Son Gün

hamambocegi-1

Yorgunum. Yıllardır kaçıp, saklanmaktan bıkıp usandım.

Kafama estiği gibi yaşamak istiyorum. Yakalanma korkusu taşımadan.

Şu son basamağı da çıktım mı, evin en sevdiğim çatı katına ulaşmış oluyorum. Bu basamakları neden bu kadar kaygan malzemelerden yaparlar ki? Maksat bize eziyet olsun. Kayacağım diye aklım çıkıyor. Her an öldürülme endişesi ile yaşamak yetmiyormuş gibi, bir de zemin problemleri canıma okuyor. Hayır, genç olsam dert etmeyeceğim. Yağda kayarcasına çıkacağım merdivenleri. Ama artık yaşlanıyorum. Eskisi kadar hızlı ve dinç değilim. Bacaklarım dayanmıyor. Az mı tepetaklak oldum merdivenlerden? Tam vardım dediğimde, merdiven boşluklarından düşmedim mi bodrum katına?

Alt kattan evin küçük afacanının sesi geliyor. Beni görürse kibrit kutusuna hapseder, kabuğumu koparıp çırıl çıplak soyar. Dünyanın en çirkin canlısı muamelesi yapar. Hızıma yetişirse, o düz taban ayağıyla ezer beni.

Hiç sevecen yaklaşan birini görmedim şimdiye kadar. Çocukların işkencelerine maruz kalmış pek çok ahbap, eş, dost var. Ya da çekik gözlü insanların, derileri bu evde görmeye alıştığım insanların derilerinden daha kara olanların midesinde son nefeslerini verenlerimiz. Hem tiksinirler üzerimize bastıklarında; ayaklarının altında hissettikleri kabuğumuzun dolgunluğu vücutlarını kaskatı keser. Hem de ağızlarına atıverirler bizi bütün bütün. Dişlerinin arasındaki kıtırtıyı neye benzetirler anlamam. Fazla kızarmış milföy hamuruna mı? Leziz sosla yıkanmış ıstakoza mı? Bir tabağın içinde yenmeyi bekleyen akrabaları düşündükçe halime şükrediyorum.

Eyvah! Yine kayıyorum. Malzemenin suçu yok. Evin hanımı cilalı seviyor granit merdivenleri. Hemen odaya girmeliyim. Mesafe de çok fazla. Yürü yürü bitmiyor. Saatte otuz, kırk kilometre hız yapmak nasıl bir duygu acaba? Şimdiye ışık hızında odanın kapısında olurdum. Alan geniş, saklanacak yer yok. Şimdi merdivenleri çıksa şu çığırtkan çocuk, ayakkabısıyla zemin üzerinde fosilimi çıkartır. Radyasyona bile direnen biz karafatmalar, bir topuk darbesine yenik düşüyoruz ya, canım sıkılıyor. Aslında tepeye çıkacağıma mutfağa gitseydim, belki de Rıfat Bey’in biralarına sulanabilirdim. Bir bardak kırmızı bira köpüğünde keyif yapasım geldi şimdi bak! Ağzının tadını biliyor insanoğlu! Peki bende ne lezzet buluyorlar merak ettim doğrusu. Dur yahu! Göğsüm kapardı. Kendime güvenim arttı birden. Dinozordan daha uzun yaşa, ufacık cüssenle insanları ürküt, üstüne bir de tadına doyulmasın! Kükreyesim geldi.

O kadar mutlu oldum ki, onca mesafe anlamadan geçti bitti. Kapı kapalı. Fark etmez, kendi vücudumdan daha dar yerden bile geçerim nasılsa. Gözlerim karanlığa uyum sağlamakta zorlanıyor. Rutubet kokusu mu var ne? Bayılırım nemli ortama, tam benlik. Her tarafı dolapla doldurmuşlar. İkide bir oramı buramı çarpıyorum. Belli ki ardiye olarak kullanıyorlar. Ne çok hatıra barındırıyordur bu çatı katı kim bilir! Bebek beşiğinden tut, kayak takımlarına, kullanılmayan dikiş makinesinden, eprimiş şapka koleksiyonuna kadar her şey var burada. Ay o da ne? Nerden çıktı bu adam şimdi? Hiç duymadım geldiğini. Yaşlılık işte! Kulaklarım iyice az işitir oldu. Kıpırdamıyor. Üstüne giydiği kırmızı tulumuyla, kollarını göğsünde birleştirmiş öylece duruyor. Gel ve gör gününü der gibi. Hiç etkilenmedi benden. Yoksa, yoksa bu yaramaz çocuğun oyuncağı mı? Tabii ya! Baksana kovboy şapkası ile bir başkası da dolabın rafından aşağı sarkıtmış ayaklarını, kocaman gülümsüyor. Belinde tabanca taşıyan birinin önünden böyle kasıla kasıla yürümek ne güzelmiş!

“Hey sen! Şapkalı! Emekli olmak nasıl bir duygu? Hahahahaaaaa!”

“Canına mı susadın dostum? Ne bağırıyorsun avaz avaz? Şimdi sesini duyup gelecekler. Hayatının son günü olsun istiyorsun galiba.”

“Hadi canım! Onlar gelene kadar ben bir süpürgelik arasına sıvışmış olurum. Sen kendi derdine yan. Baksana tavan arasına atılmışsın bile.”

“Şimdi ki çocuklar doyumsuz. Kimseye gönül bağı ile bağlanmıyorlar. Yüzeysel yakınlıklar kuruyorlar. Artık yeni bir kahramanı var.”

“Ben olsam çok alınırdım gözden düştüğümde. Belki de onun için Tanrı beni kimsenin sevebileceği bir hayvan olarak yaratmadı.”

Ayak sesleri mi duyuyorum? Aman Allah’ım! Huzura kavuştum dediğim ilk anda, insanoğlu tarafından tacize uğrayabilirim.

“Aaaaaaaaa! Ah Rıfat! Hani burayı ilaçlayacaktın? Karafatmalar basmış. Dur sen, dur! Ben şimdi seni haklarım bir güzel.”

Şimdi yandık. Kadın terliğini eline aldı. Kafasına koymuş. Beni haklayacak. Hemen şapka kutularının arkasına sığınmalıyım. Yok, yok. Dikiş makinesi ile dolabın arasına gireyim. Nasılsa değirmen kadar geniş kalçalarıyla oraya giremez.

Tanrım! Gözlerime inanamıyorum. Terliği bırakmış, böcek ilacı ile geliyor. Nerden buldu bunu? Son duamı etmeliyim. Zorlu geçti hayatım, ama güzel gezdim. Çat orada, çat burada. Birbirinden değişik evler gördüm. İyi bakılmış bahçelerde sefa sürdüm. Arada uçurumlardan yuvarlandım. Ters döndüm. Kafayı kırmaktan kıl payı kurtuldum. Ama hep bir şekilde yırttım. Çünkü daha gençtim. İçimden bir ses, bu senin son günün diyor. Tuvalet köşesinde ölmektense, hatıralarla dolu bir çatı katında ölmeyi tercih ederim.

Öhö! Öhö !

İlaç gözlerimi yakıyor. Boğazım yırtılıyor. Bacaklarımda hiç güç yok artık. Sırtım ağır geliyor. Ters dönersem işim biter. Ah! İmdat! Ne kadar çabalasam da faydası yok. Bizim gibiler için ölüm seramonisi olmaz. Hayatta ne kadar değerinin olduğu, defnedilişinden bellidir. Şimdi bir faraşın içinde, bahçeye veya klozetin içine atılacağım. Bir başka dört ayaklı canlıya yem olacağım, ya da bir kova su ile şehrin kanalizasyonuna karışacağım. Ürküttüğüm insanlardan af diliyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum


“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” 

Çocukluğun kıymeti bilinemiyor bazen. Biran önce büyümek istiyoruz, büyümeye, büyüklere özeniyoruz. Büyüdükçe gerçek dünyayı keşfediyoruz. Fiziksel büyürken, ruhumuzdaki dehlizler de, endişelerimiz de, ihtiyaçlarımız da büyüyor. Karşılıksız sevgilere gark oluyoruz. Delice sevdiğimizi zannediyoruz ve fakat bir süre sonra sadece bir kıvılcım olduğunu fark ediyoruz, sönmeye mahkum. Ya da bizi sevmesini arzu ettiğimiz en son insanı, geri püskürtmek için türlü numaralar yapıyoruz. Ve belki de Ender ve Çetin gibi, en samimi iki arkadaş, aynı insana tutuluyoruz. Bir yetişkinin penceresinden baktığımızda da, asıl çaresizliğimizin bir daha çocuk olamamak olduğunu görüyoruz.

Bu sabah işe giderken ipod’umdan parçalar dinlemek istedi canım. Çocukluğumun efsanevi İtalyan aktör ve şarkıcısı Adriano Celentano’nun hayran olduğum birkaç parçasından biri de Il Tempo Se Ne Va… Zamanın akıp gittiğinden, çocukluğun mazide kaldığından dem vuruyor Bizim Büyük Çaresizliğimiz gibi. 

E intanto il tempo se ne va

E non ti senti più bambina

Si cresce in fretta alla tua età

Non me ne sono accorto prima

E intanto il tempo se ne va

Tra i sogni e le preoccupazioni

Le calze a rete han preso già

Il posto dei calzettoni

Ve bu arada zaman geçiyor

Ve kendini artık çocuk hissetmiyorsun

Senin yaşında hızlıca büyünür

Daha önce fark etmedim

Ve bu arada zaman geçiyor

Rüyalar ve endişelerle

File çoraplar alır çoktan

Kalın yün çorapların yerini