ERMİŞ – Halil Cibran

Ermiş, El Mustafa isimli bir bilge seyyahın, Orphalese’de geçirdiği günlerin sonunda orada yaşayan halkın talebi üzerine söylediği sevgiye, aşka, çocuklara, vermeye ve almaya, dine, ahlâka dair sözlerini aktarıyor. “Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayri durur tapınağın sütunları. Hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi.”

DİZBOYU PAPATYALAR – Tomris Uyar

Tomris Uyar’ın sekiz öyküden oluşan kitabı hayatın içinde yitip giden insanlık hallerini anlatıyor. Cana tak ettiren fakirlikle mücadele eden, biraz para için gözünü bile kırpmadan can alabilen bir karakter… Despotluģu ile tanınan, askeri disipline alışkın ama bununla da toplumda dışlanan emekli albay… Metazori evlilikle hayatı kararan ve gerçek aşkı arayan Aydın… Kocasının ailesi tarafından onay görmemiş bir kadın ve hayatını bu reddedilişin gölgesinde geçiren Feride Hanım’la Behçet Bey… Bir yastıkta kocama kısmetine erememiş, ayrı şehirlerde özlemle yaşama savaşı veren Şermin ile Orhan… Gönlünden, yatağından koparıp atsa da hayatından tamamen çıkaramadığı eski eşinin sırtına yüklenen dertleri ile boğuşan Müzeyyen Hanım… Yalnız hayatını, evinin bir odasını kiraya verdiği ünlü yönetmen kiracısıyla yaptığı diyaloglarla süsleyen Meliha Hanım… ölüm döşeğinde emektar yardımcısı ile sessiz diyaloglar kuran Hanım… Farklı karakterler, farklı hayatlar… Sokakta yanımızdan geçen insanlar ve kendilerinde gizli yaşam öyküleri…

GÜN BATIMI

20180810_200907

Yaradanın insanoğluna hediyesi gün batımları. Yaşam döngüsü ince hesaplarla oluşturulmuş doğanın geri kalanı gibi. Güneşin doğuşu ve batışı hayranlık uyandıracak kadar teatral. Dünyanın en şık dekorlarından biri… Şiirsel… Gözlerimize ziyafet, ruhlarımıza esenlik katıyor. Kerem’in Aslı’ya hayranlığı gibi hayran insanoğlu güneşin doğuşuna da, batışına da. Aşkların tazelendiği, gönüllerin pır pır ettiği saatler.

Güneşin doğuşu, yeni bir günün habercisi, bizi bekleyen sürprizlerin sırdaşı. “Bekle de gör sana sunacağım günden payına düşenleri” der gibi selam verir bizlere. Günün neleri barındırdığını görmek için sabırsızlanırız. Sonra da onu umursamazca harcar geçeriz. Yarına uyanacağımız garantiymiş gibi. “Bitsin artık bugün, çok uzadı” serzenişleriyle tüketiriz.

Gün batımı da bir başka törendir aslında. Yine gözlerimizi bir başka güzellikle dağlayan. Hızla yitip giderken dağların ardında, denizin ötesinde şükretmeyi unuturuz; bir günü daha yaşamış olmanın ne büyük bir ödül olduğuna, o gün içinde yaşadığımız güzelliklere, günü sağlıkla bitirdiğimize, yaşamak için gerekli kazancımıza, sevdiklerimizin o saatte hâlâ yanımızda olduklarına.

Gün batımında en güzel şarkılar mırıldanılır, şiirler yazılır, buğulu seslerle sevgiliye okunur en içli aşk şiirleri. Ya da sevgilinle yazarsın muhteşem sözleri, müzikleri, senaryoları. O dekorun içinde erir gidersin. Kalbinde ilk aşk günündeki heyecanla, en derin sevginle, içinde uçuşan binlerce mutlu kelebekle.

Bazen bir ilk olur hayatında gün doğuşunu da, batışını da izlemek. Ömründe en az bir kere olsun o muhteşem sahneyi görmek için erkenden kalkarsın. Veya başındaki onlarca meşguliyetten sıyrılıp, gün batımına koşarsın. Elin sevgilinin elinde. Gözün saatte. Son altı dakika kalmışsa hele, daha önce hiç kimseyle paylaşmadığın o eşsiz güzelliği birlikte görmek için telaş edersin. Çıkarır atarsın üzerindekileri parçalarcasına. Terliklerin kumun üzerinde bir yerlere savrulur. Dalgaların ötesinde bir görünüp bir yok olan güneşe kitlenmiş gözlerinle ellerin sevgilinin elinde koşarsın denizin içinde. Ne vücudunu döven dalgalar, ne de dalgaların şekilsizleştirdiği kumlar size mâni olabilir. Sanki mavi mermer üzerinde yürür gibi kayar gidersiniz. Gözünüzü dalgaların arasına saklanan güneşten ayırmadan, tamamen yok oluncaya kadar izlersiniz. Birbirinizin kollarında, dudak dudağa… Poseidon’dan Helios’a bir selam, bir ayin olur size sunulan. Hiç dile getirmezsiniz, ama o anın değeri kendi içinde saklıdır. Daha önce paylaşılmamış bir zaman dilimi. Sadece ikinize ait. Tanrıların size bahşettiği; çünkü denizi bile kimseyle paylaşmazsınız o ayin esnasında. Yalnızca sen ve sevgilin.

Batan güneşin kızılı, turuncusu, sarısı, moru ile yıkanırsınız. Güneş yanığı tenleriniz, şeffaf suyun altında o büyüleyici renklere bulanır. Deniz bakır çalmış sedefli bir jöle gibidir şimdi. Gündüz ki mavisinden, laciverdinden eser yoktur o saatte. Yapay bir havuzda sanırsınız kendinizi. Ressamın paletinden taşan gün batımı renklerinin ortasında birer siluet olursunuz. Biraz sonra güler yüzlü bir yunus yanınızda belirir, suyun üzerinde takla atar ve sizi sırtına aldığı gibi aşk ülkesine, huzur ve mutluluk şehrine götürür. Ve orada, sevginizi büyüterek ebediyen yaşarsınız.

Peyman Ünalsın Gökhan

Cennet Bahçesi

Nisan 2015’in başlarında değerli hocam Yekta Kopan bir atölye ödevi vermişti. Konu; renklerin bize hatırlattığı üzerine yazılacak bir öykü veya denemeydi. Bana “TURUNCU” renk çıkmıştı çekilişte. Aşağıda paylaştığım yazıyı, bu ödevden birkaç gün önce cennete uğurladığımız sevgili arkadaşım, özel insan Hülya için yazmıştım. Bir telefon konuşmamızda bana benim rengimin turuncu olduğunu söylemişti. Kahkahalarım, hayata bakışım, neşeli edâlarım ile rengimin turuncu olduğunu söylemişti. Aslında onun da rengi turuncuydu. Çünkü hayata âşıktı. Her ânın tadına varır, güzelliklerle sarhoş olurdu. Güneş gibi ışıldardı. Pozitif enerji depolar ve dağıtırdı. “Turuncu” rengi düşündüğümde aklıma hep Hülya’m gelir.

İşte bu yazı da bu vesile ile doğdu. Bir kabullenmeyiş, biraz empati, çokça özlem barındırıyor. Bunca zaman kendime sakladım. Bugün Hülya’mızı mavi rengine bayıldığı göklere uçurmamızın yıl dönümü. Hayatımıza kattığı renkler hep dimâmızda. Yazmayı çok severdi Hülya. Sözlere değer verir, onlardan ürettiği cümleleriyle ta yüreğimizin en derinlerine seslenen yazılar kaleme alırdı. Onun anısına paylaşıyorum. Dünyanın tüm renkleri, ışığı hep üzerinde olsun, huzurla uyu canım Hülya’m.

20180215_080239

Üşüyorum. Toprak soğuk ve nemli.

Vücuduma serpiştirilen gülsuyu kokusu, nemli toprak kokusuna karışıyor. Bu karanlık ve kasvetli yeri çiçekler bastı sanki. Hiçbir şey görmüyorum. Sadece düşlüyorum.

Yeryüzünün derinliklerinden gelen garip bir uğultu haricinde ses yok. Bir de arada sırada, sürüngenlerin bedenlerinin toprağa sürtünmelerini ve minik haşeratların adımlarını duyuyorum. Karaya vuran dalgaların sesini, kuş cıvıltılarını şimdiden özledim.

Burası o kadar dar ki, hareketsizliğin umarsız çırpınışları içindeyim. Annemin kundakladığı bebeğim yine. Annem… O da hemen yakınımda. Elimi uzatsam, eline değebilirim. Kundak izin vermiyor.

Bir ayna koysalardı yanıma, yine korkusuzca bakabilir miydim acaba? Kendimle barışıklığım daha ne kadar devam edebilirdi ki? Güneş görmeyen bu yerde baki kalır mı güzellik?

Her zaman olumlu yaklaştım hayata. Tanrı’nın verdiği iyilikleri içimde tutmaktansa, çevremdekilerle paylaşmayı tercih ettim. Fiziki güzellikten çok, ruh güzelliğine değer verdim. Kadın bakımlıysa, çirkinlikten nasibini almaz. Ruhunun dinginliği yüzüne yansır.

Renklerin tinsel etkilerini çalıştım. Evet, bazılarını baş tacı ettim, ama şu renk şahane, bu renk felaket demedim. Burada hiç renk yok, kundağımdan başka.

Yazmak isterdim yine, ellerimi oynatabilseydim. Satır aralarında yeğenlerimin kahkahalarını arardım. Dostlarımın coşkulu çığlıklarına koşmak isterdim. Gözyaşları ile ıslanmış toprağın koynundayım.

Hayallerle hülyalara daldım hep. Hayatımı karnavala çevirdim. Şimdi bu karanlık, dar, nemli beşiği cennet bahçesine döndüreceğim. Toprak ana bana ve hayallerime ev sahipliği yapacak.

20180323_164152

Peyman Ünalsın Gökhan

Bir Kadıköy-Beşiktaş Vapurundan

FullSizeRender2

Nasıl güzel bir manzara!

Sabah güneşi Haydarpaşa’yı, tüm Avrupa yakasını aydınlatıyor. Kabataş, Karaköy, tarihi yarımada güneşin ilk ışıklarıyla yıkanıyor. Camlarda parlıyor güneş. Göz alıyor! Buna rağmen arka fonda koyu bulutlar. Yağmuru boşaltıp, başka diyârlara göçüyorlar. Aralarda pembe, mor şeritler. Şehir pırıl pırıl! Büyüleyici.

 

Kitaplarla Vedalaşmak

FullSizeRender (2)

Yavaş yavaş dolapları boşalıyor salonun. Bir köşede siyah çekçek bavul. İçinde ciltli kitaplar; Emin Baran’ın hat sanatı, Suskun Afganistan, John Lennon, dünya mutfakları, mimarlık kitapları. Kollarımız biraz güç kazanınca yeni eve gidecek bunlar.

Koridordaki dolabın üzerinde mumlar, şamdanlar, çerçeveler. Sarılıp kutulara konmayı bekliyorlar. Evin bir kısmı heykellerle, tablolarla, objelerle yaşanan mekân hâlâ. Bir kısmı çıplak. Eş, dost, akrabadan alınan eşyalarla açılan bir öğrencinin ilk evi gibi. Hafif. Yalın. Toz alması kolay.

Toplaması gözümde büyüyen yer çalışma odası. İki duvarı kaplayan dolaplar boşalacak. İçleri kitap, dergi dolu. Bir kısmı ayrıldı, zorlukla, hüzünle; köy okuluna gidecekler, sahafa gidecekler. Odanın dışında sahafı bekleyen koca bir kutu duruyor. Ona bakmadan geçmeye çalışıyorum önünden. Gözüm üstüne her değdiğinde bir kitap eksiliyor kutudan. Şimdi beni çıkar, sıra bende, beni de gör diye çırpınan minik eller fışkırıyor sayfaların içinden. Sesleri kulaklarımda çınlıyor.

Kitaplarımızdan vazgeçmek ızdırap. Kütüphanemizde var oldukları müddetçe, köklerimizle toprağa daha da bağlanıyoruz. Cahilliğin önüne zincir çekiyoruz. O zinciri uzatsak, tüm şehrin, tüm ülkenin etrafına dolasak. Kurtarılmış kocaman bölge içinde elden ele dolaştırsak kitaplarımızı. Gece uyurken çocukların kulaklarına fısıldasak her bir satırı. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’da yazdığı gibi, bilinçaltından erişsek taze beyinlere. Işığa boğsak onları, bilgiyle donatsak. Aydınlansa tüm ülke. Kitabın, bilginin erişmediği il, ilçe, kasaba, köy, hâne kalmasa.

FullSizeRender (3)

Kutunun içinden bir el yapışıyor bileğime.

“Beni neden istemiyorsun?”

Biran kalbim duracak sanıyorum. Utançtan yüzüm kızarıyor. Suçluluk kaplıyor yüreğimi.

“Seni okumayı denedim. Ama başaramadım. İlkinde kendi ruh halime yordum. Başka bir kitaba başladım. Sonra bir tane daha. Bir sabah yatakta keyif yapayım dedim. Komodinin üzerinde duruyordun. Uzandım aldım. Kapak ilgi uyandırıcı. İsim de öyle. Açtım ilk sayfayı. Zihin açık daha o saatlerde. Okudukça okuyası gelmeli insanın, ama nâmümkün. Dördüncü cümleden öteye geçemedim. Kelime oyunları ile dimağ durum tespiti yapıyor sanki yazarın. Sözcüklerin arasında hapsoldum. Tekrar okudum cümleyi. Üçüncü seferde pes ettim. Sonraki cümle, bir arka sayfa… Yok, olmadı. Üzgünüm, seni okuyamayacağım deyip bıraktım. Eminim ki, seni kitapçı kitapçı arayıp da bulamayan meraklıların vardır. Onların elinde hak ettiğin değeri bulacaksın. Affet beni! Sana gerekli ihtimamı gösteremedim.”

“Herkes, her kitabı okuyabilir sanıyordum. Zevkine hitap edemediğime üzüldüm.”

“Üzülecek bir şey yok. Her yazarın, her kitabın bir okuru vardır. Lâyık olduğun okurunu bulacağından eminim.”

Elini geri çekiyor kutunun içine. Sözlerim onu teskin etti mi bilmiyorum. Heyecanlı okurunun elinde ne demek istediğimi anlayacaktır.

Kutuya eğiliyorum. Hepsini teker teker çıkartıp salona, parkenin üzerine diziyorum. Bazılarının sayfalarında notlar. Altı çizili cümleler. Anlamı bilinmeyen kelimeler en arka sayfada manâsıyla yan yana. Üstlerinde gezdiriyorum elimi. Birazdan gelecek sahafla başka ellere ulaşacaklar. Okuduğum satırlarda benim dikkatimi çekmeyenler not edilecek bu sefer ilgilisi tarafından. Başka parfüm kokusu, o anda başka evde pişen yemek rayihaları sinecek aralarına. Anlattıkları hikâyelere başka hayat hikâyeleri sızacak. Belki bir damla gözyaşı düşecek. Sayfanın orası incelecek, formunu kaybedecek. Sakar bir el tarafından kahve dökülecek. Bir sonra ki sahibi açtığında kitabı, canı kahve çekecek. Kalkıp bir fincan kahve alacak. Ayaklarını altına toplayıp, kendininkinden farklı hayatlara bulanacak.

Bu kitabı nasıl koymuşum kutuya? İlk gençlik kitaplarımdan. Torunlarım okur belki. Tekrar rafa yerleştiriyorum.

Diyafon kesik kesik ötüyor. Ahizenin ucundan güvenlik “sahaf” diyor Dava’daki mübaşir gibi. Vedalaşma zamanı geliyor. İki dakika sonra daire kapısı çalıyor. İçeri buyur ediyorum tıknaz, kısacık saçlı adamı. İri gözlerinden duygularını kestirmek zor. Seviyor mu işini, belli değil. Bütün gün kitaplarla oysa.

Kitaplar defileye çıkmış sessiz mankenler misâli salonun ortasında öylece yatıyorlar. Dükkânda raflara dizilecek olanları, kapı önüne sepete konulacakları ayırıyor sahaf şimdiden. Satamadıklarını el arabasıyla geçen bir adama verdiğini söylüyor. Bir köşede yakılmalarındansa yok pahasına satılsınlar daha iyi diyor. “İyi davranın bebeklerime,” diyesim geliyor. “Terk etmeyin o zaman bebeklerinizi hanımefendi,” dese, “yerim dar,” derim hüzünle.

“Bazı kitapları satmak zor. Doğru alıcı çıkıp gelmiyor öyle hemen. Zaten az okuyan bir milletiz. Yakında hepimiz dükkânları kapatıp evden yapacağız bu işi. Kirayı çıkartmak zor.”

IMG_8713-2

Maalesef!

Kitapları kocaman poşetlere doldurup gidiyor. Bir parmağı kesilmiş gibi kalakalıyorum kapı ağzında. Avunmak için çalışmak odasındaki dolaplara koşuyorum. Kapaklarını açıp seyrediyorum. Köy okuluna gideceklerin arasına diziyorum son anda kutudan kaçırdığım birkaç kitabı. Okuma sevdasıyla büyüyen ama alma imkânı olmayan çocuklar da nasiplensin kütüphanemizden istiyoruz. Onlar, şehirde büyüyen, her istediklerini almaya muktedir ailelerin çocuklarından daha açlar okumaya. Kitap gördüklerinde gözlerinden neşeli ışıltılar saçıyorlar. Yorgan altında bir fenerin soluk parlaklığında okumaya çalışıyorlar kitaplarını odada uyuyan diğer beş kardeşi, annesi, babası uyanmasın diye.

Akşam eşimle bilgisayarda açık duran, yeni evimizin kütüphane projesini etüt ediyoruz. Birkaç sıra daha raf eklemeye karar veriyoruz.

 

Sınav Kazanan Nida

IMG_7515_R

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Yalnızım. Çıplak beyaz duvarlarıyla beni içine hapseden bir odada tek başına. Bir ayna olsa, umarsız bakışlarımın sarı yüzümde iki mat düğme gibi durduğunu görebilirdim. Çaresizliğimi yüzüme vuracak ayna bile yok. Durumun vahameti tepemde asılı koca bir gülle. Her an başıma düşecek. Altında kalıp ezileceğim. Ayak bileklerime kadar uzun elbiseme sarılıp uyuyorum. Kendini kozasına hapseden ipek böceği misali. Alacaklı gibi çalan zil deliyor uykumu. Söylenerek kalkıyorum. Zaman mefhumunu yitirdim. Sabah mı, akşam mı? Ne önemi var? Tek gailem, oğlum hangi liseye gidecek. Uzun, beyaz koridorda yürüyorum ayaklarımı sürüyerek. Kapının zinciri takılı.  Aralıktan bakıyorum. Kocaman burnuna kadar indirdiği kasketi ile postacı dikiliyor karşımda. Kalın parmaklı, güneşte dolaşmaktan ve yeşil keten çantayı taşımaktan sertleşmiş elinde bir zarf tutuyor. Zinciri yivinden çıkarıyorum. Kapıyı açıyorum iyice. Üzeri resmi damgalı zarfı uzatıyor postacı. Ve bir anda sihirli lambanın cini gibi toz bulutu oluyor. Zarf havada asılı kalıyor. Elimi uzatıp yakalıyorum. Açıyorum. Gözlerim dehşetle büyüyor. Çığlığım boğazımda patlıyor. Ağlıyorum.

Hıçkırarak sıçrıyorum uykumdan. Yatağın içinde dikilip oturuyorum. Beyaz gecelik sırtıma yapışmış. Saçlarım tel tel başımın iki yanından aşağı sarkıyor. Bu sınav bitmeden kâbuslar bitmeyecek. Terliklerimi ayağıma geçirip Can’ın odasına ilerliyorum koridorda. Kapıyı açıyorum usulca. Mışıl mışıl uyuyan oğlumun nefesini dinliyorum. Yine yoğun koşturmalı bir gün olacak. Sorular, cevap anahtarları, yanlış cevaplar ve doğruların izinde geçen sıkıntılı bir cumartesi bizi bekliyor. Vücudunun attığını görüyorum battaniye altında. O da gergin.  Evin içinde birbirimizi görmemek için uğraşıyoruz. Bir köşede karşılaştığımızda, tırnaklarımızı uzatıp, keskin dişlerimizi gösteriyoruz hırlayarak. O ergen, ben menopoz eşiğinde. Tahammülsüzlüğümüzle yıkandığımızdan sabrımızı sunamıyoruz. Saçlarını okşuyorum o uyurken. Alnından öpüyorum ağır uykusunun kalın perdesine güvenerek.

Yatağıma dönüyorum. Uyku tutmuyor. Sabahı sabah ediyorum tasalarımla.

“Günaydın!”

“Günaydın delikanlı! Erken uyanamayacağından korkuyordum. Beni mahcup ettin.”

“Heee tabi! Etüde de sen giderdin benim yerime.”

“Alsalar beni giderim. Beni etütle mi korkutacaksın? Haspa! Krep yaptım sana.”

“Oleeeeey!”

Kahvaltı ediyoruz koştura koştura. Ben bulaşıkları akıtmaya girişiyorum. Can ve babası kapıdan çıkmaya hazırlanıyorlar.

“Oooo anneye bir öpücüğü çok gördün bakıyorum.”

“Gel gel, öpeyim hadi!”

“Geç kalıyoruz yine, biraz çabuk!”

Asansörün kapısında gözden kayboluyorlar. Mutfağa, bulaşıkların başına dönüyorum. Canım iş yapmak istemiyor. Rüyanın etkisindeyim hâlâ. Suyun, kırmızı eldivenler üzerinden kayışını takip ediyorum. Böyle akıp gitse dertlerimiz de. Eldiven üzerinde su lekesi kalmaz. Hayatımızda da kalmasa bizi yıkıma sürükleyen olayların izleri. Sıcak suyla genleşip, ikinci bir deri gibi elimin şeklini alan eldivenleri çıkarıyorum çekiştirerek. Depresyon eşikte bekliyor. Her an üzerime atılmaya hazır. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum kahve fincanlarını hazırlarken. Birazdan İlker döner. Kahvelerimizi içtikten sonra bir yerlere gitsek… Evde oturup, kurmak, ya da kurmamak için kendimi ev işiyle hırpalamak istemiyorum.

İlker giriyor içeri anahtarıyla kapıyı açıp. Aynı anda kahve makinasının düğmesine basıyorum. Mis gibi koku kaplıyor mutfağı.

“Tam gelirken Süleyman Ağbi aradı. Fenerbahçe’de öğle yemeğine davet ediyor bizi. Gider miyiz? Nedir programın?”

“Evde oturup tasalanmak. Yemek daha cazip.”

“Arıyorum o zaman Süleyman Ağbiyi.”

Kahvelerimizi içiyoruz cam önündeki berjerlere kurulup. Sınavdan başka konu yok evde son zamanlarda. Yine aynı konu etrafında döneniyoruz. Konuşmak bile acı veriyor bana. Can’ın karakter itibariyle sıkıntıya gelemediğini biliyorum. Biz “çalış” diye baskı yaptıkça o daha da bıkıyor, sıkılıyor, reddediyor. Rakiplerinin fersah fersah önde olduğunu biliyoruz. Özellikle bazı okullarda bir buçuk yıl öncesinden başlayan hummalı çalışma programı ile Can’dan daha ilerdeler. Konuştukça, fazla oksijen temasında kalan yemiş tanesi gibi kuruduğumu hissediyorum oturduğum koltukta. İlker fark ediyor daraldığımı. Zaman zaman gerginlik bizi de sarıyor. Can’a yüklenmemek için birbirimize dadanıyoruz. Sonra bazen İlker bana üzülüyor, ben İlker’e üzülüyorum, ders çalışmayıp bizi üzdüğü için Can’a takıyoruz kafayı. Bir evde sınava hazırlanan bir ergen, menopoz arifesinde bir anne ve andropozdan muzdarip bir baba olunca, düşünün siz o evin halini. Kaynayan kazan misali. Antidepresanlarla direnmeye çalışanlar var, biliyorum. Sentetik ilaçlardan uzak olmak istiyorum. Kafam attığında koy bir duble viski diyor şeytan, yok öyle kolaya kaçmak bizim kitabımızda, kırılganlığımdan faydalanıp beni ele geçiremezsin diyorum. Dolabın karşısına dikilip kurabiyelerle flört ediyorum. Latte ile güne başlayıp, filtre, Türk kahvesi, cappuccino, buzlu kahve gibi türevleriyle akşamı ediyorum.

Süleyman Ağbi ile buluşma saatine kadar çocukluğumdan beri, günün her saatinde, her yerde bana kucak açan kitapların dünyasına terk ediyorum kendimi. Kimi sayfada fazla süre kaldığımı fark ediyorum, düşüncelerim yine sınava kayıyor. Karakterin yerine oynuyorum kendi atmosferimden çıkmak için.

En nihayetinde “hadi” diyor İlker. “Çıkma vakti geldi.”

Süleyman Ağbi ile buluşuyoruz Fenerbahçe’de. Masada bir bayan daha var. Adını duyduğum ama daha önce tanışma fırsatım olmayan ablasıymış meğer. En az Süleyman Ağbi kadar içten, samimi, konuşkan. Sanki yıllardır dostluğumuz varmış gibi muhabbet ediyoruz. Can’ı soruyor Süleyman Ağbi. Sınav sürecini. Emre’nin psikolojisini. Ve tabii bizimkini. Öğle yemeğine meze oluyoruz. Bizi yüreklendiriyor her zamanki gibi. İçimize su serpiliyor o konuştukça. Ferahlıyoruz. Sözleri ilaç oluyor ruhumuza.

İzin istiyorum lavaboya gitmek için. Şükran Abla “ben de geleyim,” diyor. Gençleri bekleyen yarınlardan bahsediyoruz. Umudumuzun kırıntı halini aldığından. İmkânı olanın ülkeden kaçmaya çalıştığından. Gücü yetmeyenlerin ise, iyi bir lise, iyi bir üniversite eğitimi için birbirini ezercesine rekabet ettiğinden, bunu bilen yetkililerin bunu lâyıkıyla kullandığından, çocukların strese girdiğinden, ailelerin parçalandığından, hedefini yakalayanların da içi boşaltılmış eğitim sistemiyle harcanıp gittiğinden.

“Hayatta en değerli hazinemiz sağlığımız. Bunu sakın unutma canım. Ben de iki oğlumla aynı süreçlerden geçtim. Çalış, çalış, çalış. Dilimizde tüy bitiyordu. En nihayetinde her ikisi de iyi birer okula girdi. İkisini de birer ay arayla aldı benden Allah. Yıkıldım. Hâlâ da toparlanmış sayılmam. Zaten bildiğim ama ihmal ettiğim, kafama kazınırcasına yeniden hatırladığım ve fakat önlem almak için çok geç kaldığım yegâne şey; hayatın kendisi bir sınav ve hiçbir şey sağlığın yerini tutamaz. Başarı dereceleri ne olursa olsun, onlar bizim evlatlarımız. Sonuç ne olursa olsun, birbirinizi üzmeyin.”

Duyduklarım, kulağımın dibinde çalan dev bir çan gibi sarstı beni. Bir annenin iki çocuğunu birden, kısa aralıkla kaybetmesi ne büyük acıydı Tanrım. Daha detay soramadım Şükran Abla’yı üzmemek için. Sebep ne olursa olsun, iki delikanlının hayatta olmamaları, yaşamları ile ilgili diğer her şeyi önemsiz kılıyordu. Şükran Abla’ya sarıldım derdine yoldaş olduğumu ifade etmek amacıyla.

Masaya döndük. Kahvelerimiz gelmişti. Göz pınarımda asılı yaşın yanaklarımdan aşağı kaymaması için çabalayarak içtim kahvemi. Hesabı istedik. En kısa sürede yeniden bir araya gelmek üzere sözleşerek ayrıldık.

Arabaya bindik. Saate baktım. Can’ın etütten çıkmasına az bir zaman kalmıştı.

“Can’ı alıp sinemaya gidelim. Onun seveceği bir film vizyona girdi dün.”

“Test çözecekti öğleden sonra…”

Şükran Abla’nın oğullarını anlattım. Olayın hüznü dilsiz kıldı bizi yol boyunca. Etüde yaklaşırken telefon çaldı.

“Anne, beni siz mi alacaksınız?”

“Evet canım, yaklaşıyoruz. Sonra da sinemaya gideceğiz üçümüz.”

Hattın öbür ucunda kocaman bir sessizlik oldu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Kimliğini arayan bir ses avaz avazdı şimdi. O mutlu nida, tüm sınavlardan geçmişti.

 

Peyman Ünalsın Gökhan