BANA KUŞLAR SÖYLEDİ – Yekta Kopan

Çocukların küçük kalplerindeki büyük meselelere parmak basan öykülerin içinde kendi anılarımıza bir yolculuk yapmamak mümkün değil.

On iki tane birbirinden güzel öykü… İçlerinden bazıları deniz yüzeyindeki yunuslar gibi beni etkiledi.

Şayet bu günlerde, Yekta Hocam’ın o keyifli atölyelerinden birine devam ediyor olsaydım, belki de bize, “Bana Kuşlar Söyledi” diye fısıldamasını istediğimiz bir öykü ödevi verirdi. Ben ödevi almış bildim ve çocukluğumun anılarını karıştırdım. Aşağıdaki öykü de o sandığın içinden çıkıverdi.

                                                                               BAHÇEDEKİ KÜÇÜK MEZAR

Gözlerinde büyüyen korkuyla bahçeyi izliyordu. Küçücük yüreği, üzerine yüklenen ağırlığı kaldırabilecek miydi? Oysa düne kadar bu bahçeyi seviyordu. Yaşlı söğüt ağacının yerleri süpüren eteklerinin altında sık sık annesiyle piknik yaparlardı. Dallarına yuvalayan bülbüllerin sesleriyle uyanıyordu her sabah. Gecenin ışıklarıyla birer hayalete dönüşseler de, kavak ağaçlarının yapraklarının güneşle payetlenmesi hoşuna gidiyordu. Yaz sıcağını örseleyen rüzgârda çıkardığı sesler ninni gibi geliyordu kulağına.

İkiz bir apartmandı oturdukları. Semtin en eskilerinden biri. Apartmanın önünde küçücük bir bahçe, bahçenin orta yerini kaplayan, bahar geldiğinde sarı çiçeklerini görücüye çıkaran büyük bir katır tırnağı vardı. Büyümeye özendiği yaşlardı ve sarı çiçeklerle kendine upuzun tırnaklar yapardı. Gövdesi her yıl biraz daha genişleyen bitkinin gölgesinde, yere serili kareli örtünün üzerine oturur, elindeki hayâli kahve fincanını tırnakları kırılmasın diye özenle tutar, bileğini zarifçe kıvırarak yine hayâli arkadaşına “Ah şekerim, bizim çocuk da hiç yemek yemiyor. Her yemek bir kıyamet!” diye dert yanardı. Bir yandan da yan gözle birinci kattaki evlerinin penceresine bakar, annesinin izleyip izlemediğini kontrol ederdi. Kimsenin bu tek kişilik oyunlarına şahit olmasından hoşlanmıyordu. Aslında sevmediği evcilik oyunlarıydı. Ama içgüdüsel olarak büyüklerin hayatına ilgi duyuyordu ve bunu da oyunlarına yansıtıyordu. Sek sek ya da lastik oynamak daha çok hoşuna gidiyordu. Bazı günler arkadaşlarıyla, evden çok uzaklaşmadan, çevre apartmanların bahçelerine sızar, tamirat işleri yeni bitmiş evlerin oraya buraya saçılmış artık mermer parçalarından en güzellerini koleksiyonlarına katmak üzere hummalı arayışlara girerlerdi. Mermerler renk ve dokularına göre gruplara ayrılır, her sek sekte farklı parça kullanılmak üzere özenle saklanırdı. Bazen apartmanın en alt katındaki kömürlüğe, bazen de arka bahçede her çocuğun istimlâk ettiği köşeye. Hatta çocuklardan biri, söğüt ağacının caddeye bakan tarafından dört adım sağa ve iki adım ileri, duvarın tam dibine derin bir çukur kazmış ve mermerlerini kimsenin bulamayacağından emin, oraya gömüvermişti. Sek sek oynanacağı zaman toprağı kazıp mermerleri çıkartmak zor geldiğinden odasında bir tane bulunduruyordu. En gösterişsizi onunkisiydi.

 “Elif, hadi kızım, ellerini yıka. Yemeğe oturuyoruz,” diyen annesinin sesiyle mermer soğukluğundan sıcak yuvasına dönüş yaptı. Canı hiç yemek yemek istemiyordu. İsteksizce divandan kalktı. Beyaz köpüklerle kapladığı ellerini uzun uzun yıkadı. Annesi ikinci kere seslendiğinde gevşek yumruğuyla oluşturduğu çemberden köpükleri üflüyor, aynaya çarpıp patlayan balonları sayıyordu.

“Geliyoruuum,” diye var gücüyle seslendi ve ellerini akıtıp salona gitti.

Öğlen yemeklerini annesiyle oturma odasındaki küçük masada yerlerdi. Elif aynı masada derslerini yapardı. Akşam yemeklerinde ise ailece salondaki masa başında buluşurlardı. Kardeşi gelir gelmez değil ama masada oturmaya başladığında öğlen yemeklerini de salonda yiyecekleri için şimdiden seviniyordu. Kardeşi olacağı için de mutluydu. Sonra aniden ikiz apartmanda, tam yanlarındaki dairede oturan Nevin Hanım Teyze’nin kızı Duygu’nun söyledikleri geldi aklına. Omuzları çöktü, yüzü gülmez oldu.

Dün kendi mermerlerinden birini bahçedeki gizli köşesinden çıkarmış arkadaşlarının yanına dönerken Duygu Abla’sını bahçede çukur kazarken görmüş ve onun da mermerleri olup olmadığını anlamak için ne yaptığını sormuştu. Duygu başını kaldırmış, Elif’in gözlerinin içine bakmış ve suratında tuhaf bir gülümsemeyle;

“Senin için mezar kazıyorum. Kardeşin gelince sana ihtiyaçları kalmayacak. Seni buraya gömeceğiz,” demişti.

Koşarak oradan uzaklaşmış ve kendini eve zor atmıştı. Bütün gece uyuyamamış, cama vuran kavak dallarının ürkütücü görüntülerinden gözlerini ayıramamıştı. Bazen, rüzgârla birlikte şekiller o kadar korkunç oluyordu ki, gözlerini yumup, pikenin altına gizleniyordu.

Annesi etli patlıcan kebabı ve domatesli pilav yapmıştı. Yanında da çoban salata. Üçü de en sevdiği yemeklerdi. Ama neşesi kaçmıştı birden bire. Her zaman bir lokma patlıcanlı kebabı pilavla yemek için ayırır, üzerine de salatanın suyundan dökerdi. Hiç birini yapmamıştı. Annesiyle babasının dikkatinden kaçmadı. Endişeli gözlerle birbirlerine baktılar. Bir kardeşi olacağına sevindiğini bilmeseler, annesinin günden güne büyüyen karnını sofrada daha çok fark ettiğinden keyfinin kaçtığını düşüneceklerdi. Oysa Elif her fırsatta annesinin karnına kapaklanır ve kulaklarıyla kardeşinin içerdeki seslerini duymaya çalışırdı. Topuğunu karnından çıkacakmış gibi ittirdiğinde kahkahayla güler ve elini tam o çıkıntının üzerine koyardı. Kardeşini şimdiden çok seviyordu. Nedense bugün annesinden uzak kalmayı tercih etmişti.

“Yarın kardeşine birkaç zıbınlık almaya çıkalım mı?” diye sordu annesi.

“Olur, çıkalım,” dedi Elif küskün küskün.

Annesi Elif’in hâlinden endişe duyuyordu. Kardeşini kıskanmış olabileceğini düşündü. Daha bebek doğmadan, ona karşı tavır almasını istemiyordu. Aralarındaki ilişkinin ilmeklerini şimdiden ince ince örmek lazımdı.

“Bu sefer tamamen senin beğendiklerini alalım Elif’çiğim. Hatta çıkmışken birkaç tulum da seçmen iyi olur,” dedi annesi kızının üzerinden gözlerini ayırmadan.

“Kardeşim gelince benden kurtulmak mı istiyorsunuz” diye sordu aniden Elif.

“Olur mu öyle şey Elif’çiğim? Senden niye kurtulmak isteyelim? Sen yalnız kalma diye sana kardeş yapıyoruz,” dedi annesi. Duyduğu sözler kalbine bıçak gibi saplanmıştı. Nerede hata yapmışlardı? Kardeşinin gelişi ile Elif’in ihmâl edileceğine dair bir kanıya kapılması nasıl gelişmişti?  

Buz gibi bir sessizlik çöktü masaya.

“Bu nerden çıktı şimdi Elif’çiğim?” diye araya girdi babası.

“Hiiiç,”

“Sen bizim için çok değerlisin. Üstelik o kadar iyi bir çocuksun ki, bildiğin tüm güzellikleri kardeşine öğretmek senin vazifen. Birlikte öğrenmeye, büyümeye devam edeceksiniz. Hadi bana yardım et, sofrayı kaldıralım ve dondurmalı irmik helvalarımızı hazırlayalım. Birazdan Küçük Ev başlayacak,” dedi annesi. Çoktan tabakları üst üste koymuştu. Üçü ellerinde bardaklar, tuzluk, biberlik ve tabaklarla küçük mutfağa doğru peş peşe yürüdü. Elif bulaşık yıkamayı da çok seviyordu. Çünkü saatlerce el tasının içindeki suyla ve köpüklerle oynuyordu. Ama bu akşam canı onu bile istemedi. Annesi onu rahatlatmak için bütün bu sözleri söylüyor olabilirdi. İçinde duyduğu endişeyi, suyun altında tabaklardan akıp giden kirler gibi kolayca söküp atamayacaktı. Elindekileri tezgâhın üzerine koyup mutfaktan çıktı.

Gözlerini siyah beyaz televizyon ekranına dikti. Küçücük kafasının içine çöreklenmiş düşüncelerle boş boş baktı. Annesi bulaşıkları akıtmış, elinde dondurmalı helva tabakları ile salonun kapısında göründü.  Her zaman cıvıl cıvıl şakıyan Elif halının üzerinde sus pus oturuyordu. Annesi tatlı tabaklarını sehpanın üzerine bırakırken bu suskunluğu dağıtacağından emin yepyeni bir konuya denize atlar gibi dalıverdi.

“Nevin Hanımların kedisi ölmüş. Kızı Duygu arka bahçeye gömelim diye ısrar etmiş. Elinde kürekle kediye mezar kazıyordu. Zavallı Duman! Çok yaşlanmıştı. Yine de vedası âni oldu.”

BÜYÜK BUHRAN

Ocak ayının ikinci kitabı John Cheever’ın öykülerinin yer aldığı Boşanma Mevsimi. Amerikalı yazar büyük şehirler ve banliyölerinde yaşayan insanların hayatlarına misafir ediyor bizi. Aile yaşamları, ilişkiler, alışkanlıklar, zaaflar, beklentiler, krizler, kayıplar yazarın sade ve akıcı diliyle anlatılmış. En az beş sene önce okuduğum, sanat dünyasının büyük isimlerinin yaratma sürecindeki günlük ritüellerini konu alan Mason Currey’nin Günlük Ritüeller isimli kitabında John Cheever’ın yazma alışkanlığı, kitaptan aklımda en iyi kalanlardan biriydi. Büyük Buhran, bu kitaptan esinle yazdığım bir öykü.

Samuel yatak odasının penceresinden, sıra sıra evlerin olduğu sokağa baktı. Şiddeti değişken, iki gündür aralıksız yağan kar sokağı beyaz bir yorganla örtmüştü.  Binaların kızılıyla beyaz kar mükemmel bir tezat oluşturmuştu. Sokak boyunca sıralanmış çınar ağaçları birer beyaz minimalist heykel gibi duruyordu. Evlerin küçük ön bahçelerindeki şimşirler devasa kartoplarına dönüşmüştü. Noel zamanı, sahiplerinin göçmen kuşlar gibi daha sıcak bölgelerdeki yazlıklarına kaçtığı evlerin merdivenleri, karla birlikte eğimli düz bir rampa halini almıştı. Karda trafiğe çıkmayı göze alamayan park halindeki arabalar yarıya kadar karın altındaydı. Serçeler, güvercinler gagalarıyla kar katmanının altından ağızlarına layık yiyecek arayışındaydılar. Kuşlar için kaldırım kenarına biraz mısır, ekmek koymaya karar verdi.

Evliliklerinin ilk yıllarında yaşadıkları Harlem’deki küçük, rutubet kokulu apartman dairesinden sonra Brooklyn’deki bu ev, azimle çalışmalarının ödülüydü. Jeane ile beyazların dünyasına giren Samuel, kendi ırkının yaşadığı sıkıntıları düşündükçe Tanrı’ya şükrediyordu. Üniversitede tanışmışlar ve büyük bir aşkla bağlanmışlardı. Kölelik kaldırılalı yarım asrı geçse de siyahilere yapılan haksız muamele yaşamın her gediğinden fışkıran ayrık otlarıydı adeta. Her gün ülkenin pek çok yerinden siyahilerin mağduriyetlerine yönelik haberler yükseliyordu. Üniversite kampüslerinin kuytu köşelerinde hırpalanan genç siyahiler, eleman alımında listeden otomatik elenen siyahi adaylar, marketlerde bile ezilen, horlanan, kiralık ev bulamayan siyahi aileler, hatta ayrımcılık tohumu içmiş gece kulübü sahiplerinin hışmından payını almış müzisyenler, insani duygulara sahip beyazları aktivist hareketlere zorluyordu. Samuel şanslıydı. Ama çarkın nerede terse döneceği hiç bilinmezdi. Evlenmeye karar verdiklerinde Jeane’in ailesi de, önyargıyla, bu evliliğe şans tanımamıştı ama genç âşıklar yorumlara kulaklarını tıkayıp kararlarından geri adım atmamışlardı. John ve Meryl’in aileye katılmasıyla birlikte de fırtınalara, heyelanlara direnebilecek bir bağ ile birbirlerine bağlı kocaman bir aile olmuşlardı.

“Sam, sevgilim yukarda mısın?”

Samuel, Jeane’in sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Banka müşterilerinin yatırım hesapları ile ilgili karar verirken bile bu kadar çaresiz hissetmemişti.  Jeane’e ve çocuklara karşı sorumluluklarının bilincinde bir aile reisi olarak kapana kısılmıştı. Borsa çöküşte,  büyük buhran ağzını açmış apartta bekleyen bir aslandı.  Birkaç aydır her sabah içinde uyandığı endişe denizi kocaman, tehlikelerle dolu bir okyanusa dönüşmüştü.

Kapı açıldı. Karısı, on beş yıl önce ilk tanıştıkları güzelliğiyle kapıdaydı.

“Sam, erken gelmişsin tatlım. Jefferson’lara vaktinde gidebileceğiz anlaşılan.”

“Oh! Nasıl unuttum onlara gideceğimizi.”

“Ben de bunun için erken geldin sandım.”

Jeane, Samuel’in cevabını beklemeden duşa girdi. Karısının keyfini bozmak istemedi. Yarın konuşacak bol bol vakitleri olacaktı.

Jeane bir gıda firmasının satın alma biriminde yönetici olarak çalışıyordu. Ülkenin içinde bulunduğu darboğaz gıda sektörünü henüz büyük çaplı etkilememiş olsa da firma önlem olarak mali kısıtlamalara başlamıştı. Çalışanlar, maaşların ödenememesi endişesi içindeydiler.

Üniversitenin başarılarıyla gıpta edilen iki öğrencisi ayrı ayrı sektörlerde ve pozisyonlarda başarılı iş insanları olmuşlardı. Yıllardır gerçek mesai saati nedir bilmeden özveriyle çalışmış olmanın ekmeğini yiyorlardı, ayrıca da onları epey süre idare edecek birikim yapmışlardı. Tüm ülkeyi ve dünyayı kasıp kavuran kriz büyük buhrana dönüşmek üzereydi ve boyutları pek de devede kulak kalacak gibi görünmüyordu. 

Jeane üzerinde gri bornozu ile banyoyu saran buharların arasından çıkarak odaya girdi. Samuel’in dalgınlığını fark etmişti. Kocasının dışa vurumcu kişiliğini gayet net bildiğinden içinde ne dert biriktiriyorsa, bir süre sonra olduğu gibi önüne akıtacağından emindi. Hazır olduğunda.

“Lewis’lerle Thompson’lar da geliyor muymuş?” diye sordu Samuel.

“Thompson’lar biraz gecikeceklermiş. Bakıcının işi varmış. Hava kötü olunca da ancak dokuzda gelebilirim demiş. Ah neyse çok uzattım. Anlayacağın yemekten sonra geleceklermiş.”

Samuel yeni hatırlamış gibi aniden döndü;

“Bizim bakıcı?” diye sordu.

Jeane, Samuel’in onuncu evlilik yıldönümü hediyesi zarif platin kol saatine baktı;

“Birazdan burada olur,” dedi.

On üç yaşındaki John teyzesi ve onun John’la yaşıt ikiz oğullarıyla Rhode Island’daki yazlıklarına gitmişti. Oğlanlar çok iyi anlaştığı için sık sık birlikte kısa tatillere çıkıyorlardı. Şimdi de noel öncesi kısa bir kaçamak yapmışlardı. Meryl buna çok bozulmuştu. Israrla, on üç yaşın, aileden uzak tatile gitmek için yeterince büyük bir yaş olmadığını söyleyip duruyordu. Evet, on üç yaşın tek başına tatile gitmek için küçük olduğunu, ama abisinin herhangi bir yabancı ile gitmediğini, teyzesinin aileden biri olduğunu küçük kızlarının bilinçaltına işlemek istercesine her seferinde bıkmadan usanmadan anlatıyorlardı. Sen de abinin yaşına gel, bakarız deyip yatıştırmaya çalışsalar da Meryl abisi dönene kadar huzur vereceğe benzemiyordu. “Daha beş yıl var. Ben nasıl bekleyeyim o kadar,”  diye sızlanıyordu.

Bakıcı söylediği gibi saat tam yedide zili çaldı. Bayan Adams elli yaşlarında, ufak tefek ama cıva gibi bir kadındı. Şimdi üniversite çağında olan iki çocuk yetiştirmişti ve her ikisi de okulun en sevilen öğrencilerindendi. Jeane ve Samuel gönül rahatlığıyla çocukları Bayan Adams’a emanet ediyorlardı. Haftada bir akşam arkadaş toplantısına gidiyorlar, bir akşam da dışarda yemek sonrası sinema programı yapıyorlardı. Bayan Adams aileden biri gibi olmuştu.

“Yine çok şıksınız,” dedi Jeane’e. Jeane koyu kumral saçlarını ensesinde topuz yapmıştı. Boğazlı, hemen diz altında biten bej rengi yün elbisesi ve kahverengi çizmeleriyle göz kamaştırıyordu. Samuel de çikolata rengini daha da ortaya seren kemik rengi boğazlı kazak, kahverengi pantolon, kahveli bejli ekoseli ceket ve kahverengi botlarıyla Jeane’e uyum sağlamıştı. Karı koca sırayla Meryl’e sarılıp, onu öptükten sonra paltolarını giyip evden çıktılar. Samuel elindeki ekmek dilimlerini ufalayarak merdivenin trabzanlarının üzerinde temizlediği yerlere serpiştirdi. Jefferson’lar aynı sokak üzerinde, iki blok ötede oturuyorlardı. Ayaklarının altında gıcırdayan karları ezerek kol kola yürüdüler. Soğuk hava ikisine de iyi gelmişti. Ciğerlerini genişleterek havayı içlerine çekiyorlar ve dolan taze havayla adeta arınıyorlardı. Birbirlerinin sıcağında, işleriyle ilgili sıkıntıların yarattığı buz dağları eriyordu. İnsan olmanın gerektirdiği tüm duygu yoğunluklarına, hassasiyete, düşüncedeki özgür irade gücüne, muhakeme yetisine sahip bir çift olarak her sağlıklı ilişkide olduğu gibi fikir ayrılıklarından doğan tartışmaları zaman zaman yaşıyorlardı. Bu tartışmalar onların ilişkisini zedeleyeceğine daha dayanıklı kılıyordu. Birliktelikleri, aile kurmak isteyenlerin başucu kitabını oluşturacak örnek hikâyelerle doluydu. Uzun evlilik yolunda yan yana yürüyüp koşuyorlar, zaman zaman tökezliyorlar, sonra birbirlerinin desteğiyle kalkıp yollarına devam ediyorlardı.

Photo by Peyman Gökhan

Jefferson’ların evi görünmüştü. Samuel, Jeane’in kolundan sıyrılıp evlerden birinin merdiven başı kaidesinden aldığı karları top haline getirip Jeane’e attı. Üniversite yıllarına dönmüşlerdi. Jeane de ona karşılık vererek bir kartopu savaşı başlattı. Nefes nefese Jefferson’ların kapısına vardılar. Merdiven başında üzerlerine yapışmış karları silkeleyip kendilerine çeki düzen verdiler. Kapıyı çaldılar. Nelly Jefferson her zaman ki vâkur edasıyla içerden gelen nefis yemek kokuları ile Herb Gordon ve Orkestrası eşliğinde karşıladı.

“Hoşgeldiniz! Hemen içkilerinizi alın, yemek on beş dakikaya hazır,” diyerek arkadaşlarını salona aldı. Mark Jefferson, Fay ve Jason Lewis şöminenin etrafında, ellerinde içkileriyle çocuklardan bahsediyorlardı. Mark, Fay ve Jason’a tek çocuk ile kalmamaları, Fanny’nin evdeki hükümranlığına son vermek için ellerini çabuk tutmaları gerektiğini, zamanın aileye katılacak yeni bir birey için beraberinde olumsuzlukları da sürükleyerek ilerlediğini anlatmaya çalışıyorlardı. Fanny tek çocuk olmanın lüksüne alışırsa, gelecek kardeşi hatta Fanny’yi kâbus dolu günler bekleyebilirdi.

“Siz de aynı fikirde misiniz?” diyerek Jeane ve Samuel’e döndü.

“Çoğu çocuk küçükken, kardeş fikri onlara cazip geliyor. Çünkü ellerine oynasın diye canlı bebek verileceğini düşünüyor. Büyümeye başladıkça, kendisine sunulan hakların ikiye bölüneceğini anlayıp, başrolü kaptırmamakta ısrarcı oluyorlar,” diye kendi yorumlarını ekledi Jeane.

O esnada Nelly elinde fırından çıkmış, dumanı tüten biberiyeli kuzu eti tabağı ile misafirlerini masaya davet etti. Masanın üzerindeki özenle süslenmiş mezeler önce gözlere sonrasında da midelere ziyafet çektirecek kadar çeşitliydi. Nelly öğretmenlikte olduğu kadar aşçılıkta da başarılı olduğunu kanıtlamıştı.

Masada, bayanlar birbirinden yemek tarifleri alışverişi yaparken, beyler de mâlum kriz konularına hararetli bir giriş yaptılar.

Mark eczacıydı ve her gün eczaneye gelen müşterilerinden aldığı duyumla, hemen her sektörde krizin yansımalarının görülmeye başladığını doğruladı. Kiminde daha az, kiminde daha fazla, ama nihayetinde halkın bireysel önlemlerini alma zamanı gelmişti.

Jason ancak tüketici gözüyle krizi değerlendirebilirdi. Günlerini oturduğu binanın bodrum katında kitap yazarak geçiriyordu. Her sabah resmi bir büroda çalışır gibi takım elbisesini giyer, şapkasını takar, binanın bodrum katına iner, sonra da üzerindeki fazlalıklardan kurtuldukça kelimeleri de özgürleştirircesine soyunur ve daktilosunun başına iç çamaşırlarıyla otururdu. Fay ilk başlarda kocasının yazı ritüelini yadırgasa da bu hususta suskunluğunu koruyarak yazma konusunda kocasına tam desteğini sunmuştu. Akşam olup, bodrum katından üst kata, eve çıktığı andan itibaren de aile içi tüm sorumluluklarını paylaşırlardı. Jason’ın yazıya ayırdığı zaman, çocuk için kesintiye uğramamalıydı, zira Jason yaratıcılığının doruk noktasındaydı. Bu sebepten ikinci çocuk ailenin bekleme listesinde sırasını bekliyordu.

Konu dönüp dolaşıp bankaların bu süreci nasıl atlatacağına gelmişti. Çünkü krizdeki asıl oyuncu finans şirketleriydi.

“Almanya ve İngiltere’den talep ettiğimiz tazminatları alabilsek, ekonomi nefes alacak. Ama böyle bir olasılık görünmüyor,” diyerek Samuel krizin olumsuzluk boyutunun vahametini açık etti. Ama daha fazlasını söyleyerek gecenin tadını kaçırmak istemiyordu. Nasılsa her şey, sabah işe gitmek yerine pijamalarıyla şömine karşısında gazete okurken gün yüzüne çıkacaktı. Üstelik zaten herkesin kendince sıkıntıları vardı. Salonda toplanmış insanlar krizin yalayıp yuttuğu değil, silkeleyip bir kenara usulca itiştirdiği insanlardandı. Ama sokakta binlerce insan zor şartlarda yaşam savaşı veriyordu. Çiftçiler borç harç içindeydi. Çaresizlik insanları daha önce olmadıkları bir şeye dönüştürüyordu.

Sofra el birliğiyle toplanıp, mutfak bir reklam karesindeki gibi düzene kavuştuğunda kapı çaldı ve Thompson’lar kapıda belirdiler. Lydia: “Kahveye yetiştik umarım,” diyerek mutfağa, bayanların yanına geçti. Eric ise bir yandan paltosunu çıkarıyor bir yandan da geç kaldığı muhabbeti daha fazla kaçırmamak için salona giriyordu. Beyler krizi bir kenara bırakıp spordan konuşmaya başladılar, bayanlar da çocuklardan, modadan derin konulara gömüldüler.

Gece yarısını biraz geçe herkes evlerine dönmek üzere dağıldı. Jeane ve Samuel geldikleri gibi yürüyerek, aldıkları içkinin de etkisiyle şarkı mırıldanarak eve döndüler. Bayan Adams’ı hava muhalefeti yüzünden o gece misafir odasında ağırladılar. Samuel sabah Jeane’e bankanın kapandığını anlatırken yalnız olmayı tercih ederdi ancak gecenin o saatinde, karda buzda kadıncağızın bir başına sokağa çıkmasına müsaade edemezlerdi.

Samuel sabah uyandığında Bayan Adams çoktan gitmişti. Her zaman ki gibi çok kibardı ve Jeane’e teşekkür mektubu bırakmayı ihmal etmemiş, yatağını toplayıp erkenden çıkmıştı.

Jeane işe giderken Meryl’i de okula bırakacağından ikisi mutfakta kahvaltı ediyordu. Samuel krep kokan mutfağa girdi, karısının ve kızının yanaklarına günaydın öpücüğü kondurduktan sonra salonda şömine karşısına oturup gazete okumaya başladı. Jeane “Bugün geç mi gideceksin,” diye sorarak salona girdi. Soru ağzından çıkar çıkmaz uyanış yaşamışçasına anlamıştı nedenini. Samuel’in karşısındaki koltuğa sünger bebek gibi atıverdi kendini. Kriz, zehirli sarmaşık gibi evlerinin duvarlarına tırmanmaya başlamıştı.

“Oh Samuel! Dün akşam hiç bahsetmedin bundan” dedi üzgün bir sesle.

“Akşam akşam keyfimizi kaçırmak istemedim. Durum ortada. Krizin atardamarında çalışırken bu sonuç kaçınılmazdı. Kendimizi kandırmayalım. Sadece biraz daha zamanı var diye düşünmüştüm. Yatırımcılar hisselerini satıp bir gecede buharlaştılar. Zaten bir süredir onları avucumuzda tutmaya çalışıyorduk ama bir işe yaramadı. Birkaç saatliğine gidip eşyalarımı toparlayacağım. John bugün dönüyor değil mi? Onu karşılamaya burada olurum.”

“Üzgünüm sevgilim. Neyse ki şimdilik bizde alarm durumu yok ama olacaktır. Baş başa aşacağımızdan eminim.”

“Kuşkum yok Jeane. Ben şanslı bir erkeğim,” diyerek karısına sarıldı ve onu sevgiyle öptü.

Jeane ve Meryl çıktıktan birkaç saat sonra Samuel de bankaya gitti. İş arkadaşlarından bazıları gelmiş eşyalarını topluyordu. Ailenin tek çalışanı olanların endişelerinin büyüklüğü yüzlerinden okunuyordu. Hayatları belirsizlik ve umutsuzluk tüneline girmişti. Tünelin sonundaki ışığa kavuşmanın ne kadar zaman alacağını tahmin etmek güçtü. Samuel masasındaki eşyalarını toplayıp kapısına kilit vurulan onlarca bankadan biri olan bankasından çıktı. New York sokakları yüzleri endişeden gerilmiş insanlarla doluydu. Trafikte sıkışmış sürücülerin korna çalışlarından asabiyet dereceleri ölçülebiliyordu. Her an lav püskürtmeye hazır yanardağa benzeyen çatık kaşlı adamlar telaşlı adımlarla koşturuyorlar, sokaklardaki evsizler şehrin havalandırma borularından çıkan buharın önünde bir nebze de olsa ısınmaya çalışıyorlardı.

Samuel kilitte anahtarı döndürürken çalmaya başlayan telefon, ısrarla açacak kişiyi bekliyordu. Koşarak antredeki telefon sehpasına ulaştı. Hattın ucunda ulurcasına ağlayan Jeane’in sesi pek de hayırlı bir haberci değildi.  

“Jeane sakin, sakin canım. Ne oldu, hiç anlamıyorum söylediklerini,” diye karısını yatıştırmaya çalıştı.

Jeane gırtlağından kopan kocaman bir hıçkırığın ardından “Kaza yapmışlar Samuel. John, ah John,” diyerek yeniden bağıra bağıra ağlamaya başladı. Hastaneye götürülmüşlerdi. Samuel ve Jeane, Meryl’i Bayan Adams’ın okuldan almasını ayarladıktan sonra hastanede buluştular. Jeane’in kız kardeşi yoğun bakımdaydı. İkizler ve John, arkadan arabaya çarpan tırın ön tekerlekleri altında ezilmişlerdi. Tırın şoförü direksiyonda uyuyakaldığını itiraf etmişti. Adam tutuklanarak nezarete götürülmüştü. John ve ikizler ezilen arabadan çok zor çıkarılmışlardı. Jeane ve Samuel morgda çocukları teşhis ettiler.  

Ikisi de hayatlarının asıl büyük buhranını şimdi yaşıyorlardı.