kızgınlığı. Bunu asla bilemeyeceğim. Söylenerek ellerini eprimiş kot pantolonunun ceplerine sokuyor ve tek ayağını önündeki banka dayayarak denize dönüyor. Erkeklerin dünyasında kadınlığından soyutlanmış bir balıkçı. Her gün denize açılıyor, narinliğini yitirmiş, tuzlu sudan, güneşten kalınlaşmış ve hantallaşmış nasırlı elleri ile balık ağlarını denize salıyor. Tuttuğu balıkların bir bölümünü, o gün de olası bir fırtınadan kurtulmalarının minnetini ifade etmek amacıyla kiliseye bağışlıyor. Aksi, yaşlı bir adama benziyor. Memnuniyetsiz bir yüzle bana bakıyor ve yağmurun durmasını fırsat bilerek, koşar adım tekneye dönüyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sonradan öğreniyorum; koyun güzelliğini, heykelsi yüzdeki çıban gibi bozan fabrika, enerji santraliymiş.

Peyman Ünalsın