Ne Okuyorum

20180410_090522-01

İnsan elli yaşında, kadife kesesinde pek çok hatıra barındırıyor. Hırsları, yapmak isteyip de yapamadıkları, öz eleştirisi, endişeleri, aşkları, yaşadığı dönemin siyasi olayları, içtiği şarabın kadehinde kalan dudak izleri gibi kâh çok derin, kâh yüzeysel, ama bardağın şeffaflığını bozacak kadar da etkileyici anılar.

Simon De Beauvoir, tüm açıklığıyla yazdığı çocukluk anılarının ardından elli yaşındayken kaleme aldığı ve J.P. Sartre ile geçirdiği yılları anlattığı kitabında “Benim yaşantım Jean-Paul Sartre’ın yaşantısına sımsıkı bağlıdır; ama o, kendi hikâyesini size kendisi anlatsın, ben ondan kendi yaşantımı etkilediği ölçüde söz edeceğim, daha fazlasına el uzatmayacağım.” diyecek kadar sınırlarını belirlemiş.

Birbirlerine esir muamelesi yapmadan yaşamışlar otuz yıllık aşklarını. Özgürce… Kimi zaman kıskançlık girmiş kalbine De Beauvoir’ın. Ama vazgeçmemiş Sartre’dan. “En iyi dostum” dediği Sartre ile birlikte dünyayı tanımış. Kırklı yıllarda dünyayı sarsan siyasi olayları ve II.Dünya Savaşı’nı kol kola atlatmışlar. Ama hiç bir zaman Sartre’a yük olmamış.

Ben sol eğilimli bir kadın yazarım, bazı şeyler söylemeye, bazı gerçekleri dile getirmeye çalıştım ve özellikle kadının doğuştan esir olmadığını, erkeklerle eşit yaşaması gerektiğini öne sürdüm” diyerek kadının toplumdaki yerinin kapandığı küçük bir oda ve mutfak ile sınırlı olmadığının altını çizmek istemiş hayatı boyunca.

#bizimbuyukchallengeimiz da 3.madde, bir kadın yazarın 45 yaşından sonra yazdığı kitap oldu bu yılki okuma listemde.

Reklamlar

Ne Okuyorum

Rüyalarının gerçeklik üzerindeki etkisinden korkan George Orr, rüya görmemek için uyumaktan da korkar hale gelmiştir. Psikolojik olarak da sarsılan George, derdine çare olması için gittiği Dr. Haber tarafından dünyayı değiştirmek amacıyla kullanılmaya başlayınca bir avukatlık bürosunda tanıştığı Lelache’ı Dr. Haber’ın ofisini denetlemesi için tutar. George’un tedavisi devam ederken dünyada değişimler olmaktadır. Rüya içinde rüyalar bizi uzaylıların kol gezdiği bir dünyaya götürür. Ve kitabın sonunu, okurun güvenilir zihnine bırakır Le Guin.

#bizimbuyukchallengeimiz ın 29.maddesi olan klasik bir bilim kurgu kitabı olarak okudum Le Guin’in romanını.

 

Ne Okuyorum

20180330_100028

Rus yazarlarının üzerimdeki “kasvetli” etkisini kıran bir okuma deneyimi oldu. Hastalıklı bir çocukluk dönemi geçiren, sıraca (bir nevi deri veremi) hastalığı yüzünden arkadaşları tarafından mütemadiyen dışlanan, kendini resme, tiyatroya ve en nihayetinde de edebiyata adayan Gogol, pastoral betimlemelerle beni Ukrayna’nın kırsalına çekti. İki öyküden oluşan Mayıs Gecesi isimli kitabındaki ilk öyküde, Galya ile Levko’nun aşkını mitolojik benzetmeleriyle masalsı bir dilde aktarırken, ikinci öyküde Çartkov isimli bir ressamın etrafında gelişen olaylarla sanatı sorgulamasını anlatmaktadır. “Gördüğün her şeyi incele ve öğren! Her şeyi fırçanla göster, ama her şeyden çok, özellikle de yaradılışın yüce gizine ermeye çalış……İnsan için sanat tanrısal ve göksel bir cennet demektir. Sırf bundan ötürü sanat her şeyden üstün olan biricik şeydir. Görkemli bir sessizlik her tülü dünya heyecanlarından; yaratmak, yıkmaktan ne kadar yüksektir!”

#bizimbuyukchallengeimiz ın 2.maddesi olan Rus edebiyatından bir kitaptı Mayıs Gecesi, severek okuduğum.

 

Ne Okuyorum

20180307_170033

#bizimbuyukchallengeimiz ın 11. maddesi olan “en az 30 sene őnce yazılmış bir kitap” niteliğinde okudum Sunullah İbrahim’in O Koku adlı romanını.

Kitabın yayımlanma sürecindeki hikaye, içeriğinden daha fazlasını hayal ettirdi. Bu yüzden de büyük beklenti ile okudum. Beklentimin cevabı değildi ne yazık ki.

Ne var ki, kitabın ilk yayımlandığı 1966 yılında toplatılması, yirmi yıl kadar da karanlıkta kalması, muhalif görüşlerin her zaman dışlandığını, baskı altına alındığını bir kere daha kanıtlar nitelikte.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

20180209_123631

Yıllarını eğitime adamış, görerek bakan, sağduyu ile yaklaşan, hisseden, hislerini aktarabilen, günlerini sanatla harmanlayan, gördüklerini, duyduklarını başkaları da nasiplensin diye paylaşan, muzip genç kız bakışlarıyla hayatın matrak mozaiğini çözen, günleri dolu dolu yaşayan, emekliliğimi onun gibi yaşamayı dilediğim değerli bir kadın yazar.

Nurşen Hanım, nâm-ı diğer Leylakdalı Hanım https://leylakdali.blogspot.com.tr/, blog dünyasının hayatıma dokundurduğu çok değerli insanlardan. Yıllardır yazılarını büyük bir keyifle takip ediyorum. Birkaç kere telefonla konuştuk, mesajlaştık. Yıllar önce bir gün, Ayşe’nin Kitap Kulübü blog yazılarımdan birine istinaden postadan çıkan bir Nurten Ay (Ali Teoman, 1991’de Haldun Taner Öykü Ödülü alan Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı isimli kitabını bu adla yayımlatmıştı) kitabının Antalya’da yaşayan sahibesi. O kitap şimdi kütüphanemin rafında; sayfaları arasında sıcacık bir not yazılmış kartıyla birlikte.

Nurşen Hanım’ın bir kitap yazmasını hep bekledim. Ve en nihayet 2017’nin son aylarında ilk kitabı yayımlandı.

#bizimbuyukchallengeimiz’ın “Bir yazarın ilk kitabı” başlıklı 1.maddesine ithafen okudum Mutfağın Hatıra Defteri’ni. Okudukça kendi çocukluğumun mutfağına girdim çıktım. Nurşen Hanım’ın eş-dost tarafından Zarifanım diye tanınan anneannesinin yemekleri, kuzenlerle geçirilen tatiller, bahçe sinemaları, televizyon üzerine serilen dantel örtüler, çocuk ruhuyla kalkılabildiğinde ziyafete dönüşen sahurlar, komşular ve daha niceleri…

Ben kitabı okurken, büyüdüğümüz için annemin artık hiç yapmadığı muzlu rulo pastasının mis gibi kokusunu hatırladım. Bakalım siz neleri yâd edeceksiniz çocukluğunuza dair.

Bu arada sevgili Nurşen Hanım kitabımı imzaladı ve tekrar İstanbul’a geri gönderdi. Şimdi bir yazarın ilk kitabı, üstelik de tanıdığım bir yazarın ilk kitabı vasfıyla kütüphanemdeki yerini aldı 🙂

 

Ne Okuyorum

20180201_112640Taşınma, yeni iş, yoğun tempo, ev-iş arasında sokakta geçen zaman derken öykü yazmak uzak bir hayal oldu. İçim rahat mı? Hiç değil. Her gün yapmaya baş koyduğum sporu bir gün yapmadığımda vicdanım nasıl sızlarsa, yazmadığımda da aynı sızıyı hissediyorum. Ama olmuyor. Kendimi öykü yazmaya veremiyorum. Şu an için…

Yazamıyorum, ama okumaktan vazgeçemiyorum. Hele her gün yollarda geçen üç saati düşünürsek, okumamayı kendime yediremiyorum. Ben de bari 2018 okumalarımın bir hikayesi olsun dedim. #bizimbuyukchallengeimiz 2018’e iştirak ettim.

Ve yılın ilk kitabı, #bizimbuyukchallengeimiz’in 21.maddesi *Size hediye edilmiş bir kitap…

Yekta Kopan okuma yazma atölyesinde tanıştığım ve birlikte birkaç kur ders yaptığımız, sonrasında da arkadaşlığımızı sürdürdüğümüz sevgili Ömür’ün iş yerimde ziyarete geldiğinde hediye ettiği kitap, tam da bu maddeye cevap oldu. Kitabın adı Cumartesi, yazarı Ian McEwan. Aslında bu kitap challenge’ın iki maddesine de cevap olabilir; hediye edilen ve ilk defa okuduğum yazar. Ama yıllık kitap okuma sayımı arttırmak için sadece bir maddeyi tamamlamış addediyorum kendimi. 🙂

Londra’da yaşayan sinir cerrahı Henry Perowne, 15 Şubat 2003 cumartesi sabahına çok erken bir saatte başlar. Yatak odasının penceresinden yandığını gördüğü Rus uçağının, can kaybı olmadan hava alanına inebildiğini duyar birkaç saat sonraki haberlerde. Irak’ın işgalini protesto için halkın toplanacağı 15 Şubat Cumartesi gününün alâmet-i fârikası mıdır bilinmez ama Henry Perowne için oldukça uzun ve şiddet dolu bir Cumartesi olur.

Akıcı ve rahat okunan bir dili var Ian McEwan’ın. Hatta bazı bölümlerde son derece sürükleyici buldum. Diğer romanları ile karşılaştırma yapabilme yetisine sahip değilim, ama bu romanında fazlaca tıbbi terimler kullanmış ve detaya inmiş. O sayfaları okumak yordu açıkçası.

Challenge’a bir Ian McEwan kitabı daha katabilecek miyim bakalım?

 

Ne Okuyorum

Anarsik

Nermin Yıldırım’ın Gergedan Kitabevi’ndeki söyleşisinde tanıştım Fuat Sevimay ile. Söyleşinin moderatörlüğünü yapıyordu. Çok utandım daha önce bir kitabını okumadığım için. Bunu söyleşi sonrasında yaptığımız mini sohbetimizde kendisine de ilettim. “Hangi kitapla başlamalıyım Sevimay okumalarıma?” diye sorunca bana Anarşık’ı tavsiye etti. Sayfa adedinin azlığının yanı sıra akıcı, sürükleyici bir roman olduğundan bir günde bitti. İzmir’in arka sokaklarında, sanayide, çok da uslu olmayan Kürdan lâkaplı Mahmut’un ani ölümü sorgulanmaktadır. Kürdan biraz saf, biraz tehlikeli, biraz geçimsiz ama hep insanlarda vicdani duygular uyandıran bir karakter. Ölümünün arkasındaki gerçek perdesini de yine Kürdan aralıyor. Diyaloglar son derece doğal. Tanımlamalar güçlü. Mizahi yanı ağır basıyor. Okurken kendimi bir tiyatro sahnesinde hissettim diyecektim ki, 2015 yılında Kara Kutu Tiyatro Sahnesi’nde sergilendiğini okudum kitapla ilgili yaptığım araştırmalarda.