Sınav Kazanan Nida

IMG_7515_R

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Yalnızım. Çıplak beyaz duvarlarıyla beni içine hapseden bir odada tek başına. Bir ayna olsa, umarsız bakışlarımın sarı yüzümde iki mat düğme gibi durduğunu görebilirdim. Çaresizliğimi yüzüme vuracak ayna bile yok. Durumun vahameti tepemde asılı koca bir gülle. Her an başıma düşecek. Altında kalıp ezileceğim. Ayak bileklerime kadar uzun elbiseme sarılıp uyuyorum. Kendini kozasına hapseden ipek böceği misali. Alacaklı gibi çalan zil deliyor uykumu. Söylenerek kalkıyorum. Zaman mefhumunu yitirdim. Sabah mı, akşam mı? Ne önemi var? Tek gailem, oğlum hangi liseye gidecek. Uzun, beyaz koridorda yürüyorum ayaklarımı sürüyerek. Kapının zinciri takılı.  Aralıktan bakıyorum. Kocaman burnuna kadar indirdiği kasketi ile postacı dikiliyor karşımda. Kalın parmaklı, güneşte dolaşmaktan ve yeşil keten çantayı taşımaktan sertleşmiş elinde bir zarf tutuyor. Zinciri yivinden çıkarıyorum. Kapıyı açıyorum iyice. Üzeri resmi damgalı zarfı uzatıyor postacı. Ve bir anda sihirli lambanın cini gibi toz bulutu oluyor. Zarf havada asılı kalıyor. Elimi uzatıp yakalıyorum. Açıyorum. Gözlerim dehşetle büyüyor. Çığlığım boğazımda patlıyor. Ağlıyorum.

Hıçkırarak sıçrıyorum uykumdan. Yatağın içinde dikilip oturuyorum. Beyaz gecelik sırtıma yapışmış. Saçlarım tel tel başımın iki yanından aşağı sarkıyor. Bu sınav bitmeden kâbuslar bitmeyecek. Terliklerimi ayağıma geçirip Can’ın odasına ilerliyorum koridorda. Kapıyı açıyorum usulca. Mışıl mışıl uyuyan oğlumun nefesini dinliyorum. Yine yoğun koşturmalı bir gün olacak. Sorular, cevap anahtarları, yanlış cevaplar ve doğruların izinde geçen sıkıntılı bir cumartesi bizi bekliyor. Vücudunun attığını görüyorum battaniye altında. O da gergin.  Evin içinde birbirimizi görmemek için uğraşıyoruz. Bir köşede karşılaştığımızda, tırnaklarımızı uzatıp, keskin dişlerimizi gösteriyoruz hırlayarak. O ergen, ben menopoz eşiğinde. Tahammülsüzlüğümüzle yıkandığımızdan sabrımızı sunamıyoruz. Saçlarını okşuyorum o uyurken. Alnından öpüyorum ağır uykusunun kalın perdesine güvenerek.

Yatağıma dönüyorum. Uyku tutmuyor. Sabahı sabah ediyorum tasalarımla.

“Günaydın!”

“Günaydın delikanlı! Erken uyanamayacağından korkuyordum. Beni mahcup ettin.”

“Heee tabi! Etüde de sen giderdin benim yerime.”

“Alsalar beni giderim. Beni etütle mi korkutacaksın? Haspa! Krep yaptım sana.”

“Oleeeeey!”

Kahvaltı ediyoruz koştura koştura. Ben bulaşıkları akıtmaya girişiyorum. Can ve babası kapıdan çıkmaya hazırlanıyorlar.

“Oooo anneye bir öpücüğü çok gördün bakıyorum.”

“Gel gel, öpeyim hadi!”

“Geç kalıyoruz yine, biraz çabuk!”

Asansörün kapısında gözden kayboluyorlar. Mutfağa, bulaşıkların başına dönüyorum. Canım iş yapmak istemiyor. Rüyanın etkisindeyim hâlâ. Suyun, kırmızı eldivenler üzerinden kayışını takip ediyorum. Böyle akıp gitse dertlerimiz de. Eldiven üzerinde su lekesi kalmaz. Hayatımızda da kalmasa bizi yıkıma sürükleyen olayların izleri. Sıcak suyla genleşip, ikinci bir deri gibi elimin şeklini alan eldivenleri çıkarıyorum çekiştirerek. Depresyon eşikte bekliyor. Her an üzerime atılmaya hazır. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum kahve fincanlarını hazırlarken. Birazdan İlker döner. Kahvelerimizi içtikten sonra bir yerlere gitsek… Evde oturup, kurmak, ya da kurmamak için kendimi ev işiyle hırpalamak istemiyorum.

İlker giriyor içeri anahtarıyla kapıyı açıp. Aynı anda kahve makinasının düğmesine basıyorum. Mis gibi koku kaplıyor mutfağı.

“Tam gelirken Süleyman Ağbi aradı. Fenerbahçe’de öğle yemeğine davet ediyor bizi. Gider miyiz? Nedir programın?”

“Evde oturup tasalanmak. Yemek daha cazip.”

“Arıyorum o zaman Süleyman Ağbiyi.”

Kahvelerimizi içiyoruz cam önündeki berjerlere kurulup. Sınavdan başka konu yok evde son zamanlarda. Yine aynı konu etrafında döneniyoruz. Konuşmak bile acı veriyor bana. Can’ın karakter itibariyle sıkıntıya gelemediğini biliyorum. Biz “çalış” diye baskı yaptıkça o daha da bıkıyor, sıkılıyor, reddediyor. Rakiplerinin fersah fersah önde olduğunu biliyoruz. Özellikle bazı okullarda bir buçuk yıl öncesinden başlayan hummalı çalışma programı ile Can’dan daha ilerdeler. Konuştukça, fazla oksijen temasında kalan yemiş tanesi gibi kuruduğumu hissediyorum oturduğum koltukta. İlker fark ediyor daraldığımı. Zaman zaman gerginlik bizi de sarıyor. Can’a yüklenmemek için birbirimize dadanıyoruz. Sonra bazen İlker bana üzülüyor, ben İlker’e üzülüyorum, ders çalışmayıp bizi üzdüğü için Can’a takıyoruz kafayı. Bir evde sınava hazırlanan bir ergen, menopoz arifesinde bir anne ve andropozdan muzdarip bir baba olunca, düşünün siz o evin halini. Kaynayan kazan misali. Antidepresanlarla direnmeye çalışanlar var, biliyorum. Sentetik ilaçlardan uzak olmak istiyorum. Kafam attığında koy bir duble viski diyor şeytan, yok öyle kolaya kaçmak bizim kitabımızda, kırılganlığımdan faydalanıp beni ele geçiremezsin diyorum. Dolabın karşısına dikilip kurabiyelerle flört ediyorum. Latte ile güne başlayıp, filtre, Türk kahvesi, cappuccino, buzlu kahve gibi türevleriyle akşamı ediyorum.

Süleyman Ağbi ile buluşma saatine kadar çocukluğumdan beri, günün her saatinde, her yerde bana kucak açan kitapların dünyasına terk ediyorum kendimi. Kimi sayfada fazla süre kaldığımı fark ediyorum, düşüncelerim yine sınava kayıyor. Karakterin yerine oynuyorum kendi atmosferimden çıkmak için.

En nihayetinde “hadi” diyor İlker. “Çıkma vakti geldi.”

Süleyman Ağbi ile buluşuyoruz Fenerbahçe’de. Masada bir bayan daha var. Adını duyduğum ama daha önce tanışma fırsatım olmayan ablasıymış meğer. En az Süleyman Ağbi kadar içten, samimi, konuşkan. Sanki yıllardır dostluğumuz varmış gibi muhabbet ediyoruz. Can’ı soruyor Süleyman Ağbi. Sınav sürecini. Emre’nin psikolojisini. Ve tabii bizimkini. Öğle yemeğine meze oluyoruz. Bizi yüreklendiriyor her zamanki gibi. İçimize su serpiliyor o konuştukça. Ferahlıyoruz. Sözleri ilaç oluyor ruhumuza.

İzin istiyorum lavaboya gitmek için. Şükran Abla “ben de geleyim,” diyor. Gençleri bekleyen yarınlardan bahsediyoruz. Umudumuzun kırıntı halini aldığından. İmkânı olanın ülkeden kaçmaya çalıştığından. Gücü yetmeyenlerin ise, iyi bir lise, iyi bir üniversite eğitimi için birbirini ezercesine rekabet ettiğinden, bunu bilen yetkililerin bunu lâyıkıyla kullandığından, çocukların strese girdiğinden, ailelerin parçalandığından, hedefini yakalayanların da içi boşaltılmış eğitim sistemiyle harcanıp gittiğinden.

“Hayatta en değerli hazinemiz sağlığımız. Bunu sakın unutma canım. Ben de iki oğlumla aynı süreçlerden geçtim. Çalış, çalış, çalış. Dilimizde tüy bitiyordu. En nihayetinde her ikisi de iyi birer okula girdi. İkisini de birer ay arayla aldı benden Allah. Yıkıldım. Hâlâ da toparlanmış sayılmam. Zaten bildiğim ama ihmal ettiğim, kafama kazınırcasına yeniden hatırladığım ve fakat önlem almak için çok geç kaldığım yegâne şey; hayatın kendisi bir sınav ve hiçbir şey sağlığın yerini tutamaz. Başarı dereceleri ne olursa olsun, onlar bizim evlatlarımız. Sonuç ne olursa olsun, birbirinizi üzmeyin.”

Duyduklarım, kulağımın dibinde çalan dev bir çan gibi sarstı beni. Bir annenin iki çocuğunu birden, kısa aralıkla kaybetmesi ne büyük acıydı Tanrım. Daha detay soramadım Şükran Abla’yı üzmemek için. Sebep ne olursa olsun, iki delikanlının hayatta olmamaları, yaşamları ile ilgili diğer her şeyi önemsiz kılıyordu. Şükran Abla’ya sarıldım derdine yoldaş olduğumu ifade etmek amacıyla.

Masaya döndük. Kahvelerimiz gelmişti. Göz pınarımda asılı yaşın yanaklarımdan aşağı kaymaması için çabalayarak içtim kahvemi. Hesabı istedik. En kısa sürede yeniden bir araya gelmek üzere sözleşerek ayrıldık.

Arabaya bindik. Saate baktım. Can’ın etütten çıkmasına az bir zaman kalmıştı.

“Can’ı alıp sinemaya gidelim. Onun seveceği bir film vizyona girdi dün.”

“Test çözecekti öğleden sonra…”

Şükran Abla’nın oğullarını anlattım. Olayın hüznü dilsiz kıldı bizi yol boyunca. Etüde yaklaşırken telefon çaldı.

“Anne, beni siz mi alacaksınız?”

“Evet canım, yaklaşıyoruz. Sonra da sinemaya gideceğiz üçümüz.”

Hattın öbür ucunda kocaman bir sessizlik oldu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Kimliğini arayan bir ses avaz avazdı şimdi. O mutlu nida, tüm sınavlardan geçmişti.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Köylerden her geçişimde, geçen yaz Baambrugge’de çoluk çocuk ailece yaptığımız yaz tatili geliyor aklıma. Oradaki tezek kokusunu alıyor burnum. Yeniden oralarda olasım geliyor.

Yağda kavrulan sarımsak kokusu, dört yıl yaşadığım İtalya’nın Francavilla al Mare kasabasında, okuldan sonra akşamları çalışmaya gittiğim balık restoranının sahibi Cecchino’nun yaptığı leziz karidesli linguine (makarna) kokusunu hatırlatıyor bana.

Meşe, paçuli, ahşap, tütün kokusu hayat yoldaşımı getiriyor gözümün önüne.

Hâlâ burnumda oğlumun bebeklik kokusu var meselâ.

Anne, baba, kardeş kokusunu da asla unutmuyorum.

Philippe Claudel de yaşamında yer eden kokuları anlatmış. Severek okudum.