Son Gün

hamambocegi-1

Yorgunum. Yıllardır kaçıp, saklanmaktan bıkıp usandım.

Kafama estiği gibi yaşamak istiyorum. Yakalanma korkusu taşımadan.

Şu son basamağı da çıktım mı, evin en sevdiğim çatı katına ulaşmış oluyorum. Bu basamakları neden bu kadar kaygan malzemelerden yaparlar ki? Maksat bize eziyet olsun. Kayacağım diye aklım çıkıyor. Her an öldürülme endişesi ile yaşamak yetmiyormuş gibi, bir de zemin problemleri canıma okuyor. Hayır, genç olsam dert etmeyeceğim. Yağda kayarcasına çıkacağım merdivenleri. Ama artık yaşlanıyorum. Eskisi kadar hızlı ve dinç değilim. Bacaklarım dayanmıyor. Az mı tepetaklak oldum merdivenlerden? Tam vardım dediğimde, merdiven boşluklarından düşmedim mi bodrum katına?

Alt kattan evin küçük afacanının sesi geliyor. Beni görürse kibrit kutusuna hapseder, kabuğumu koparıp çırıl çıplak soyar. Dünyanın en çirkin canlısı muamelesi yapar. Hızıma yetişirse, o düz taban ayağıyla ezer beni.

Hiç sevecen yaklaşan birini görmedim şimdiye kadar. Çocukların işkencelerine maruz kalmış pek çok ahbap, eş, dost var. Ya da çekik gözlü insanların, derileri bu evde görmeye alıştığım insanların derilerinden daha kara olanların midesinde son nefeslerini verenlerimiz. Hem tiksinirler üzerimize bastıklarında; ayaklarının altında hissettikleri kabuğumuzun dolgunluğu vücutlarını kaskatı keser. Hem de ağızlarına atıverirler bizi bütün bütün. Dişlerinin arasındaki kıtırtıyı neye benzetirler anlamam. Fazla kızarmış milföy hamuruna mı? Leziz sosla yıkanmış ıstakoza mı? Bir tabağın içinde yenmeyi bekleyen akrabaları düşündükçe halime şükrediyorum.

Eyvah! Yine kayıyorum. Malzemenin suçu yok. Evin hanımı cilalı seviyor granit merdivenleri. Hemen odaya girmeliyim. Mesafe de çok fazla. Yürü yürü bitmiyor. Saatte otuz, kırk kilometre hız yapmak nasıl bir duygu acaba? Şimdiye ışık hızında odanın kapısında olurdum. Alan geniş, saklanacak yer yok. Şimdi merdivenleri çıksa şu çığırtkan çocuk, ayakkabısıyla zemin üzerinde fosilimi çıkartır. Radyasyona bile direnen biz karafatmalar, bir topuk darbesine yenik düşüyoruz ya, canım sıkılıyor. Aslında tepeye çıkacağıma mutfağa gitseydim, belki de Rıfat Bey’in biralarına sulanabilirdim. Bir bardak kırmızı bira köpüğünde keyif yapasım geldi şimdi bak! Ağzının tadını biliyor insanoğlu! Peki bende ne lezzet buluyorlar merak ettim doğrusu. Dur yahu! Göğsüm kapardı. Kendime güvenim arttı birden. Dinozordan daha uzun yaşa, ufacık cüssenle insanları ürküt, üstüne bir de tadına doyulmasın! Kükreyesim geldi.

O kadar mutlu oldum ki, onca mesafe anlamadan geçti bitti. Kapı kapalı. Fark etmez, kendi vücudumdan daha dar yerden bile geçerim nasılsa. Gözlerim karanlığa uyum sağlamakta zorlanıyor. Rutubet kokusu mu var ne? Bayılırım nemli ortama, tam benlik. Her tarafı dolapla doldurmuşlar. İkide bir oramı buramı çarpıyorum. Belli ki ardiye olarak kullanıyorlar. Ne çok hatıra barındırıyordur bu çatı katı kim bilir! Bebek beşiğinden tut, kayak takımlarına, kullanılmayan dikiş makinesinden, eprimiş şapka koleksiyonuna kadar her şey var burada. Ay o da ne? Nerden çıktı bu adam şimdi? Hiç duymadım geldiğini. Yaşlılık işte! Kulaklarım iyice az işitir oldu. Kıpırdamıyor. Üstüne giydiği kırmızı tulumuyla, kollarını göğsünde birleştirmiş öylece duruyor. Gel ve gör gününü der gibi. Hiç etkilenmedi benden. Yoksa, yoksa bu yaramaz çocuğun oyuncağı mı? Tabii ya! Baksana kovboy şapkası ile bir başkası da dolabın rafından aşağı sarkıtmış ayaklarını, kocaman gülümsüyor. Belinde tabanca taşıyan birinin önünden böyle kasıla kasıla yürümek ne güzelmiş!

“Hey sen! Şapkalı! Emekli olmak nasıl bir duygu? Hahahahaaaaa!”

“Canına mı susadın dostum? Ne bağırıyorsun avaz avaz? Şimdi sesini duyup gelecekler. Hayatının son günü olsun istiyorsun galiba.”

“Hadi canım! Onlar gelene kadar ben bir süpürgelik arasına sıvışmış olurum. Sen kendi derdine yan. Baksana tavan arasına atılmışsın bile.”

“Şimdi ki çocuklar doyumsuz. Kimseye gönül bağı ile bağlanmıyorlar. Yüzeysel yakınlıklar kuruyorlar. Artık yeni bir kahramanı var.”

“Ben olsam çok alınırdım gözden düştüğümde. Belki de onun için Tanrı beni kimsenin sevebileceği bir hayvan olarak yaratmadı.”

Ayak sesleri mi duyuyorum? Aman Allah’ım! Huzura kavuştum dediğim ilk anda, insanoğlu tarafından tacize uğrayabilirim.

“Aaaaaaaaa! Ah Rıfat! Hani burayı ilaçlayacaktın? Karafatmalar basmış. Dur sen, dur! Ben şimdi seni haklarım bir güzel.”

Şimdi yandık. Kadın terliğini eline aldı. Kafasına koymuş. Beni haklayacak. Hemen şapka kutularının arkasına sığınmalıyım. Yok, yok. Dikiş makinesi ile dolabın arasına gireyim. Nasılsa değirmen kadar geniş kalçalarıyla oraya giremez.

Tanrım! Gözlerime inanamıyorum. Terliği bırakmış, böcek ilacı ile geliyor. Nerden buldu bunu? Son duamı etmeliyim. Zorlu geçti hayatım, ama güzel gezdim. Çat orada, çat burada. Birbirinden değişik evler gördüm. İyi bakılmış bahçelerde sefa sürdüm. Arada uçurumlardan yuvarlandım. Ters döndüm. Kafayı kırmaktan kıl payı kurtuldum. Ama hep bir şekilde yırttım. Çünkü daha gençtim. İçimden bir ses, bu senin son günün diyor. Tuvalet köşesinde ölmektense, hatıralarla dolu bir çatı katında ölmeyi tercih ederim.

Öhö! Öhö !

İlaç gözlerimi yakıyor. Boğazım yırtılıyor. Bacaklarımda hiç güç yok artık. Sırtım ağır geliyor. Ters dönersem işim biter. Ah! İmdat! Ne kadar çabalasam da faydası yok. Bizim gibiler için ölüm seramonisi olmaz. Hayatta ne kadar değerinin olduğu, defnedilişinden bellidir. Şimdi bir faraşın içinde, bahçeye veya klozetin içine atılacağım. Bir başka dört ayaklı canlıya yem olacağım, ya da bir kova su ile şehrin kanalizasyonuna karışacağım. Ürküttüğüm insanlardan af diliyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Esaret

KG__2477_resize

Cama vuran yağmur damlalarını dinliyoruz birlikte. Onun gözleri boşluğa asılı, benimkiler ona. Üstündeki kolsuz beyaz elbise olmasa sonbahar sanırsın. Günlerdir nefes aldırmayan sıcakla şehir katlanılmaz oldu. Yağmur iyi gelecek toprağa, bize.

Karşımdaki koltukta ayak ayak üstüne atmış oturuyor. Bacakları mermer parlaklığında. Ellerimi gezdirsem. Teninin yumuşaklığıyla durulsa içimdeki çalkantı. İki eliyle tuttuğu viski bardağını ağzına yaklaştırıyor. Tam o esnada yineliyorum aylardır ısrarcı olduğum soruyu.

“Neden buraya taşınmıyorsun?”

“Böyle iyiyiz.”

“Yokluğunda özlüyorum.”

“Sen kendi özgürlüğünde, ben benimkinde.”

“Geceler bitmiyor.”

Duymamazlığa geliyor. Yine dalıp gidiyor uzaklara.

“Pencereyi açalım mı? Yağmura doyan toprak kokusuna hasret kaldık.”

Başını sallıyor. Pencereyi açıyorum.

Özgür ruhu kanat çırpıyor. Artık yanımda değil. Martı olup uçuyor okyanuslar üzerine. Gittikçe bağlanıyorum ona. Benimle kalması için yalvarıyorum. Bir kere dönüp bakmıyor geriye. Hoşuna gideceğini bildiğim ne varsa önüne seriyorum. Çalışma odamın bir köşesine şövale alıp koyuyorum. Antikacıda buldum onu. Satışa çıkarılan bir yalıdan kalmış nadide parçalardan. Bir kadının parmak izlerini buluyorum şövalenin kenarlarında. Hülyalı bir kadın belki de kim bilir. Belki de aşık bir kadın. Onun gibi değil. Deniz gören cam kenarına yerleştirmiş, her gün birkaç saatini başında geçiriyor. Duygularını akıtıyor tuvale. Birikmiş yoğun hislerini boşaltıyor boya tüpleriyle birlikte palete. Fırçasını batırıyor önce alizarin kırmızısına, sonra ultramarin mavisine. Beyaza çalıyor ucundan. Kocaman bulutlar çiziyor. Köpük köpük beyazlar atıyor. Fırçayı ufak sık darbelerle gezdiriyor renklerin üzerinde. Kayboluyor bulutların içinde. Çığlık çığlık bir martı uçuyor. Deniz kokusuna kanat çırpıyor. Tamamen özgür. Ruhu nerede dinlenmek isterse orada duruyor. İçinden geldiği müddetçe kalıyor aynı yerde. Buluyor kendini oyalayacak bir şeyler. Ve zamanı gelince havalanıyor bulutların arasına.

KG__1281_resize

O ise kendisi için hazırlanmış resim köşesine bir kere bile uğramıyor. İlgilenmiyor hiç. Aidiyet duygusunu benimle tatmaktan imtina ediyor. Hep bir yabancı gibi gelip gidiyor. Günübirlik aşık olmaktan öteye gidemiyorum.

Sağ eliyle alnına düşen bir tutam saçı arkaya itiyor. Parmaklarının yerinde olup o alev kızılı özgür dalgayı ellemek arzusuyla kıvranıyorum. Biliyorum, müsaade etmez. Mesafe koyar hep aramıza. Zaman zaman dalga geçer “aşırı romantiksin” diyerek. O kaçtıkça ben kovalıyorum. Kaçmaktan haz duyuyor. Pes etmiyorum.

Evin çok sessiz olduğunu fark ediyorum aniden. Yağmur şiddetini arttırmış. Adalar ıslak sis perdesinin ardında birer siluet şimdi. Ayağa kalkıp müzik setine doğru yürüyorum. Mozart 40. Senfoni yağmurun sesini boğuyor.

Elindeki bardağı sallıyor yavaşça. Erimeye yüz tutmuş buzlar cama değiyor tıkır tıkır. Arkasından yaklaşıp ensesine dokunuyorum dudaklarımla. Etkilendi mi? Yanağındaki ayva tüylerinin camdan sızan silik ışık huzmesinde küçük altın zerrecikleri gibi parladığını görüyorum. Başını sağ omzuna yatırıyor.

“Yapma.”

Cılız bir ses. Duymamış olabilirdim, sol eliyle, omuzundaki elimi itmemiş olsaydı.

“Bugün sadece yağmuru dinleyelim.”

Hiçbir şey söylemeden koltuğuma dönüyorum. Başlıyor konuşmaya. Konu biz değiliz. O ve ben olalım istiyorum. Biz. Sadece biz. Fotoğraflardan bahsediyor. Eski aile fotoğrafları, okul fotoğrafları… Hiçbir çerçevede ben yokum. Biz yokuz.

Avşa Adası’nda limana bakan bir pansiyonun balkonu. Masanın üzerinde ayakta durduğu siyah beyaz bir fotoğraf. Arkasında uçsuz bucaksız deniz. Altı yedi yaşlarında. Üzerinde mini şort, askılı çiçekli bluz. Saçlarını at kuyruğu yapmış. Adadaki meşhur macuncunun çocukları tezgahın başına çeken nağmelerini duyuyorum.

Bir diğerinde 23 Nisan okul müsameresinde. Sıranın en önünde, mikrofona yapışmış bir eliyle, avaz avaz şiir okuyor. Şiirin ruhunu yansıtıyor izleyenlere. Hep o seçiliyor törenlere.

Bütün pencerelerini kapattım. Muğlak bir geleceğe açılan tek pencere bıraktım. Uçup gitmek istiyor oradan. Hayır! Hayır! Tahayyülü bile kalbime hançerler saplıyor.

Çaresiz kaldığını düşündüğün oldu mu hiç? Gıptayla gözünü diktiğin, ama sahip olamadığın herhangi bir şey… Kor ateşlerde yanarcasına acı çektiğin. Girişi olan, gelişen, ama sonuçsuz bir romanın sayfalarında umutsuzca hapsolmuş karakterlerden öteye geçemediğin.

Önümüzde daha kaç yıl var, bilmiyorum. Yarını bile bilmiyorum. Bir sabah kalkıp da onu bulamayacak olmaktan endişe duyuyorum. Rüyalarım hep bu minvalde. Ter içinde uyanıyorum. Hâlâ başının izi olan yastığı kokluyorum.

“Endişelenme. Buradayım,” diyor ya, sıcaklığına sarılıp yeniden uyuyorum.

Şimşek çakıyor. Koltukta büzülüyor. Ürkek kız çocuğu bakışlarını yakalıyorum bir an. Maziye gitti. Evlerinin karşısındaki mavi çama düşen şimşeği hatırlıyor. Kapalı olan televizyonlarının ekranında beyaz bir ışık yanıp sönüyor ve elektrikler kesiliyor. O günden sonra duyduğu her şimşek sesi korkulu anları çağrıştırıyor. Yatıştırılmaya ihtiyacı var. Müsaade etmez ki! Tek başına aşmak istiyor.

Onu ürkütmemek için uğraşıyorum. Kaçar diye endişeleniyorum. Yükselen keman sesiyle birlikte kalan o tek pencereden uçup gitmesin.

Konu konuyu açıyor. Genç bir kızken, yine böyle yağmurlu bir günde denize girdiğini anlatıyor. Eski bir sevgili ile suya düşen yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyorlar. O kadar çok gülüyorlar ki, balıklar sesten rahatsız olup, başka koylara yüzüyorlar. O konuştukça benim koltukta eriyip gittiğimi fark etmiyor bile. Gözlüklerimi çıkarıp camlarını siliyorum gömleğimin ucuyla. Yüzüne bakmaktan kaçınıyorum.  Anılarından gözlerine yansıyan parıltıyı görmeyi reddediyorum.

Delicesine kıskanıyorum. Olur olmadık senaryolar yazıyorum kafamda. Pusuya düşürülen eski sevgili, etrafında dönenip duran potansiyel yeni sevgilinin saf dışı edilmesi ve daha da dozajı kaçıraraktan, ayrılmamak pahasına ona verebileceğim zararın düşünceleri ürkütüyor bazen. Kendimi bir gerilim filminin içinde buluyorum. Psikolojik buhranda olan aşık adam, sevdiği kadının başkasına yâr olmasına katlanamayacağı için onu tamamen kendine saklama planları yapar. Şömine başında geçirdikleri romantik bir akşam, eter koklatarak bayıltır ve evin bodrum katında hazırladığı odaya kapatır. Rahat yaşaması için her türlü konforla donatır; güzel, büyük bir yatak, yerde halı, çalışma masası, şövale, her renk boya, çeşitli ebatlarda tuvaller, televizyon, müzik sistemi. Kendisine âşık olacağı günün hayaliyle aylarca esir tutar. Ta ki umutsuzluğa kapılıp önce kadını, sonra da kendisini baldıran özüyle zehirleyene kadar.

“Yemek hazırlayayım.”

“Aç değilim.”

“Somon var buzlukta. Onu indireyim. Salata, roka, bir de ufak rakı açarız. Fırında limonlu helvayla da balığı bastırırız.”

“Ahududu’nun ilacı var. Kalamam.”

Yine bahane. Kedinin ilacını biraz geç de verebilir. O da beni görmeden edemiyor aslında. Benimle konuşmak onu rahatlatıyor. Geçmişini sorgulamadan dinliyorum. Yargılamıyorum. Küçümsemiyorum. Eleştirmiyorum. İşin aslı kaçıp gitmesini istemediğim için bazı şeyleri sineye çekiyorum. Mazi albümlerde kalan anılardan ibaret. Gelecek ise önümüzde açılan yeni bir pencere.

“İlacı birkaç saat geç alabilir. Daha önce Duman için sormuştum veterinere.”

“Israrda üstüne yok.”

“İyi vakit geçireceğimizi bildiğim için bu kadar diretiyorum.”

“Ne kadar da eminsin!”

“Hiç şüphem yok! Sen rahatına bak. Ben hazırlarım her şeyi.”

Nihayet ikna etmeyi başarıyorum. Salon kapısını kapatıyorum ardımdan. Sokak kapısının kilidinde anahtarı çevirirken, içerden ses duyulsun istemiyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Aşkın Çocuk Hali

KG__0707AA_resize_2

Fotoğraf KorkutGökhan

Meydandaki ulu çınarın gölgesi dibine düşerken kasaba derin bir sessizliğe bürünmüştü. Birkaç miskin, sıska kedi çarşıdaki gölgeliklere sığınmıştı. Asfalttan yükselen sıcak hava, caddenin iki yanı arasında buğulu bir sınır çiziyordu.

Çarşıdan yükselen pide kokuları baştan çıkarıcıydı. Kavurmalı pastırmalı, açık, kapalı, peynirli, yumurtalı pideler geçidi başlıyordu her öğlen olduğu gibi.

Semih bakkal dükkanlarının önünde, alçak tahta taburede oturmuş kitap okuyordu. Ne komikti şu Aziz Nesin! Bazen kıkırdamasına mâni olamıyordu. O zaman kasap Cevdet cigarasının dumanı ardından kısık gözlerle bakıp;

“Ulen oğlum ne gülüp duruyon? Cennette yerini mi gördün len”

“Aziz Nesin bizim evin hallerini anlatmış Cevdet Amca. Ona gülüyorum.”

“Sizin eve mi konaklayıvermiş?”

Semih, kasap Cevdet’in son sözlerini çok uzaklardan bir yankı gibi duydu. Tüm dikkati, sokağın başında görünen Songül’e çevrilmişti. Leylak kokularıyla girmişti çarşıya. Açık kumral saçlarını ensesinde toplamıştı her zamanki gibi. Zarif hareketlerle yürüyor, attığı her adımda ipekli empirme elbisesinin uçları gelincik yaprakları gibi uçuşuyordu. Arkasında renkli bir panayır yükseliyordu. Saldığı coşku, çatlamış tarlalara su, sıcak Yenipazar öğlenine meltem olup esiyordu. Meydandaki Yörük Ali Efe bile Songül’ü izliyordu gözleri ile.

“Atlayamazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin!”

“Korkmuyorum ki! Sadece daha uzağa atlayabilmek için hesap yapıyorum.”

Sekiz yaşındaydı. Arkadaşlarıyla evlerinin iki sokak arkasındaki arsada istiflenmiş toprak yığınının üzerinden bisikletle atlama yarışı yapıyorlardı. Sıra Semih’teydi. Bu atlamayı pek akıllıca bulmuyordu. Ama diğer çocuklar dalga geçecek diye de geri adım atamıyordu. Küçük kalbinden kopan kocaman dualarla koyuverdi kendini tepeden aşağı. Etrafında uçuşan tezahüratları duymuyor, sadece kocaman açılmış ağızlarından avaz avaz bağırdığını anladığı el çırpan çocukları görüyordu. Tekerlekler yere değdi. Bisiklet tekrar havalandı. İkinci kez toprağa temas ettiğinde o kadar hızlıydı ki dengesi bozuldu. Sürüklenerek durdu.  Ve toprağa yan yattı. Yüzüne acıdan bir maske oturmuştu. Tam olarak neresini vurduğunu bilmiyordu. Her yanı ağrıyordu. Çocuklar koşarak etrafını sardı. Yavaş yavaş kulakları sesleri algılamaya başlamıştı.

“Açılın çocuklar! Şöyle kenara çekilin!”

Nihayet biri yardıma geliyordu.

“Ah be Semih! Oralardan atlanır mı hiç? Kuş musun sen? Nasıl oyunlar bunlar?”

Gözünü açtı Semih. Beyaz kanatlarını açmış bir melek görüyordu başucunda. Güneş tam arkasında kızgın lav kütlesi olarak parlıyor, meleğin başındaki hareyi daha belirginleştiriyordu. Songül’dü yanı başındaki. Kollarındaki, bacaklarındaki yaralarla ilgileniyordu. Semih’i kucakladığı gibi arsanın hemen yanındaki kendi evlerine götürmüş, kanayan yaraları oksijenli suyla temizlemiş, tentürdiyot sürmüş, gazlı bezle sarmıştı. Sonrasında süt ve portakallı kek ikram etmişti. Tatları ağzında birleştikçe yüreğinden tatlı nağmeler yükseliyordu. Bu anneye duyulan sevgi gibi değildi. Ya da kardeşe. Bu daha farklıydı. Adını koyamıyordu Semih.

Songül bakkal dükkanına yaklaştıkça Semih’in küçük kalbi yerinden çıkacak kadar kuvvetli atıyordu. Arkasından dükkana girdi Semih de.

“Naber Semih? Tatil nasıl geçiyor?”

‘’İyi Songül Abla’’

“Annen nasıl? Sabah kahvesine uğrayacağım mutlaka. Deyiver annene.”

“Tamam Songül Abla.”

“Hadi oğlum Semih! Songül Abla’nın alışveriş listesine bakıver bakim.”

Semih işe yarayacak olmaktan kıvançlı, Songül’e hizmet edecek olmaktan mahcup listeye göz attı hızlıca. Raftan aldığı küçük yağ tenekesini, makarna paketini, petibör bisküviyi, şeker poşetini fileye koydu. Bir yandan da yakalanmaktan korkarak göz ucuyla Songül’e bakıyordu. Kendinden yaşça büyük birine sevdalandığı için utanıyordu. Ama duygularına ket vuramıyordu. Onu en çok yazın görüyordu dükkanda babasına yardım ettiği için. Kışın da okuldan sonra çeşitli bahaneler uydurup bakkal dükkanına uğruyor, Songül gelir diye oyalandıkça oyalanıyordu. Rüyalarına giriyordu Songül; aynı okula gidiyorlardı. İlk elini tuttuğu kızdı. Yüzüne düşen saçını ilk defa eliyle geriye ittiği kızdı. İki dükkan ötedeki kasetçi Muzaffer Ağabey’in dükkanından dışarıya taşan ‘’sakın dokunmayın bana, rahat bırakın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın‘’ diyen şarkıcının sesine eşlik ediyordu kalbinin sesi.

Rafların arasında dolaşırken bunun adının sevda olduğunu düşünüyordu. Utanıyordu düşündükçe. Sınıfta onca akranı varken insan kendinden yaşça büyük birine tutulur muydu hiç? Sınıfta öğretmeni dinlerken dalıp dalıp gidiyordu.

“Ne o Semih, ince hastalığa mı tutuldun yoksa?”

Bir şey söyleyemiyor, başını önüne eğiyordu sadece. Susmanın kabul etmek olduğunu öğrendi ilerleyen yaşında.

“Semih, ablanın işini hallettin mi çocum?”

“Hazır baba.”

Elindeki fileyi tezgahın üzerine koyup, rafların arasına kendi hayal tüneline döndü.

Annesi bayılırdı yaptığı  böreklerden, tatlılardan konu komşuyu da nasiplendirmeye. Semih elindeki tabakla Songül’lerin eşikte beklerken, boncuk boncuk ter dökerdi. Gülen gözleriyle kapıyı açtığında, etrafında uçuşan renkli kelebekleri hissederdi.

“Demek öyle Songül kızım, sizi de geçindiremez oldu bu topraklar. Yavaş yavaş tanıdıklar, eş dost azalıyo buralarda. Herkesler ya büyük şehirlere göçü göçüveriyor, ya da bir yolunu bulup gavur memleketlere. Eee, ne yapcaksın? Doğduğum yer değil, doyduğum yer demişler, de mi yaa?”

“Geldikçe görüşeceğiz Eşref Amca, merak etmeyin sizleri unutur muyum hiç?”

“Biliyorum kızım unutmazsın. Unutmazsın da, işte ne biliyim, hayat gailesi, öncelikleri oluveriyor herkesin. Konu komşu ister istemez ikinci plana kalıveriyor.”

Songül de farkındaydı gidip gelmeleri seyrekleşecek, geldiğinde ancak kendi ailesine vakit ayırabilecekti. Belki de sadece ayaküstü verilen bir selamla geri dönecekti. Ama yaşlı adamcağızı üzmek istemedi. Elini şefkatle sert, kuru elinin  üzerine koydu. Gözleriyle “üzülmeyin,” der gibiydi.

Semih, Songül’ün bu hareketinde bir evladın babasına karşı duyduğu minneti, saygıyı gördü. Yine de kıskançlığına engel olamadı.

Songül ödemeyi yapmış vedalaşarak bakkaldan çıkmıştı.

Semih kendi aşk meselesine dalmışken bir şeyler kaçırmıştı konuşmalardan anladığı kadarıyla. İçinden bir güvercinin havalandığını hissetti.

Peyman Ünalsın Gökhan

Sokakta

img_7023_r

Parma – İtalya – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Günlerdir devam eden sağanak nihayet bu sabah durmuştu. Havada ıslak bir pus vardı.

 

Taşları kırık kaldırımlarda yürümek zordu. Her adımda altı su dolu taşlardan birine isabet etmekten korkuyordu. Çocukken izlediği  bir yarışma vardı; yerdeki kutuların üzerine basınca, duvardaki panoda yazılı, karartılmış cümlenin içindeki harflerden biri tahmin edildiyse kutunun içinde ışık yanar ve harf cümledeki yerinde belirirdi. En kısa sürede cümleyi bulan yarışmayı kazanırdı. Daha mutlu bir gününde, yolda geçen zamanı eğlenceli kılmak için, kaldırım taşları ile bu oyunu oynamışlığı da vardı. Bugün hiç havasında değildi. Uyandığından beri, başının üzerinde aziz çemberi gibi dolaşan uğursuz kara bulutlar canını sıkmıştı. Gece gördüğü rüyanın etkisi devam ediyordu. Boğazını paralayan çığlığı ile uykudan sıçramıştı. Sabah kalktığında, rüyadan tek bir sahne bile hatırlamıyordu. Bıraktığı hissiyat ruhuna sinmişti.

İş yerinin kapısından içeri girerken, yoldan hızla geçen bir arabanın sıçrattığı çamurlu suyla belden aşağısı yıkanmıştı. Eve dönemezdi. Öğlene kadar teslim etmesi gereken bir rapor vardı. Tam raporu bitirmiş, e-posta kutusunda “Gönder”e tıklayacakken elektrikler kesilmişti. İnternet bağlantı jeneratörü arızalıydı. İki gündür servis bekliyorlardı. Elektrikler iki saat sonra gelmişti. O süre zarfında beş defa müdürü tarafından aranmış, en son konuşmada eli uyuşuklukla yaftalanmıştı.

Yediği azarı unutmak için kendine leziz bir yemekle ziyafet çekmek istemişti. Yemek çekinden günlük limitinin üzerine çıkmayı göze aldı, Çin yemeği sipariş etti. Masasının üzerinde özenle hazırlanmış tabağına ve kitabına yer açtı. Buharda pişmiş Çin mantısının ikinci lokmasını ağzına atacağı esnada, kıymanın arasında malzemeleri ile uyuşmayan bir cisim gördü, çatalıyla karıştırdığında bunun iri bir başparmak tırnağı olduğunu fark etti. Böğürerek banyoya koştu. Masaya döner dönmez, tiksintiyle yemeği mutfağa götürüp çöp kovasına döktü. Kahve bastırırdı ancak midesindeki gurultuyu. Cezvedeki kahveyi karıştırırken yatmadan evvel izlediği film geldi aklına. Bir türlü hatırlayamadığı geceki karabasanın ve bugünkü uğursuzlukların sebebi. Neyse ki evli bile değildi. Annelerinden şüphelenip, şiddetle karşılık veren dokuz yaşındaki ikizler, çocuk fobisi yaratmıştı onda. Şüphe, insan beynini masumiyetten uzaklaştırabiliyordu demek. Buna bir de vicdan muhakemesi eklenince, melek şeytana dönüşebilirdi.

Günün geri kalanını filmi ve yaşadıklarını düşünmeden geçirmeye karar verdi. Kahvesini yudumlayıp, son gelen e-postalarını okudu. Acele etmeden cevapladı birkaçını. Kütüphanesinde henüz okunma sırası bekleyen bir sürü kitap varken, yenilerini sipariş etti internetten. Siteden çıkacakken bir makale çekti dikkatini. Yazıya eşlik eden fotoğraf, filmdeki deve burnu dolu kavanozun yakın çekimi olan iğrenç bir sahneyi çağrıştırdı. Hızla kapattı sayfayı. Karşı masada oturan Canan ile göz göze geldi. Gerildiğini anlamıştı arkadaşı. “Hediyeni birkaç gün önce vermeye karar verdim,” diyerek suratında koca gülümsemeyle, elindeki kırmızı fiyonklu lame paketi kucağına bıraktı. Ruh hali değişmeye başlamıştı. Mutlulukla açtı paketi. İçinden siyah peluş bir kedi çıktı. Kedileri seviyordu. Küçüklüğünden beri de peluş oyuncaklara hayranlığı bitmemişti. Ama kedi de tuhaf filmi çağrıştırmıştı ona. Hızlıca, özensiz bir teşekkürden sonra eşyalarını toplayıp, kendini sokağa attı. Kışı oldum olası sevmezdi. Saat daha altıya geliyordu, ama zifiri karanlıktı sokak. Kediyi, gördüğü ilk çöpe fırlattı. Canan’ı severdi çok. Onu üzmek istemezdi. Ne var ki, peluş oyuncaklardan bile soğutmuştu kedi onu. Elleri paltosunun cebinde, başı önünde hızla yürüyordu. Parke taşlarda topuklu çizme ile yürümek çok kolay değildi. Buna rağmen bir an önce daha kalabalık ve aydınlık bir yere ulaşmak için koşturuyordu.

Arkasında ikinci bir ayak sesi duyduğunda daha sokağı yarılamamıştı bile. Topukların parke taşlarda çıkarttığı seslere bakılırsa, yürüyen hafif biri değildi. Bir bacağı diğerinden kısaydı galiba. İkinci adımın sesi, normalin üzerinde bir sürede, ilkinden sonra erişiyordu kulağına. Nefes alış verişleri hızlandı. Dizlerinden aşağısı mengene ile sıkıştırılmışçasına kasılmıştı. Soğuğa rağmen, sırtından buz gibi ter akıyordu. Kulakları çınlamaya başlamıştı. Daha hızlı yürümeye çalıştı. Ama bacaklarına ağlar dolanıyordu sanki. Sokakta ikisinden başka kimse yoktu. Solgun ışıklarıyla sokak lambalarının da canı çekilmişti adeta. İş yerleri neden kapalı bu saatte diye düşündü. Ofisten çıktığında peşine düşen her kimse, tecavüz etse, arkasından iç organlarını sökse, kimsenin ruhu duymazdı. Çantasında sprey olacaktı. Ellerinin titremesini bastırmaya çalışarak spreyi aradı. Yoktu. Şemsiyesini kafasına geçirebilirdi. Onu da telaşla ofiste unuttuğunu hatırladı. Adamın düzensiz nefesini ensesinde duyuyordu. Her an kolunu tutacak nasırlı elin itici düşüncesi ile umarsızdı. Kalbinin sesi, ıssız sokakta çınlıyordu. Adımlar yaklaştı. Hızlanmaya çalıştı. Tabanları, asfalta yapışmıştı. Bacaklarını kımıldatamıyordu. Saçlarından yakaladı adam. Bacakları kıvrıldı. Önce çantası düştü elinden. Sonra parke taşların üzerine yıkıldı.

“Ece, uyan yavrum. İşe gecikeceksin.”

 

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Bir Arabı Öldürmek

d-letranger-c5227Mevsimin en sıcak günü. Şehirde buharlaşmaktansa, serin denizin koynunu tercih ettiğim için kendimi kutluyorum. Kumların içine gömdüğüm ayaklarımla güneşin yeryüzüne ne kadar etkisi olduğunu ölçmeye çalışıyorum. Nemli kumlara ulaşmam mümkün değil.

Denizin üzerinde ince bir buhar tabakası var. Oradan yansıyan ışık gözlerimi kamaştırıyor. Neden kimse yok sahilde? Belki de güneşin bir oyunu bu. Yalnızlığı sevmediğimi bildiğinden, gözlerimi kamaştırıp, beni uçsuz bucaksız sahilde bir başıma koyuyor. Oysa sesleri duyuyorum. Suyla oynamayı seven çocukların neşeli çığlıkları plajda çınlıyor. Onları görmesem de, paylaşamadıkları bir kova için kavgaya tutuştuklarını biliyorum. Birinin kollukları delinmiş. Gırtlağı yırtılırcasına ağlamaya başlıyor. Derken bir kadının konuşması duyuluyor. Yatıştırmaya çalıştığı çocuğun vahşi ağlama sesi yutuyor onu. Soğuk meşrubat satan gencin etrafında toplanıyor kalabalık bir grup. Dondurmacının yolunu gözlüyorlar aslında. Güneş ışınları devrildiğinde gelecek plaja. Teninde tuzlu damlacıkların parıldadığı genç kadın kumların üzerine yatıyor sere serpe. Erotik sinyaller yayıyor çevresine. Umurunda değil kendisini izleyen hayran bakışlar. O sadece güneşi hissetmek istiyor vücudunda. Kolunun altında sörf tahtası ile denize yürüyen delikanlı sıcağın dizginlediği rüzgâra söyleniyor sıktığı dişlerinin arasından. Birkaç basket atışı için sahaya yöneliyor. Saha bomboş. Herkes denizde.

Sesler gittikçe çoğalıyor. Ama görünürde kimseler yok. Uzakta, kumun denizle kavuştuğu noktada bir karaltı seçiyorum. Sessiz karaltı beni kendine çekiyor. Ayaklarımı kumdan çıkartıp o tarafa yürüyorum. Yerde bir Arap yatıyor. Görüntü siyah beyaz bir kare oluyor. Karnındaki kurşun deliğinden sızan kan kıpkırmızı, kuma, oradan da denize karışıyor. Yanına eğiliyorum. Alnından öpüyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

YILBAŞI ARMAĞANI

yy9a1431xx_resize

Ali alnını soğuk cama dayamış, gecenin karanlığını aydınlatan karı izliyordu. İki gündür aralıksız yağıyordu. Pencerenin önünde biriken karların üzerine düşen kristallerin şekilleri hoşuna gidiyordu. Kristallerle kaplı bir ülkede yaşadığını düşlüyordu. Kocaman bir şatosu vardı buzdan. Gökyüzüne uzanan upuzun kulenin en tepesinde harikulade bir yıldız parlıyordu. Şatonun tam ortasında yer aldığı ormanı kaplayan akçamların gövdeleri, dalları buzlarla kaplıydı. Kuşlar dalların üzerinde buz pateni yapıyordu. Geyiklerin çektiği kızağıyla tüm ormanı dolaşıyordu. Tavşanlar onu selamlamak için saklandıkları kovuklardan fırlıyor, neşeli danslarını yapıyor ve tekrar kovuklara koşuyorlardı. Ormanın diğer hayvanları Ali’yi görmek için sıraya girmişlerdi. Hepsi ona birer hediye sunuyordu. Bir şarkı, bir dans, kırçıllı yün kazak, en sevdiği mavi renkten atkı, yumuşacık eldivenler, kalın bir palto, içi miflonlu botlar, buzlar eridiğinde binebileceği bir bisiklet. O da onlara sevdikleri cevizlerden, ekmeklerden, yeşilliklerden ikram ediyordu. Herkes mutluydu. Oyunlar oynuyorlardı. Alaca karanlıkta  birbirlerine veda ederek ayrılıyorlardı.

Buzdan şatonun içi sıcacıktı. Aldığı hediyeleri teker teker deniyordu Ali. Hepsi için dostlarına teşekkür ediyor, Tanrı’ya şükrediyordu. Annesi şöminede kestane yapıyordu her akşam. Tarçınlı sıcak salep kokusu sarıyordu şatoyu. Babası kocaman kitabını alıp, sallanan koltuğuna kuruluyordu. Ali de onun kucağına. Okuduğu her hikâye ile baba oğul yeni maceralara doğru yola çıkıyorlardı. Yatağa uzandığında yorgun oluyordu Ali. Ama yüzünde kocaman bir gülümseme ile uyuyakalıyordu.

Ali nefesiyle buğulanan cama kar kristalleri çiziyordu. Evin içi iyice soğumuştu. Sobadaki kömür geçmişti. Babası ateşlemiyordu, çünkü uyuma vakti gelmişti. Gece tuvalete kalkmamak için akşam yemeğinden itibaren hiç su içmezdi. Salep istemişti babasından. Bulamadığını söylemişti. Ali, babasının maaş alamadığını biliyordu. Oysa bugün senenin son günüydü. Sobada kestane yapıp, salep içebilirlerdi. Okuldan dönerken, bazı evlerde yanıp sönen ışıkları görmüştü. Süslü ağaçların altında rengarenk paketler içinde hediyeler vardı mutlaka. Eve varana kadar o hediyelerden birinin kendisine verildiğini düşlüyordu. İçinden çıkacak armağanı tahmin etmekle geçiyordu zaman. Kendilerinin hiç çam ağacı olmamıştı. Yılbaşı süslerini hiç yakından görmemişti. Ağacın dalları altında yığılmış hediye paketleri sadece hayallerinde vardı. Kırmızı örtülü masanın ortasına konan kocaman hindi dolması kim bilir ne kadar leziz olurdu! Annesi bu akşam için kendi tavuklarından birini kesmişti. Ali yemeğe kıyamamıştı. Sadece patatesle doyurmuştu karnını. Bir kardeşi olsa yılbaşı daha eğlenceli olabilirdi. Oyun oynarlardı en azından. Birbirlerine hikâye okurlardı. Tek çocuk olmaktan hiç hoşlanmıyordu bazen.

Ev ahalisi oturdukları yerde uyukluyordu. Babası yarın da çalışmaya gidecekti. Eli, yüzü kapkara dönecekti madenden. Yeni yılın ilk günü gibi değil de herhangi bir gün gibi hayat akmaya başlayacaktı önlerinde.

Küçük adımları ile odanın köşesindeki yer yatağına yürüdü. Buz gibiydi yatak. Çoraplarını çıkarmadan daldı yorganın altına. Annesinin bulaşıkları yıkamasını seyretti yattığı yerden. Birazdan o da yanına uzanacaktı. Sıcacık göğsüne başını gömecek, kolları ve bacaklarını doladığı gövdesiyle onu ısıtacaktı annesi.

Belki bu yıl Noel Baba ona bir hediye getirirdi. Daracık sokakta, kızağını nereye park edeceğini düşünerek uykuya daldı.

Gece, evin içinde esen rüzgarın sesiyle uyandı. Kırmızı kukuletalı, beyaz sakallı yaşlı bir adam saçlarını okşuyordu. Tam arkasında irice bir yıldız parladı. Yaşlı adam arkasını döndü. Karanlıkta kayboldu. Ali, rüyaya devam etmek için hemen uykuya daldı. Ama yaşlı adam bir daha görünmedi.

Sabah cama konan sakanın sesiyle uyandı. Başucunda duran kırmızı kurdeleli, yaldızlı paketi gördü. Hayalini kurduğu bisikletin tekerlekleri göz kırpıyordu paketin kenarından.

Peyman Ünalsın Gökhan

Bir Yabancı İle Yolculuk

img_7499aa_resize

Fotoğraf KorkutGökhan

Trenin çığlığı ile daldığım düşlerden uyanıyorum. Sarı başaklarla kaplı bozkırlara, arkasında yükselen sisli Alplere dikili gözlerim. Düşüncelerim o kadar kalabalık ki, en son hangi virgülde kaldığımı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayata bir çığlık da ben göndermek istiyorum.

Arkamda bıraktığım şehirlerin kokusunu duyuyorum hâlâ. Nasıl kazınmışlarsa burnuma, doğrudan şehirlerin imgeleri geliyor gözümün önüne. Sonra seslerini duyuyorum. İtalyanların misafirperverliği, yabancısı olduğum sokakların her bir taşına katıyor beni. Adeta şehirle bütünleşiyorum. Bu liman kentinin mendireği, iskelesi, giden gelen gemileri oluyorum. Kimim ben aslında? Burada ne arıyorum? Hiçbir yere ait değilim. Bunun için de çabalamıyorum. İçimden ne, nasıl geçerse onu yaşamak istiyorum. Dikteler beni kahrediyor. Yalnızlığa itiyor. Birkaç dosttan başka kimseyi aramıyor yüreğim. Hepsinden önce ise çocuğumu… Bizim yarattığımız bir can, hayata tutunmak için bizim desteğimize muhtaç.

“Koltuk boş mu?”

Bakışlarımı manzaradan koparıp sesin sahibine bakıyorum. İnce yapılı kumral adam, Fransız aksanlı İngilizcesi ile kulağımda melodik bir tını bırakıyor.

“Buyurun, boş.”

“Teşekkür ederim.”

Tam karşıma geçip oturuyor. Ellerinden ne iş yaptığını çıkartmaya çalışıyorum. Uzun, düzgün parmakları var. Tırnakları parmaklarına göre çizilmiş gibi, çok muntazam. Onu incelediğimi fark ediyor. Hafifçe gülümsüyor. Tebessümle karşılık veriyorum.

img_1383arr_resize

Floransa – Fotoğraf KorkutGökhan

“Tren yolculuklarını seviyorum,” diyor gözlerini ufka dikerek. Koridorda hızla kapanan kapının sesi ile camlı bölmenin öbür tarafında sigara içenlere çeviriyor başını. Konuşmaları duyulmuyor. Sessiz film izler gibi kısa bir süre bakışları üzerlerinde takılı kalıyor. Tren makas değiştiriyor. Sarsıntıyla kendine geliyor.

“Bu ülkeyi de seviyorum. Kendimi evimde, huzurlu hissediyorum burada. Bir yabancı olmaktan öte, bu topraklarda doğmuş büyümüşçesine rahat, kendine güvenen bir insan oluyorum. Siz nerelisiniz?”

İtalya hakkında ortak düşünceye sahip olduğumuzu öğrenmek, kendimi ona yakın hissettiriyor.

“Türk’üm. Yabancı…”

 İnsan bazen kendine bile yabancı olmuyor mu? Hele gençlik yıllarında! Kendini tanımak, anlamak için uğraşmıyorsun. Ancak başına büyük bir dert gelirse çözmeye çalışıyorsun içindeki bilinmezlikleri. Her şeyi sorguluyorsun; neden dünyaya geldiğini, ailenle ilişkini, toplumdaki yerini, hayattaki amacını. Bir derdin olmaz ise öylece bırakıyorsun akışına, akıntıda savrulan kayık gibi. Olgunluğa eriştiğinde boşa geçen zamanın tahlilini yapmaya başlıyorsun. Elinden kayıp giden mutluluklara hayıflanıyorsun. Bunlar insanı daha da olgunlaştırıyor. Panikle birlikte gelen yaşlılığın kıymetini anlıyorsun.

“Bir karnavalı yaşar gibiyim İtalya’da. Birbirinden güzel tasarlanmış sokaklar, binalar içinde zevkli insanların yaşadığı… Her zorluğun üstesinden gelebiliriz burada.”

img_0137ar-a_resize

Toskana – Fotoğraf KorkutGökhan

Ölümcül hastalıklar atlatmış şehirler var dünyada. Ve bu hastalıklarla mücadele etmiş insanlar. İşte asıl bu durumdayken anlıyorsun hayatın anlamını, ıskaladıklarını, yaşlılığın ondan çekinmeden yaşanacak bir tadı olduğunu. Bir futbolcu düşünün; yıllarını veriyor bu işe. Sıkı antrenmanlar, belki de hiç arzulamadığı beslenme tarzı, organize bir hayat. Pek çok rakibinin arasından sıyrılıp tam zirveye ulaştığında, beklenmedik bir sakatlanmayla sahalarla vedalaşmak. Hayat oldukça acımasız… Üstesinden gelmek ise bize kalmış.

Kondüktör kompartımana giriyor. Başındaki şapka hafif arkaya itilmiş. Binlerce insanın biletini kontrol etmekten yorgun görünüyor. Yüzümüzde dolaşan bakışları, eline uzattığımız biletlere kayıyor. Elindeki aletle işaretliyor ikisini de. Tam kapıdan çıkacakken, başımızın üstündeki rafta duran çantalardan birini geriye ittiriyor. Aynı anda teşekkür ediyoruz.

img_1672a_resize

Roma – Fotoğraf KorkutGökhan

“Ya gelemezsek? Ya hepten karamsarlığın gölgeleri içinde hapsolmuşsak? Aklınıza gelen çözüm nedir?  Pavese’ye hak vermemek işten bile değil.”

“Bu düşüncelerle ta Prag’a gittiğinizi söylemeyin sakın! Sahip olduğu güzelliklere rağmen, Ortaçağ’ın tüm kasvetini omuzlarında taşıyan bir şehir orası. Her gittiğimde, Kafkaesk bir düşünceyle, böceğe dönüştüğüme kendimi inandırdığım o harikulâde şehir. Ve fakat buna rağmen gitmekten asla vazgeçmem. Bu da insanoğlunun, zevk alırken bile acıyı hissedebilme yetisini kanıtlıyor.”

“Bu uzun tren yolculuğunda ne bir böceğe dönüşmek isterim, ne de kompartımanda intihar etmeyi. Bir yabancıyı öldürmek bana daha cazip geliyor.”

tezeralbert

Peyman Ünalsın Gökhan