Ne Okuyorum

aylakadam

Aylak Adam’ı aldım, İtalya’ya götürdüm. Sonbahar’ı yazdık yeniden romantik kasabalarda. Ben onu uzaktan izledim. O, Portofino’nun küçücük meydanında tur attı defalarca. Güler’e ya da Ayşe’ye benzeyen yüzler arıyordu sanki. Yatlarıyla gelen birkaç zengin İspanyol kadını dikkatini çekti. Ama kadınların arkasından tekneden inen uzun boylu, yakışıklı, mitolojinin türlü hikayelerinden çıkmış erkekleri görünce ellerini rüzgarlığının cebine sokup meydana doğru yöneldi. Mevsim, turistleri Portofino’ya çekmiyordu artık. Denize kucak açan küçük meydana atılmış masalar bir sonraki sezonu bekliyordu. Uzun bir bekleyiş olacaktı. Kasabanın yaşlı bayanlarına kalmıştı meydan. Kokusunu bırakıp giden yazın gıybetini yapıyorlardı.

Portofino’nun evleri güzeldi, sokakları şıktı. Ama aradığını bulamamıştı Aylak Adam. Trene atladı. Herkesin hararetle bahsettiği, Cinqueterre’ye gitti. Adı gibi, Beş Toprağın, beş kasabasını dolaştı. Önünde yürüyen kadınların bacaklarını izledi. Onları okşadığını hayal etti. Öptüğünü. Kasabaların en güzelinde, Riomaggiore’de kayaların tepesine oturtulmuş restoranın deniz gören masalarından birine yerleşti. Kahve ısmarladı. Garson yüzüne baktı. Birşey söyleyecek sandı Aylak Adam. Garson arkasını döndü, uzaklaştı. Kahvesini bitirdi. Yemeden, içmeden masayı işgal etmesi garsonu rahatsız etti gibi geldi. “Ben paralı bir aylağım. Uzun süre oturabilirim.” dedi sesi duyulur duyulmaz. Su istedi. Bir dikişte içti. Masaya 10 Euro bıraktı. Burada aylaklığını da lâyıkıyla yapmaya izin vermiyorlardı.

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Ne Okuyorum


Çocukluk sadece meyve ağaçları arasına gerilen salıncakta sallanmak değil. Komşunun bahçesinden meyve çalmak da değil çocukluk. Çocukluk bazen bir yetişkinin bile görmeyi düşünmediği olaylara şahit olmak. Bazen bir günahın temel atıldığı çağ. Masumiyetin yitirildiği… Ölümcül hastalığını öğrenen 29 yaşındaki Adalet, masumiyetinin zaiyatında rol oynayan olayın peşine düşüyor hayatla vedalaşmadan önce. Etliye suluya dokunmadan geçirdiği günlerin diyetidir belki de…

Benim gibi “ben neden bu kadar geç Nermin Yıldırım okudum” dememek adına bir an önce okumanızı tavsiye ederim. 

Ne Okuyorum

virgina woolf

Mrs Dalloway’in evinde akşamki davet için hazırlıklar başlamıştı. Lucy çaydanlık ile fincanı sehpanın üzerine bıraktı. “Çiçeklerin de sularını değiştirelim,” dedi Lucy’ye Mrs Dalloway. Kitabını okumak istiyordu, ancak davetli listesini kontrol etmekten kendini alıkoyamıyordu. Kaçıncı kez aynı listeye bakmıştı. Şimdi herkes gözlerinin önünde geçit törenindeydi. O kadar çok detay vardı ki onlarla ilgili, Clarissa’nın zihninde her birinin hikâyesi akıp gidiyordu. Yazsa roman olurdu akşama kadar.

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Köylerden her geçişimde, geçen yaz Baambrugge’de çoluk çocuk ailece yaptığımız yaz tatili geliyor aklıma. Oradaki tezek kokusunu alıyor burnum. Yeniden oralarda olasım geliyor.

Yağda kavrulan sarımsak kokusu, dört yıl yaşadığım İtalya’nın Francavilla al Mare kasabasında, okuldan sonra akşamları çalışmaya gittiğim balık restoranının sahibi Cecchino’nun yaptığı leziz karidesli linguine (makarna) kokusunu hatırlatıyor bana.

Meşe, paçuli, ahşap, tütün kokusu hayat yoldaşımı getiriyor gözümün önüne.

Hâlâ burnumda oğlumun bebeklik kokusu var meselâ.

Anne, baba, kardeş kokusunu da asla unutmuyorum.

Philippe Claudel de yaşamında yer eden kokuları anlatmış. Severek okudum.

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Saldım nefesimi, nefesim alev oldu, alev duvara değdi, duvarda bir kapı açtı, kapı, ayrık otları, eğrelti otları, peygamber kılıçlar, şeytan kılıçları, paşa kılıçları, aslanağızları, pençeleri, yeşil, koyu ağdalı yaprakları ile orman gibi bir bahçeye geçti. Bahçenin orta yerinde bir halı belirdi. Halının desenleri arasında, Anka kuşları, hüthüt kuşları, ebabil kuşları, bülbüller ve envai çeşit kuş, hüsn-ü yusuflar, menekşeler, sümbüller arasında yürüdü. Halının ortasına, kan rengi bir gül oturdu. Güle, bir ışık huzmesi vurdu. Gül dışındaki her şey, çiçekler, yapraklar, kuşlar, gülün ışığı ile kör oldu, karanlıkta kaldı. Resme, Güle sorma o bilmez adını verdim. Halıyı bir ucundan yaktım. Ateş usul usul yürüyorken, resmi kendi haline bıraktım.

Şarkılardan fal tuttum, hislerime söz olanları alt alta yazdım. İşte benim kaderim. Bir yudum Jak Danyel içtim. Bir şarkı ona, bir şarkı bana. Tutkumu anlatamayanları yok saydım. Onunkileri dinledim, kızdım, sinirlendim. Ben seni çok sevdim. Ama sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevemedin. 

Bende tam da bu hissiyatı uyandıran, bazı paragraflarını tekerleme söyler gibi okuduğum bir derin tutku kitabı.

 

Ne Okuyorum


“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” 

Çocukluğun kıymeti bilinemiyor bazen. Biran önce büyümek istiyoruz, büyümeye, büyüklere özeniyoruz. Büyüdükçe gerçek dünyayı keşfediyoruz. Fiziksel büyürken, ruhumuzdaki dehlizler de, endişelerimiz de, ihtiyaçlarımız da büyüyor. Karşılıksız sevgilere gark oluyoruz. Delice sevdiğimizi zannediyoruz ve fakat bir süre sonra sadece bir kıvılcım olduğunu fark ediyoruz, sönmeye mahkum. Ya da bizi sevmesini arzu ettiğimiz en son insanı, geri püskürtmek için türlü numaralar yapıyoruz. Ve belki de Ender ve Çetin gibi, en samimi iki arkadaş, aynı insana tutuluyoruz. Bir yetişkinin penceresinden baktığımızda da, asıl çaresizliğimizin bir daha çocuk olamamak olduğunu görüyoruz.

Bu sabah işe giderken ipod’umdan parçalar dinlemek istedi canım. Çocukluğumun efsanevi İtalyan aktör ve şarkıcısı Adriano Celentano’nun hayran olduğum birkaç parçasından biri de Il Tempo Se Ne Va… Zamanın akıp gittiğinden, çocukluğun mazide kaldığından dem vuruyor Bizim Büyük Çaresizliğimiz gibi. 

E intanto il tempo se ne va

E non ti senti più bambina

Si cresce in fretta alla tua età

Non me ne sono accorto prima

E intanto il tempo se ne va

Tra i sogni e le preoccupazioni

Le calze a rete han preso già

Il posto dei calzettoni

Ve bu arada zaman geçiyor

Ve kendini artık çocuk hissetmiyorsun

Senin yaşında hızlıca büyünür

Daha önce fark etmedim

Ve bu arada zaman geçiyor

Rüyalar ve endişelerle

File çoraplar alır çoktan

Kalın yün çorapların yerini

Ne Okuyorum

IMG_1310

Hepimizin çocukluğunda sandalyeleri yan yana dizip, üzerini yastıklarla, battaniyelerle kapatarak çadır yapmışlığımız vardır. Hatta ben kendi oğlumun çocukluğunun da, yeğenlerimin de en büyük eğlencelerinin çadır yapmak olduğuna şahit oldum ve oluyorum. Bir çocuğun günlerini eğlenceli kılan bu oyun, kendinin, yağmurlu upuzun bir günde kullanılan bir şemsiye olduğuna inanan yetişkin için bir dönüm noktası olabilir mi?