Oyuklu Kütüphane

IMG_5668_R

Barbaros Köy Kütüphanesi ve Çınaraltı Cafe – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Süleyman Usta elindeki keskiyi tezgâhın üzerine bıraktı. Başındaki kasketi hafifçe geriye itip, alnında biriken ter damlacıklarını kuruladı. Mavi çizgili mendilini yeniden pantolon cebine koydu. Şekil vermeye çalıştığı ahşap rafların oymalarında gezdirdi başparmağını. Talaşlar temizlenince itinalı işçilik çıkıyordu ortaya. Ama dudaklarını kısmasından, işten pek hoşnut kaldığı söylenemezdi. Üzerinde çalışması gerekiyordu daha. Marangozhanenin arka tarafındaki mutfağa geçti. Semaverden bir bardak çay doldurdu. Kapının önündeki ahşap masanın başına oturdu. Gözlerini kapatıp portakal çiçeklerinin havaya karışan rayihalarını çekti içine. Son bir haftadır baharı gerçek anlamıyla hissetmeye başlamışlardı. Bülbüller, dutlar dalları sarıp sarmalamadan en güzel şarkılarını söyleyip bitirmeye çalışıyorlardı. Rengârenk çiçekler öbek öbek açmıştı bahçelerde. Buna bir de okuldan çıkan kış tutsağı çocuk sesleri eklenince köy şenleniyordu. Soğuk günlerin çoğunu marangozhanede Süleyman Usta’nın anlattığı hikâyeleri dinleyerek geçirmişlerdi. Artık şimdi doğayla bütünleşme zamanıydı.

Bankın üzerindeki el işlemeli mavi, beyaz yastıkları karısı yapmıştı. Haftada bir kılıfları çıkarır, yıkar, ütüler, sakız gibi getirirdi marangozhaneye. Birazdan kapıda görünürdü Esma. Her öğlen sefer taslarında yemek taşır, yazın şu anda oturduğu masada, kışın marangoz tezgâhının bir ucuna kurduğu sofrada karşılıklı yerlerdi yemeklerini. Yemekten sonra kahvelerini içerler, Esma mutfakta bulaşıkları yıkar ve boş sefer tasları ile eve, işlerinin başına dönerdi.

Esma’dan önce Memo belirdi sokakta. Okuldan çıkmış, nefes nefese koşuyordu. Siyah önlüğünün üzerinde beyaz yaka iğreti duruyordu. Önlüğünün altından şortunun açıkta bıraktığı yara bere içindeki sıska bacakları görünüyordu.

“Süleyman Amca yemeğimi yiyip geliyorum. Korkuluk malzemelerini de getiriyorum bu sefer.”

“Bekliyorum Memo. Tezgâhta sana yer açayım ben de.”

IMG_5652_R

Memo, Mayıs ayında yapılan Oyuk Festivali’ne ilk kez kendi yaptığı korkuluk ile katılacaktı. Bir ay vardı önlerinde. Epey çalışmaları gerekiyordu. Süleyman Usta tezgâhta yer açtı. Dolapta Esma’nın yaptığı kurabiyeler vardı. Bir tabağa birkaç tane koydu. Süt olup olmadığını kontrol etti. Çalışırken Memo’nun enerjiye ihtiyacı olacaktı.

Esma geldi elinde yemeklerle.

“Hadi hanım hemen yiyelim, Memo gelecek oyuk yapmak için.”

Esma çabucak sofrayı kurdu. Mavi beyaz pötikareli masa örtüsü, beyaz tabaklar, gelirken bahçeden topladığı hanımelleri ve güllerden yaptığı demeti de cam vazoyla masanın ortasına koydu. Hızlıca yediler yemeklerini. Memo’yu bekletmek istemiyordu Süleyman Usta. Esma bulaşıkları akıtırken Memo kapıda bitti.  Eli kolu doluydu.

“Malzemelerin hepsini tamamladım Süleyman Amca.”

“O zaman hemen başlayalım Memo.”

Memo heyecanlıydı. Bir hata yapıp malzemeleri heba etmek istemiyordu. Can kulağıyla Süleyman Usta’yı dinliyor, özenle anlattıklarını uyguluyordu.

“Bugün hikâye yok mu Süleyman Amca?”

“Senin elin işlemeye, kulağın dinlemeye hazırsa hemen başlayabilirim Memo.”

“Hazırım Süleyman Amca. Bugün hangi hikâyede sıra?”

“Yakında okullar tatil olacak. Köy seni sahile kaptıracak. Her kulaç attığında, her sandal gördüğünde hatırlayacağın bir hikâye olsun istedim. Onun için de sana yaşlı adam ile denizin öyküsünü anlatacağım.”

Süleyman Usta çocuğa bir bardak süt ve tabağa hazırladığı kurabiyeleri getirdi. Sonra da yaşlı adamın denize tutkusunu, azmini, yalnızlığını, zaman zaman kendisine can yoldaşlığı yapan çocuğa olan sevgisini anlattı. Denizin ortasında tek başına, zıpkın tutmaktan yaralanan ellerinin acısıyla, sandalı peşinde sürükleyen, ama pes etmeyen adamın kılıç balığıyla mücadelesini birebir yaşadı Memo dinlerken.

Hikâye bittiğinde korkuluk kolaylanmış, akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. İstemeyerek de olsa çocuk eşyalarını toplayıp evine gitti. Süleyman Usta, gözden kaybolana kadar Memo’yu izledi bakışları ile. Banka oturdu. Marangozhanenin yanındaki babadan kalma tek katlı binaya dikti gözlerini. Bir zamanlar depo olarak kullanılmıştı. Hâlâ da aynı amaca hizmet ediyordu. Kendi okuduğu kitaplardan aklında kalanları anlattığında çocukların gözlerinde beliren menevişleri fark etmişti. Seviyorlardı dinlemeyi. Arada sırada tezgâhın üstüne, masanın kenarına ince kitaplar bırakıyordu. Mutlaka bir iki tanesi sayfalarını karıştırıyor, ayaküstü bölümler okuyorlardı. İçlerindeki tomurcuğu yeşertmek gerekiyordu. Tıpkı kendi oğullarına yaptıkları gibi. Cüneyt’e de evin önündeki meşe ağacının altında az hikâye anlatmamıştı. Okuduğu kitapları bıraktığı yerde oğlunun parmak izlerine rastlardı sık sık. Bahçeden domates toplayıp getirmesini istediklerinde, bahçe masasına oturmuş kitap okurken bulurlardı Cüneyt’i. Kitap oku diye baskı yapmamışlardı hiçbir zaman. Öykülerin, romanların sihirli dünyasına girmişti bir kere, çıkmak istemezdi artık. Aynı yöntemle köy çocuklarını da o cevherin içine sokabilirdi. Bu depo neden bir kütüphane olmasın diye düşündü. Fikrini Esma ile paylaşmalıydı. Toparlandı ve koşar adım eve gitti.

IMG_5637_RR

Kapıyı açar açmaz kocasının gözlerindeki heyecandan etkilendi Esma. Sofrayı hazırlarken karısına anlattı plânını. Eğer aklına yatmasa kocasına açık açık söylerdi. Ama aynı coşkuyu kendisi de duyumsadı.

Ertesi gün ilk iş, postaneden, İzmir’de yaşayan oğullarını aramak oldu. Onun da desteğine ihtiyaçları vardı. Babasından duyduğu gurur Cüneyt’in sesine yansıyordu. Doğup büyüdüğü ve günün birinde mutlaka yeniden yaşamak için döneceği Barbaros Köyü’ne bir kütüphane kazandıracaklardı. Mayıs ayındaki Oyuk Festivali’ne yetiştirirlerse, kutlamalara gelen yöre halkı da kütüphaneyi görüp, koklama şansına varabilirdi.

Süleyman Usta ve Esma hemen kolları sıvadı; depoyu boşaltıp temizlediler. Duvarlarını, çocukların okurken hayallerine yelken açmasını kolaylaştırmak için açık maviye boyadılar. Pencereler, kapı yağlıboya yapıldı. Alet edevatın konduğu mevcut rafları onarmaya başladı Süleyman Usta. İlk etap için onlar yeterliydi. Ama kitap sayısı arttıkça yeni raflar yapması gerekecekti. Esma ellerindeki kitapları yazar isimlerine göre ayırdı. Hepsini etiketledi. Alfabetik sıraya dizdi. Bir defter oluşturdu. Kitap isimlerini bu deftere işledi. Cüneyt ve karısı da İzmir’den desteklerini esirgemedi; kendi iş yerlerinde duyurdular ve kitap bağışlarını kabul ettiklerini ilân ettiler. Her hafta sonu Barbaros’a getirdiler toplanan kitapları. Hummalı çalışmaya köy halkı seyirci kalmakla yetinmedi. Herkes işin bir ucundan tuttu; kütüphane pencerelerine perde dikenler, önceki yıldan yaptıkları korkulukları süsleme amacı ile kütüphaneye hediye edenler, kitapları Esma’nın hazırladığı düzende raflara dizenler. Hepsi kalben katkıda bulunuyordu. Çünkü Urla yöresinde varlığından haberdar oldukları böyle bir köy kütüphanesi yoktu. Barbaros Köy Kütüphanesi bir ilk olacaktı.

Hazırlıklar sürerken Süleyman Usta çocukları ihmal etmemeye çalışıyordu. Günlük rutinleri, kütüphane hiç plânda yokmuş gibi sürüyordu. Çocuklar yine okul çıkışı marangozhaneye geliyorlar, öyküler dinliyorlar, yorumlar yapıyorlardı. Hepsi gittikten sonra Memo biraz daha kalıyor ve korkuluğunun son eksiklerini tamamlıyordu.

Kütüphane neredeyse hazırdı. Oyuk da.

IMG_5615_R_resize

Oyuk Festivali’nden bir gün önce kütüphane açılışı yapıldı. Esma Hanım ve gelini kurabiyeler, poğaçalar, börekler pişirdi. Evlerde hazırlanan limonatalar sürahilerle kütüphaneye taşındı. Bu sene festival heyecanı katmerliydi. Tüm köy yorulmuştu, ama değmişti. Şimdi hem eğlenceli oyukları, hem de imrenilecek bir kütüphaneleri vardı.

Yazar Notu: Oyuk, tarla korkuluğunun yöresel ifadesidir.

Peyman Ünalsın Gökhan

Uzak Bir Köy

kg__3712r-3_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Yağmur bulutları yavaşça sahneden çekiliyor. Göğü beyaz bulutlar devraldı. Parça parça asılıp kaldılar sonsuz mavilikte. Katmanları arasından güneş ışınları süzülüyor yeryüzüne. Kafamı kaldırıp bakıyorum gökkuşağını görme umuduyla. Başka gözlere değiyor şu anda mutlaka. Üzülmüyorum. Etrafta yeterince güzellik var. Gül yapraklarının üzerinde parıldayan yağmur damlacıkları, kayrak taşlı sokağı baştan aşağıya dolaşan salyangozlar, saklandıkları kuytulardan çıkan bülbüller ve tabii toprak kokusu. Doğa en nadide, en pahalı parfümünü süründü bugün.

İki kanatlı pencereyi ardına kadar açıyorum. Güneşin sıcaklığı dolduruyor odayı. İçerde oturmak istemiyorum daha fazla. Baambrugge’deki son günü doya doya yaşamak istiyorum. Çocukluğun zihinlerde yer eden tatillerinden dönmek zordur. Belki de zamanda yolculuktayım şu anda.

kg__2477_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Tatil süresini değil, ama son saatlerinden alacağımız zevki uzatabiliriz diyerek bahçeye çıkıyorum. Elma ağaçlarının altındaki beyaz masayı ve iki yanındaki aynı renkli bankları kuruluyorum. Bir bardak kırmızı şarap alıp masaya oturuyorum. Yaşlı Ormanın Gizemi elimde. Orman cinleri ıhlamur ağacının ardından beni gözlüyorlar, biliyorum.  Nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlar. Bu yeşilin beni nasıl mutlu ettiğini, huzurlandırdığını fark ettiler bence. Elma ağaçlarının bir dalına bile zarar vermeyeceğime, güllerin birini bile gövdesinden ayırıp, vazoya koymaya kalkışmayacağıma ikna oldular. Taç yapraklarını ışıldatan su zerrecikleri, çiçeklerinin renklerine bulanmış. Bereketli yağmurların ardından, etrafa yayılan gül kokusu, toprak kokusuyla harmanlanmış. Mükemmel bir esans oluyor doğada. Chanel bile bu esansı henüz keşfedemedi.

Kitaba odaklanmakta zorlanıyorum. Beni çevreleyen ormanın gizemini çözmeye çalışıyorum. Yaban kazları uçuyor tepemde. Peşlerine takılmak istiyorum. Kitabımı ve şarap bardağımı masanın üstünde baş başa bırakıyorum. Tahta çitin yanına ulaşıyorum sekiz, on adımda. Toprağa gömülmüş kilidin dilini yukarı kaldırıyorum. Bahçe kapısını açıyorum. Sokak bomboş. Neredeyse günün her saati çok sakin.

kg__3995-4_resize

Baambrugge – KorkutGökhan

Sessizlik mahmurlaştırıyor beni. Bir sıra müstakil evin arka cephesinde dingin akan nehirden, gösterişli renkleri ile dişisinin peşinden yüzen erkek kazların sesleri geliyor. Yalnızlığı sevmiyor onlar da. Köyün sonuna ulaşan yolun yarısındayken ben de bir başınalığı sindiremiyorum içime. Eve dönüyorum. Kocam, yüzünü yıkayan güneş ışınlarının sıcaklığında şekerleme yapıyor. Yanağını okşuyorum. Sıçrıyor uykusunda.

“Son defa köyün sonuna yürüyelim mi?”

Teklifimi hemen kabul ediyor. Çapaklı gözlerle bakıyor bana. O da hüzünlü. Çıkıyoruz. Bahçe kapısına kadar, yola döşenmiş çakıl taşları ayağımızın altında çatırdıyor. Neredeyse tüm köy evlerinin bahçeleri bu taşlarla kaplı.

kg__2271-3_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Üçgen çatılı masal evleri büyüleyici. Ortaçağ mimarisiyle bizim evimiz de onlardan biri. Beyaz çerçeveli pencereleri açılacak ve Juliette narin elini sallayıp, Romeo’ya öpücük gönderecek.

Sokağımızdaki küçük evlerden birine hayranlıkla bakarken, yaşlı bir kadın beliriyor pencerede. Yüzünün ifadesinden, evini seyrettiğimiz için bize kızıyor mu, bizden ürküyor mu, anlamıyorum.  Varlığı müphem geliyor bana. Düş gücümüzün ürünü olup olmadığı belirsizliğini onunla konuşarak kırabiliriz. El sallıyorum. Kıpırdamıyor. Omuz silkip arkamızı dönüyoruz. Açılan kapıyla, birbirine değen rüzgâr gülünün, ahşap tınılarını duyuyoruz.

“Merhaba!”

Aynı yaşlı kadın, yüzünde belli belirsiz gülümseme ile eşikte duruyor. Konuşmak istiyor belli ki. Köyde görmeye alışık olmadıkları simâları yadırgayan herkesin sorduğu sorularla başlıyor konuşmamız. Nereli olduğumuzu öğrenince bir mutluluk kaplıyor yüzünü. Baambrugge’ye geldiğimizden bu yana, milliyetimizi duyunca yüzünde gülücükler açan ilk kişi. Tatil de miyiz, yerleşmeye mi geldik, merak ediyor. Kahve ikram etmek üzere içeri davet ediyor. Salondan Strauss valsleri çarpıyor kulağımıza. Kocaman beyaz bir kurt köpeği, parkelerde tırnaklarını çıtırdatarak bize yaklaşıyor. Ürküyorum. O da bunu hissediyor. Bacaklarımı koklarken, nefesimi tutmuş bekliyorum. Yaşlı kadın kendi dilinde bir şeyler söylüyor. Köpeğin başını okşuyor. Sırtını dönüp uzaklaşıyor kurt.

kg__3650_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Küçük, ama ferah bir ev. Az eşyayla döşenmiş. Salon, bir cepheden ön, diğerinden arka bahçeye açılıyor. Pencereler tavandan yere kadar uzanıyor. Ceviz konsolun üzerinde, renkli gözyaşı şişeleri var. Duvarlarda tablolar asılı. Birkaçı aynı ressamın imzasını taşıyor.  Hayran oldukları ressamın adını okumaya çabalıyorum; Edward Hoper. Mavi berjerin dayandığı duvarda Devrim Erbil imzalı bir tablo görüyorum.

“Türk ressam,” diyorum şaşkınlığımı gizleyemeden.

Yarım yamalak Türkçe ile “Evet, benim koca Türk,” diye cevap veriyor.

Evrende sadece yaşlı kadın ve biz kalmışız gibi, birbirimize kanımız ısınıyor. Hemşeri muamelesini hak etmişçesine kolunu sıvazlıyorum. Bizi terasa alıyor. Bir köşede, iki yandan kulplu bakır mangal duruyor. Çocukluğumu geçirdiğim birinci kattaki evimizin balkonunda vardı bundan bir tane. Babamın kuzguni saçlarından yayılan kömürde pişen etlerin kokusunu hatırlıyorum. Değeri bilinememiş çeşit çeşit eşya geliyor aklıma; mine işli yağ lambaları, masif, aynalı kapaklı büfeler, aslan pençeli berjerler, bakır sahanlar, kristal likör takımları. Naftalinli anıların sayfalarında gizliler artık.

kg__3666ar-2_resize

Baambrugge – KorkutGökhan

Nehre bakan teras, saatlerce oyalanabilecek kadar konforlu. Yaşlı ev sahibesi, elinde bir tepsi ile terasa çıkıyor. “Sormadım, ama bu saatte soğuk birer kadeh şarap iyi gider diye düşündüm.”

“Harika!” diyerek bardaklardan birini alıyorum hemen.

Havada kesif bir tezek kokusu uçuşuyor. İlk geldiğimiz gün rahatsız etmişti. Eve dönünce özleyeceğim kokular arasına gireceğini düşünmezdim hiç.

Saatlerce sohbet ediyoruz. Eşi ile tanışmalarını, aşklarının sınır ötesinde nasıl büyüdüğünü anlatıyor. Ailesi, Ertuğrul Bey’in Türk olduğunu duyunca bu ilişkiye müsamahakâr bakmamış. Çok kasırgalar kopmuş. Ama nihayet sevgi galip gelmiş.

Yaşlı kadının misafirperverliği bizi biraz daha bu köye bağlıyor. Artık Baambrugge’de de bir arkadaşımız var. Türk geleneklerine aşina ya, kapıda durup, biz nehrin üstündeki asma köprünün ötesinde gözden yitene kadar el sallıyor.

Gökyüzünde bulutlar alacalı. Günün son ışıklarını bekleyen köyde sükûnet hâkim. Evlerin ışıkları yanıyor birer birer. İş çıkışı sporu ihmal etmeyenler evlerine dönüyor. Onları karşılayan mutlu çocuk sesleri yükseliyor kapıların ardından.

Güneş, yel değirmenlerinin ardında, ovaların ufukla el ele tutuştuğu noktadan veda etmeye hazırlanıyor. O yatmaya gittiğinde, biz uçakta olacağız.

kg__2446_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

 

————————————————

Nemli bir İstanbul sabahına uyanıyorum. Perdeleri açıyorum. Etrafımızı kuşatan gökdelenlerin arasından derme çatma binalarla sıvanmış bir tepe görünüyor. Zirvesini sis bürümüş. Bugün sıcak olacak.

Baktığım yerde Baambrugge’yi görüyorum.

kg__4012_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Sabah köyü bir sis sarmış. Ona eşlik eden hafif rüzgarda oradan oraya salınan özgür ağaç dalları beşik olmuş üzerlerine yuva yapan kuşlara. Güneş ışınları delmek için uğraşıyor sisten duvarı. Rengarenk çiçekler ilk ışınlarla güne merhaba diyor. Kokuları keskin. Yapraklarına düşen çiğle daha parlak.

Koyunlar, kuzular çoktan otlamaya başlamışlar bile. İnekler rüzgârda dönen değirmenin eteklerine yayılmış ıslak çimleri tadıyorlar.

kg__4136a_resize

Kazlar havalanıyor nehirden. Bir Karabatak kahvaltılık arayışında pusuya yatmış.

Gün taptaze doğuyor. Camları açıp, içeri davet ediyoruz yeni günü.

Özleyeceğiz bu manzarayı.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

LAVANTA KOKULU HATIRALAR

img_1376

Yavuzköy’de Köy Evi – Fotoğraf Peyman Ünalsın Gökhan

Karşımda duran inek kocaman siyah gözleriyle bana bakıyordu dimdik. Kafa tutuyordu açıkca. Sağılırken onu rahatsız etmekti suçum. Özeline sızmıştım. Memeleri ortalıkta sallanıyordu. Bebeği için yedek süt sağan annelerin başkaları tarafından görülme korkusuna sahip utangaçlığı vardı gözlerinde. Önünde bir kapı olsa, bir çifte atar ve suratıma çarpardı kapıyı, orası kesin. Ben de yerin dibine batmıştım aslında. O müstehcen haliyle görmek istemezdim onu.

img_1387

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

“Anamgiller birazdan burda olurla,” diyen cılız sesle irkildim. Arkamda, dalından koparmaya çekindiğim olgun elmalar kadar kırmızı yanaklı, akça pakça, çakır gözlü bir kız çocuğu duruyordu. Ellerini kucağında kavuşturmuş, pembe plastik pabuçlu ayaklarını çaprazlamış, utangaç bakışlarla beni süzüyordu. Hafza Kadın’ın torunu olmalıydı. Annesi ona hamileydi en son köye geldiğimde. Düşük tehlikesi olduğundan yatağa mıhlanmıştı zavallı kadın. Sonradan almıştım güzel havadislerini; hayata tutunmakta ısrarlı zayıf, ama çok şirin bir kız doğurmuştu.

“Adın ne senin?”

“Ceren…”

“Hafza Kadın yok mu?”

“Orada…” deyip işaret parmağıyla pembe badanalı tek katlı evi gösterdi.

Doksan yaşın üzerindeki Hafza Kadın tek başına yaşama cesaretine sahipti. Ne toprağı sürmek, ne kavurucu güneş, ne güttüğü hayvanlar onu yorabilmişti. Hâlâ kendi işini kendisi görüyor, çocuklarının yanına taşınmayı reddediyordu.

Evin sokağa açılan küçük ahşap kapısından içeri girdim. Bahçenin ön kısmında kümes vardı. Yabancıyı gören tavuklar küçük telaşlı adımlarla koşuştular kümesin içinde. Şehirde market raflarında aradığımız köy yumurtaları burada ibadullah. Sabah dal kümese, kap sıcacık yumurtaları, kır mis kokulu tereyağının orta yerine. Organik mi değil mi şüphesi duymadan gönül rahatlığıyla afiyetle ye. Bahçede irili ufaklı birbirinden farklı onlarca saksı ve onların içinde dikili güller, karanfiller, küpe çiçekleri, alev alev saçılmış mercanlar. Onlardan arta kalan yere de günlük ihtiyaçları karşılayacak kadar maydanoz, domates, biber ve nane ekilmişti.

Yamuk yumuk dört beş basamağı tırmanıp evin kapısına ulaştım. Eşiğin önünde dizili ayakkabılar içerde misafirler olduğunun habercisiydi. Kapıyı çaldım. Orta yaşlarında tanımadığım bir kadın açtı. Başıma bağladığım mor oya işli yemeniye ve altımdaki şalvar pantolona rağmen alışık olduğu köylü kadından farklı olduğumu görüp baştan ayağa inceledi.

“Hafza Kadın’ı görecektim.”

img_1355-2

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

İçeri aldı beni. Hemen tanıdı Hafza Kadın. Süt kaymağına dönmüş yüzünde mutlu bir gülümsemeyle doğrulmaya çalıştı. İki adımda koştum yanına. Yüzü kadar buruşuk ellerini öptüm. Sedire elini vurup oturmamı söyledi. Ben anlattım o dinledi. O anlattı ben dinledim. Evin içi de dışı gibi pembe. Üç duvar boyunca çepeçevre uzanan sedir, tahta masa ve masanın bir köşesine yerleştirilmiş tüplü televizyondan başka eşya yok oturma odasında. Çiçekli muşamba örtü serili masada sadece iki kişiye yer var. Diğer kadınlara tanıttı beni; “Ahmet Bey’in torunu”. Dedemin adı geçince efelerin efesinden bahseder gibi hürmetle selam ettiler. İçlerinden en genç olanı, oturma odasına açılan kapılardan birinin ardındaki mutfaktan bir şişe kolonya ile döndü. Buz gibi zeytinli kolonya ile serinledim. Dur durak bilmeden ikramda bulundular. Kırmamak adına her önüme konan tabak ve bardaktan nasiplendim. Alışık olmadığım sert sedire rağmen öğleden sonra güneşinin teğet geçtiği odada ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşmeme uğraşı verdim. Kalkıp yürümeliyim diye düşündüm. Köy evinin anahtarlarını sordum. Geldiğimden beri ilk kez ayağa kalktı Hafza Kadın. Odaya bakan ikinci kapıda gözden kayboldu. Kadınların meraklı bakışları ve sorularıyla baş başa kaldım. Unutulmuş olduğuma ikna olacakken Hafza Kadın kocaman halkaya asılı anahtar destesi ile geri geldi. Cümleten selamlaşarak pembe evden ayrıldım.

img_9509_r

Yavuzköy’ün tezek kokulu sokaklarında sıska kedi ve telaşlı tavuklar eşliğinde dedemlerin evine yürüdüm. Tahta bahçe kapısı daha da eskimiş. Pergolasının yerinde yeller esiyordu. Anahtarların neredeyse tamamını deneyip kapıyı açtım. Bahçe kaderine terk edilmişti. Otlar son on günlük kuraklıkla iyice kavrulmuştu. Kendi yaprakları ile süslü kalıntıların arasında yeniden doğmuştu akantuslar.

img_1381

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Bahçenin sağ tarafında sonradan yaptırılan ek bina şantiye görünümündeydi. Köy evinde hayat devam ederken, ek binaya bahçeden toplanıp gelen mahsul serilirdi. İncirler orada ayıklanırdı. Bembeyaz bezlerin üzerine serilir, kurumaya bırakılırdı.

Ana binadaki giriş katının bazı camları bahçeye sızan meraklı yaramazların hışmına uğramıştı. Sıska bir tekir kedi fırladı pencereden. Huzurunu bozmuşum gibi hınçla yüzüme baktı.

Mutfak olarak kullandığımız küçük binaya girdim. Annemin mis kokulu ekmekler pişirdiği kuzine toz toprak arasında çürüyordu. Çocuk gözümle hatırladığımdan daha küçüktü.

img_1369

Köy Evi – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ek binaların hali hevesimi kırdı. Ana binaya tereddütle yaklaştım. Demir kapı yaptırmak, nerden kimin aklına gelmişti bilmiyorum. Neyse ki normal ebatlardan daha küçüktü ve çıkardığı gıcırtı evin yeni sahipleri haşaratları ürkütmeyecek kadar azdı.

Alt kata yığılan eşyalardan, içerisi olduğundan ufak ve karanlıktı. Kalın bir toz tabakası örtmüştü her yanı. Tırabzanlarından kayarak indiğimiz yüksek, dar ahşap merdivenlere ulaşmak için yolu kapatan örümcek ağlarını temizlemek gerekti önce. Merdivenlerin üst kata ulaştığı yerdeki ahşap kapağı tek başıma kaldırabileceğimden şüphe duydum. Ama ardındaki dünyayı merak, kollarıma güç verdi. Kapağı kaldırıp üst kata ulaştım. Canlanmak için fırsat kollayan hatıraların yığıldığı çatı katına çıkmak gibiydi.

İçi bin bir mefruşat parçası ile dolu annemin sandığı beni ilk karşılayan oldu. Kapağını aralayıp baktım. Sararmış keten çarşaflar, iğne oyasıyla süslü yatak örtüleri bizi gün ışığına kavuştur diye yalvarıyordu adeta. Çeyrek asırlık terk edilmişlikleriyle elimde lime lime olacaklarını düşünerek sonsuzluk uykularına iade ettim onları. Kapağı kapattım usulca.

img_1371

Fotoğraf PeymaÜnalsınGökhan

Sofa eski ihtişamını çoktan yitirmişti. Terk edilen bu hüzünlü mekânla alakalı alakasız eşyalar yığılıydı orta yerde. Kardeşimle içine oturup kitap okuduğumuz geniş pencere eşiğinde dedemin Aydın zeybeği dinlediği hasır kaplamalı eski radyo, sobanın üzerinde ısıtılan demir ütü, cam sürahiler diziliydi. Çiçekli perdeler odada esen son rüzgârla uçuştuğu yerde kıvrılıp kalmıştı. O anda donmuştu sanki her şey. Pencerelerdeki renkli vitray köşe camlarından yansıyan güneş, odaya efsunlu bir hava katıyordu. Eşyaların yavaşça havalanıp odada döndüğünü, sonra hepsinin yerini bulduğunu izledim büyülenmişçesine. Ayak sesleri yankılandı evde. Kimisi çocuk sesiydi. Kimi sesler bastığı yeri titreten cinstendi. Geçmiş beni ağırlamak üzere uyanıyordu.

O anda karar verdim lavanta kokulu hatıralar bırakmaya.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

 

Café de Flore’da Bir Sabah

IMG_8775_R

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Geniş bulvardan aşağıya hızlı, ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor.

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç bayan mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

IMG_8839_R

St.Germain Bulvarı – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Ardı ardına ekledikleri sigaralarının dumanında bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

IMG_8849_R

Café de Flore – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı bir rahat sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki kioskun önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’ya ulaşmak planım.

IMG_8921_R

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor. Güler yüze bahşiş bırakılır.

Yola koyulmadan lavaboya uğramalıyım. Üst kata çıkan merdivenlerde Michel ile karşılaşıyorum. Gülümseyerek selamlıyor beni. Hâlâ gülümseyebilen yüz kasları olduğuna memnun oluyorum.

Cafe de Flore’dan ayrılmadan son bir selam ediyorum edebiyatın devlerine.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ferrara’nın Gizemli Konuğu

Estense Sarayı - Fotoğraf KorkutGökhan

Estense Sarayı – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir varmış, bir yokmuş. Güneş, Po Ova’sının bereketli topraklarıyla çevrili Ferrara’yı, ışıklarıyla yıkarken, atının terkisinde yorgun bir adam, ağır aksak şehre doğru yaklaşıyormuş. Günlerdir at sırtında, yüzünü gölgeleyen sakallarından rahatsız, vücudundan yükselen tozla karışık ter kokusundan tiksinerek kente varmak için sabırsızlanıyormuş. Yeşil gözlerinin can yakan feri sönmüş. Çatlamış dudakları güneşte sızlıyormuş. Kendi ne kadar bitkinse, yağız atı da bir o kadar güçsüzmüş artık. Hayvanın ince bilekleri kıvrılıveriyor, tökezliyor, adam düşmeye ramak kala at kendini toparlıyormuş.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Ufuk çizgisini bölen sisin içinde kara dumanlar yükseldiğini görmüş. Bir umut parlamış içinde. Hafifçe atın karnına dokunmuş. At hızlanmış. Kente varma sabırsızlığından mı, kentin yakın olduğu yanılsamasından mı bilinmez, adamla at yaklaştıkça, kent uzaklaşıyormuş. Kaç saat üzüm bağlarının arasından, çeltik tarlalarının içinden geçtiklerini, kaç çiftlik aştıklarını anlayamadan kendilerini kentin surları önünde bulmuşlar. Gözcüler kapıları açmış yaklaşan atlıyı görünce. Askerler yabancının yolunu kesmişler mızraklarını dikerek. Yorgunluktan mecali kalmayan adam anlaşılmaz birkaç kelime yuvarlamış ağzında. Dudaklarını oynatabilse adını söyleyecek, askerler de geçmesine izin vereceklermiş. Ama ne mümkün! Çatlayıp, yarılan dudakları, konuşmaya başlayınca kanıyormuş. El kol hareketleri ile derdini anlatmaya çalışmış. Kaplumbağanın bir buğday tarlasını geçtiği süre kadar itiş kakış yaşadıktan sonra adamın, kralın davetlisi olarak kente geldiğini anlamışlar. İçlerinden biri saraya kadar eşlik etmiş. Tuğla kaplı evlerden, parke taşlı dar sokaklara fışkıran sesler kesilmiş. Kente gelen yabancıyı dışlarcasına, teker teker kapanmış kırmızı, yeşil panjurlar. Bombeli pencere demirlerine asılmış çocuklar bağrışarak içeri kaçışmışlar. Evlerin birinden sokağa dökülen oturak dolusu sidikle ıslanmaktan ancak kurtulabilmiş adam.

Katedral - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral – Fotoğraf KorkutGökhan

Kent katedraline sırtını vermiş olan saray, derin suyla dolu hendekle çevriliymiş. Önünde yükselen gösterişli yapıyı şaşkınlıkla izlerken bir çarkın içinde dönen demir seslerini işitmiş. Kocaman ahşap köprü gıcırdayarak inmiş. Kapının berisinde hazır kıta bekleyen iki muhafızla selamlaşmış. Konuşmasına müsaade etmeden adamı peşlerine takıp avluya doğru yürümüşler. Avludaki kuyunun başında elbisesinin bir ucunu belindeki kemere sıkıştırmış genç bir kadın, elindeki koca çiçek buketinin ardından soru yüklü bakışlarla adamı izliyormuş. Pencerelerden sarkan meraklı başları görmüş birer birer. Yıllardır ilk defa saraya ayak basan bir yabancı olarak ne için geldiği sorusu koridorlarda çalkalanmış. Kimse cevabı bilmiyormuş. Muhafızlar büyük bir kapının önünde durmuşlar. Kapı açılmış. İçerden gelen keman sesi büyülü çağrışımlarla adamı içeriye çekmiş. Kapı arkasından kapanmış. Kral tüm heybeti ile karşısında duruyormuş.

Volte Sokağı – Fotoğraf KorkutGökhan

Adamın kralla neler konuştuğunu ve olanları hiç kimse öğrenememiş. Sarı saçlarının lavanta kokusunu etrafa saçarak gıkını çıkarmadan tezgâhının başında oturan, çiçekçi Eleonora dışında. Masum mavi gözlerinden bir anlam çıkarmak mümkün değilmiş. Her Cuma saraya nefis kokulu yaseminler, göz alıcı lilyumlar taşırmış Eleonora. O hafta en taze çiçeklerini kraliçeye götürdüğünde,  her zaman kapalı olan kapının açık olduğu dikkatini çekmiş. Şaşırmış. Başını uzattığında, yatağın başucunda genç bir adamın, elindeki yastıkla kraliçeyi boğduğunu görmüş. Saraya geldiği gün avluda gördüğü yabancıymış bu.

Ferrara Sokakları - Fotoğraf KorkutGökhan

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Paniğe kapılan Eleonora, elindeki çiçekleri yere atarak koşup uzaklaşmış. Muhafızlar Eleonora’nın telaş içinde ayrılmasına anlam verememişler. Ne var ki üstünde durmamışlar. Sarayın pencerelerinden birinde, gözlerini ufka dikmiş sabırsız bekleyişini sürdüren kral, genç kızın hızla uzaklaştığını görmüş.

Ferrara’da Pazar – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ertesi gün Eleonora saraya çağırtılmış. Korkudan, bin bir türlü düşünce geçiyormuş genç kızın kafasından. Kalbi yerinde duramıyormuş.

“Kentimizin biricik çiçekçisi Eleonora, yıllardır mis kokulu çiçeklerinle sarayımıza renk katıyorsun. Bu iyiliğinin altında kalmak istemiyorum. Tam sana uygun bir eş buldum.”

Krala karşı gelinmeyeceğini bilen Eleonora, kraliçenin katili ile evlenmeye razı olmak zorunda kalmış.

 

Katedral Meydanı - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral Meydanı – Fotoğraf KorkutGökhan

Sisli bir gecede, kentin surlarının ötesine geçen yağız atı kimse görmemiş. Volte Sokağı’ndaki fahişeler bile muhafızların ağzından laf alamamışlar. Kentte çeşitli söylentiler dolaşmaya başlamış. Bazıları kralın güzel karısına rağmen erkeklerle gönül eğlendirdiğini söylemiş. Bazıları, sarayın bu gizemli konuğunun, kralın gayri meşru çocuğu olduğunu ileri sürmüş. Gizli ajan olduğunu fısıldayanlar bile varmış. Eleonora’nın da yokluğu kent sakinlerinin merakını bir kat daha arttırıyormuş. Cevapsız kalan sorular, yaklaşan kışla birlikte, ağızlardan çıkan buhar gibi havada asılı kalmış. Günler geçtikçe laflar azalmış. Dedikodu taciri bazı Katolikler, Katedral’e günah çıkartmaya gitmişler.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Kraliçe ise, üvey oğluyla girdiği yasak ilişkiyi ağır bir bedelle ödemiş. Kent duymuş duymasına bu ilişkiyi ve kraliçenin ölümünün akrep sokmasından olamayacağı zihinlerde yayılmış. Ama sarayın hendeğini aşıp, sırları gün yüzüne çıkarmak kimseye nasip olamamış.

Peyman Ünalsın Gökhan

Kiklad’ın İncisi

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşeğin sırtında, aşağıya bakmaktan ürkerek, tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Genç bir kızken birkaç defa ata binmişti. Hiç eşek tecrübesi olmamıştı. Ama kötü bir anısı vardı; sekiz yaşındayken köy hayatını tanımak için gittikleri okul gezisinde, sınıf arkadaşı Samet bir eşeğin peşine takılmıştı. Hayvancağızın kuyruğuna ip bağlamaya çalışıyordu. Epey bir süre tüm çocukların ilgiyle izlediği kaçma kovalama sahnesinden sonra eşek Samet’i tepmiş, Samet de ağlayarak öğretmenin yanına koşup eşeği şikâyet etmeye kalkmıştı. Öğretmen, zavallı hayvana eziyet ettiği için Samet’e kızmıştı. Öğretmenden yüz bulamayan Samet, küskün ağlamaklı bakışlarla, suratında kırmızı izle dolaşmıştı bütün gün. Hikâyeyi hatırlayan Ege’nin dudakları hafifçe kıvrıldı. Uçmasın diye bir eliyle şapkasını, diğeri ile eşeğin yularını sıkı sıkı tutmuştu. Sevdiği adam hemen arkadaki eşeğin üzerinden onu süzüyordu. Şimdiye kadar üstesinden gelemediği hemen hemen hiçbir şey olmamıştı. İçinden bu eşeğin üzerinde ne işim var diye küfürler de savursa, asla yenik düştüğünü dışa vurmazdı. Kocası da bu konuda ona güveniyordu. Bu hayvanlara acıyordu Ege. Her yük kendisi gibi ufacık tefecik değildi mutlaka. Günde kaç defa bu sarp yokuşu inip çıkıyorlardı kim bilir. Eşeklerin durumu vicdani duygularını uyandırmıştı, ama teleferiğe binmek için sıra bekleyecek sabrı yoktu. Çünkü bir an önce, turizm dergilerinde, reklam afişlerinde boy boy fotoğraflarının yayınlandığı, beyaz yapıları ve mavi kubbeleri ile ünlü bu sözde romantik adayı görmek istiyordu. Şehrin kayalara işlenmiş beyaz kesiti şu an için hiçbir şey ifade etmiyordu. Üstelik limandan tepedeki şehre yaklaştıkça bir iki katlı binaların yalınlığı, göz ucuyla gördüğü çorak arazilerin çokluğu, Santorini hakkında arafta bırakıyordu Ege’yi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Romantik hikâyeler duymuştu. Süt beyazı fotoğraflarda parlayan mavi kubbeler görmüştü. Çaktırmadan seviyordu romantizmi. Siyah bir kutunun içinden fırlayan rengârenk tüylü bir eldivenin suratına çarpması gibi değildi aradığı romantizm. Hiç beklemediği bir anda, usulca gelmeliydi.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşek son bir hamle ile parkuru tamamladı. Artık tepedeydi. Hediyelik eşyalar satan bir dükkânın köşesinden kıvrılan insanlara bakılırsa şehrin girişi oradaydı. Gittiği her Yunan adasında gördüğü hediyelik eşya dükkânlarından, sokaklarından farkı yoktu; mütevazı, kendi halinde bir ada.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar sokak boyunca el ele yürümeye başladılar. Seyahate çıktıklarında, yeni şehirler keşfederken Can mutlaka karısının elini tutardı. Birbirlerini kaybederler korkusundan değil. Gezdikleri sokakları birlikte gördüklerini tenlerinin her bir hücresinde hissetmek için. Can sadece fotoğraf çekerken Ege’nin elini bırakırdı. Hissettirmeden çektiği fotoğrafların bir kısmında karısı başrolde olurdu. Tatil dönüşü hiç üşenmeden sadece Ege’nin fotoğrafları olan gezi albümleri hazırlardı. Tamamlandığında Ege ile albümlere bakmak dünyanın en keyifli işiydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar yolun bitiminde önlerine biraz daha geniş, ama bu sefer sahil boyunca uzanan kayrak taşlarıyla kaplı bir yol çıktı. Tam karşılarında beyaz ahşap çerçevelerine gerilmiş tentenin örttüğü minik bir teras vardı. Beyaz toprak saksıya dikilmiş zeytin ağacının koyu yeşili, terastaki tek renkti. Önce Santorini’yi dolaşıp, sonra da birer kadeh şarap içmeyi önerdi Can.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’nın sahil boyu uzanan sokaklarına daldılar. Yol kimi zaman sadece tek kişinin yürüyebileceği kadar daralıyor, kimi zaman ise genişleyip, alçak geçitlerle kavisler çiziyordu. Tepeden Kiklad Adaları, anahtar deliğinden görünen dünya şaheseriydi. Aşağıda demirlemiş, yolcularını unutulmaz bir ada gününe teslim eden gemiler, limana konuşlanmış martıları andırıyordu. Deniz, masmavi gökyüzü ile arasındaki sis katmanı altında lacivert kadife kumaşıydı şimdi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Duru beyaz bir şehirde göze batan begonviller, ya da daha sade çağrışımlar sergileyen sukulentler oraya buraya serpiştirilmişti. Aniden karşınıza çıkan mavi kubbeli kiliseler, denizin lacivertiyle ahenk içindeydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Mavi, turuncu, sarı renkli binalar şehrin yaramaz çocukları olarak, bulundukları tepelerden muzipçe gülüyorlardı. Satır aralarındaki sevgi sözcükleri gibi kayalara asılı terasların şık havuzlarında birbirine sevgiyle bakan gözler birleşiyordu.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Ege ve Can gidebilecekleri en son noktaya kadar yürüdüler. Fira geçit vermediğinde Oia’ya uzandılar el ele. Güzel bir müzikle girdiler şehrin meydanlarından birine. Gitar çalıp söyleyen gencin sesinde Stavros Xarhakos’un buğulu nağmelerini hatırladılar. Durup, dinlediler bir süre. Sözlerini anlamasalar da içli bir duyguyu paylaştılar. Şimdiye kadar gezdikleri Yunan Adaları’ndan, şehirlerinden farklıydı Santorini. Volkanik Ada işte deyip de geçilmeyecek tarzda, çok elit, şık, özenli, yapay olmaktan uzak, sıcak, karakteristik.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’da yorulmuşlardı. Oturup soluklanmak istedi Ege. Can izin vermedi.

“Hadi gel, birazdan oturur bir yerde güzelce şarabımızı içip, dinleniriz. Oia’yı da bitirelim.”

Ege külçe gibi ağır, kocasının eline asılmış, adeta sürükleniyordu. Bu manzarayı kaçırmak istemiyordu. Adanın, methini duyduğu şaraplarından tatmak, kalamar yemek istiyordu. Belki de ilk defa bir Yunanistan seyahatinde uzo içmemişti. Şaraplar o kadar lezizdi ki.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Yamaca sıralanmış birbirinden güzel otellerin, evlerin teraslarında dekor amacıyla sergilenen lavanta ekili at arabasıyla, kocaman kaktüs saksılarıyla, beyaza ritim katan ateş kırmızısı sardunyalarla Ege’nin fotoğraflarını çekiyordu Can. Beyaz elbisesi ile Ege, Santorini’nin bir parçası gibiydi. Kocasının beyaz elbisesini çok beğendiğini biliyordu. Ama neden bugün onu giymesi konusunda bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyordu. Beyazlığın içinde adeta soyutlaşmıştı.

Oia - Santorini - Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Panagia Kilisesine doğru giderken sol tarafta kalan sanat galerisini gördü Ege. Sadeliğine hayran kaldı. İnsanın gözünü yoran hiçbir fazlalık yoktu. Dış cephesinde duvara asılı birkaç resim, birkaç sade koltuk… Resimlere baktıktan sonra bir kadeh şarap içmek isteseydi, galerinin sahipleri ne derlerdi acaba? Can’ın sıcak elini elinde hissetti. Galeriye sürüklüyordu onu. Çok defa aynı anda, aynı şeyi düşündüklerini fark etmişti. Yine aynı şey olmuştu.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Galeriden içeri girdiler. Dışarıdaki yalınlık, içerde de aynı şekilde devam ediyordu. Galeride sergilenecek tabloları da, şehrin dokusuna uygun seçtiklerini düşündü Ege. Can elini bırakmamıştı. Yandaki odaya götürdü onu. Diğeri kadar aydınlık ve ferahtı. Her taraf çiçeklerle süslenmişti. Diğer taraftan açılan bir iç kapının kolu hareket etti. Kapının açılmasıyla tanıdık simâlar ve hemen arkalarından salona giren ciddi tavırlı, takım elbiseli adamı gördü. Gözleri ışıldadı. Yasemin ve Cüneyt ona kocaman bir ayçiçeği buketi uzattılar. Can elini daha sıkı tutuyordu şimdi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Evliliklerinin otuzuncu yılını bembeyaz bir şehirde, hayran oldukları bir galeride, birkaç sevdikleri dostla kutluyorlardı. Romantik şehre, hakkını iade etmişlerdi.

Peyman Ünalsın Gökhan

Sansarak Destanı

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Köy meydanındaki söğüt ağacının gölgesinde dinleniyoruz. Bu köy hepimizi farklı çağrışımlarla çocukluğumuza götürüyor. Ben sıcak öğleden sonralarını sabırsızlıkla bitirmeyi arzuladığım zamanlara gidiyorum. Evimizin arka bahçesindeki söğüt ağaçlarının hışırtısını, dallarının arasında gizlenerek leylek yuvalarını saydığımı hayal ediyorum. Serinliğinde evcilik oynadığımızı…

Odun ateşinde demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz. Yan masamızdaki çakır gözlü yaşlı amca başıyla bizi selamlıyor. Biz sıcaktan bunalırken, o üşüyor belli ki. Kilim desenli, minik ponponlu bir bere var başında. Divanın üzerinde bereyi ören kadını görüyorum. Yüzündeki derin çizgiler, hayatı boyunca biriktirdiklerinin izleri.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kanyondaki zorlu yürüyüşten geldiğimizi duyunca içli gözlerle bizi süzüyor. Maziye gidip geliyor dalgın bakışları.

“Dere yatağı şaşırtır insanı. Bu kadar derinde, hoyrat ama güzel olduğunu düşünemezsin.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf - PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf – PeymanÜnalsın

“Hele biz, bunu hiç düşünmedik,” diyor Selim muzip gözlerle.

“Yağız bir delikanlıyken çok vaktimiz geçerdi orada. Kanyona inen en rahat yolu, nerede suyun daha yüksek olacağını, dere yatağının hangi yakasından yürümemiz gerektiğini bilirdik. Yukarı çıkmak ise çocuk oyuncağıydı.”

“Sizin anlatacaklarınız bizimkilerden çok daha güzeldir eminim,” diyerek onu anlatmaya teşvik ediyor Emre.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

“Çetin geçen bir kışın ardından, doğa ananın coştuğu, ağaçların tomurcuklanmaya, kelebeklerin tarlalarda biten gelincikler arasında kanat çırpmaya başladığı bahar mevsimi gelmişti. Güneş artık daha uzun saatler tepede parlıyordu. Karlar erimişti. Civardaki nehirler çağıl çağıldı. Topraklarımız verimli bir döneme giriyordu. Mahsulün bol ve bereketli olacağını şimdiden görebiliyorduk. Sabah tarlaya gitmeden kahvede çay içeyim dedim. Birkaç yudum almıştım ki, Mahmut koşarak kapıdan girdi. Köyün Yörük ailelerinden birinin güzeller güzeli kızı, Zişan, ağıldan kaçan keçilerinden birinin peşine düşmüştü.

Sansarak Köyü - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Köyü – Fotoğraf KorkutGökhan

Keçi dere yatağına inmişti. Zişan da peşinden. Anası iki saattir ondan haber alamıyordu. Heyecan içinde komşularından yardım istemişti. Mahmut, vadiyi benden daha iyi bilebilecek kimsenin olmadığını söyleyerek kahveye koşmuştu. Meydandaki ağaca bağlı Rüzgârın terkisine atlayıp dörtnala kanyona koşturdum. Sarı kısrak güçlüydü, çevikti. Ama vadi onun için tehlikeliydi. Bir meşe ağacına bağladım. Zişan’ın dere yatağına bu noktadan girip girmediğini bile bilmiyordum.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Onu bulmam şansım olacaktı. Koşarak inerken arkamdan küçük kaya parçalarını da sürüklüyordum. Şelale gürül gürül akıyordu. Gittikçe endişelenmeye başlamıştım. Suyun içindeki kayalar kaygandı. Üzerine basınca hareket ediyorlardı. Karlar yeni eridiğinden su buz gibiydi. Vadi de oldukça serin. O zaman da şimdiki gibi dere yatağının sular altında kalmamış birkaç noktasında, karadaki kayalar üzerinden yürüyebiliyorduk. Islak izler vardı.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zişan’ın oradan geçtiğini anlayıp ümitleniyordum. Ya bir hayvan ise diye de düşünmüyor değildim. Birkaç defa adını bağırdım. Cevap kendi sesimden geldi. Epey uzundur bizim dere yatağı, siz de gördünüz işte. Bazı yerlerde koca kayalar ilerlemeyi iyice zorlaştırır. Ya Zişan buradan geçmemişti, ya da azimle ilerliyordu. Birkaç yüz metre ilerde çiçekli entarisinin kumaşından bir parça buldum. Doğru yoldaydım. Isırganlar, yaban gülleri ve dikenler her tarafını dalamıştır mutlaka. Hızlanmam gerektiğini düşündüm.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bir noktada hızla akan sular karşı kıyıya geçmemi engelliyordu. Önümdeki büyük kayaya tutunarak etrafından dolaşmak istedim. Ayağım kaydı. Son anda suya düşmekten kurtulmuştum. Zişan burayı nasıl geçmiş olabilirdi ki? Gittikçe korkmaya başlamıştım. Kötü bir haberle köye dönmeyi istemiyordum. Kara düşüncelere gark olmuşken kocaman yapraklı bitkilerin arasında oturan Zişan’ı gördüm. Ağlıyordu. Ayak seslerimi duyunca küçük bir çığlık attı. Onu telkin etmeye çalışarak yanına yaklaştım. Sevinçten boynuma atladı. Onu sağ salim bulduğum için dünyalar benim olmuştu. Kızararak boynumdaki kollarını çözdü ve geriye gitti. Dere yatağındaki bitkiler kadar yeşil gözleriyle gözlerimi esir almıştı. “Seni almaya geldim. Herkes senin için endişelendi,” dedim. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Onu bulduğum ilk dakikalardaki tedirginliği yerini sakinliğe bırakıyordu. Yanında olmam onu huzura kavuşturmuştu. Zümrüt yaprakların üzerine konan yusufçukları gördükçe çocuk gibi seviniyordu.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bazen durup, etrafında uçuşan minicik mor kelebekleri izliyordu gözleriyle. Narin kanatlarına değecek diye ödü kopuyordu. Suya düşmüştü, belliydi. Islak entarisi içinde titrediğini görebiliyordum. O anda üşümesine çare olamadığım için mahcup olmuştum. Saatlerce tek başına vadide kalmıştı. Güçlü bir yörük kızıydı Zişan.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Ağaç köklerine tutunarak tepeye tırmanmaya başladık. Arada aşağıya kaçamak bakışlar atıyordu. Dik kayalar sedir ve palamut ağaçları ile kaplıydı. Yürürken sürtündüğümüz bitkilerden mis gibi kokular yayılıyordu. Tepedeki kocaman meşe ağacının dibinde otlayan keçiyi görünce “Fistan!” diye bağırarak koşmaya başladı. Keçisini bulur bulmaz, dere yatağında geçirdiği saatler uzak bir hatıra olmuştu. Dönüşte anasına sarı kantaron topladı. Gençliği, yorgunluğunu alıp gitmişti.

Evinin kapısına vardığımızda yarım yamalak teşekkür edip içeri kaçtı. Anası çok mutlu olmuştu. “Gel oğlum, buz gibi ayran vereyim. Yorgunluk at,” dediyse de ben tarlaya gitmem gerek diyerek reddettim. Allah’a emanet edip, oradan ayrıldım. Dere yatağının, hatırladığım en güzel haliydi o gün. Sonra Rüzgâr’ı bıraktığım yerden almaya gittim.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Cemal Dede susmuş, gözlerini uzaklara dikmişti. Onun hikâyesi bizimkini gölgede bırakmıştı. Anlatmak için teşebbüs bile etmedik.

“Zişan’ın dizleri tutmuyor artık. Acıkmıştır. Gidip çorbasını vereyim. Allah’a emanet olun,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. Sarı kısrağın üzerindeki yağız delikanlıyı gördük bir an için, çökük omuzları ile ağır aksak yürüyen çakır gözlü yaşlı adamın arkasından bakarken.

Peyman Ünalsın