GERGEDAN – Mine Söğüt

Mine Söğüt, yeryüzünün gerçek tanrılarından biri olduğuna inandığı gergedanı öykülerinin baş köşesine oturtmuş. Görünüşü kadar kötü değil aslında gergedan. Aksine otçul bir hayvan ve kendisine bir saldırı sezinlemediği müddetçe de saldırmayan zararsız bir hayvan. Oysa biz Mine Söğüt’ün öykülerinde tüm canlılara, dünyaya zarar veren insanı görüyoruz. Gergedan ise bir köşeden, kınayan masum gözlerle izlemekle yetiniyor.

Günümüz Türkiye’sinin ağır meselelerini, yıllarca kişiliğini harmanlayan Marquez, Saramago, Kafka, Passolini, Lanthimos, Cemal Süreya gibi sanatçılardan alıntılarla işlemiş.

Gotik bir anlatımla yazılan acılı hikayeler hepsi. Okumak için dirençli bir psikoloji lazım.

Reklamlar

SESSİZ GECE YAZILARI – Nebil Özgentürk

Nebil Özgentürk’ün okurken, gezerken kısacası “yaşarken” aldığı notlardan oluşan başucu niteliğindeki kitabını çok sevdim. Kitap, hayranı olduğu Ara Güler için yazdığı bir yazı ile başlıyor ve büyük üstada atfedilmiş. Atilla Ilhan’ın 16 yaşındayken Nazım Hikmet’in bir şiirinden alıntıyla hayran olduğu kıza yazdığı aşk mektubunun, solculukla yargılanmasına sebep olduğunun hazin öyküsünü, Nazım Hikmet’in Mümtaz Osman adıyla film senaryoları yazdığını ve daha nice enteresan bilgiyi bu güzel kitaptan öğrendim.

MILENA’YA MEKTUPLAR – Kafka

Kafka ve Milena Jesenska Prag’da bir kafede tanışırlar. Yaşadığı Viyana’ya dönen Milena Kafka’ya eserlerini Çekçe’ye çevirmek istediğini bildiren bir mektup yazar. Bu mektup aralarında doğacak bir aşkın kıvılcımı olur ve iki yıl sürer. Bu süreçte birbirlerini sadece bir iki defa görürler. Milena da Kafka gibi veremdir. Mektuplarının ağırlıklı konusu da zaten hastalıkları ve onun getirdiği olumsuz yaşam koşullarıdır. Dönemin politik olaylarından, sanatçılarından da yine mektuplarında bahsederler. Biz okurlar sadece Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okuyoruz bu kitapta. Çünkü Milena bu mektupları Kafka’nın ölümünden sonra onun yakın dostu ve yayımcısı Max Brodo’ya verir. Milena’nın yazdığı mektupların akıbeti ise bilinmemektedir.

Aldığın çiçekler için çok üzgünüm, o kadar üzgünüm ki ne tür çiçekler olduğunu bile okuyamadım. Şimdi senin odanda duruyorlar. Eğer gerçekten odandaki gardırobun yerinde olsaydım, gündüz kendimi bir şekilde odanın dışına atar ve en azından çiçekler solana kadar salonda dururdum. Hayır, bu hiç de hoş değil. Ve o kadar uzakta ki her şey ama hâlâ odanın kapısının kolunu görebiliyorum, bana gözlerimin önündeki mürekkep hokkası kadar yakın.

Seni seviyorum işte, budala, deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip, sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım.

Yanımda yürüyordun, bir düşünsene, yanımdaydın!