ZAMAN İÇİNDE ANTİGONE…

Mitler, zaman içinde farklı kimliklerde, farklı hayatlarda kendisini tekrar ediyor. Kurmaca metinlere de ilham kaynağı oluyorlar. 2021’de okuduğum kitapları, elimden geldiğince, kendi yazdığım hikâyelerle aktarmaya çalışacağım. Sophokles’in Antigone tragedyasını okurken Yunanistan’da gezdiğim farklı adalar, anakaradaki irili ufaklı köyler aklıma geldi. Küçük meydanlarındaki, hararetli konuşmaların yapıldığı kahve gölgeliklerinden yarı yabancı yarı dostane bakışlarla bizleri süzen yerli halk gözümde canlandı. Türkler hakkında düşmanca düşüncelere esir edilseler de pek çoğunun ailesinde, hâlâ Türkiye’de üniversite okuyan çocukları var. Bu bloğun doğuş amacı, yaptığım geziler sonrasında oralardan ilhamla yazdığım ve içinde oralara özgü detayların yer aldığı öyküler yazmaktı. Antigone, farklı bir hikâyede yeniden uyarlandı. Yaşadığımız coğrafyada da, binlerce yıl sonra Antigone’nin trajedisini bizlere hatırlatan, bu tragedyadan anekdotlar içeren gerçek hikâyeler mutlaka vardır. Sadece hayal edelim.

Dağın yamacına kurulmuş, bir başına güneşin batışını seyreden tek katlı ev ürkütücü bir sessizlikle çevriliydi. Civar halkın lanetli ev olarak tanıdıkları ve anlattıkları beyaz kerpiç ev, bakımsızlıktan her an yıkılacakmışçasına iğreti duruyordu toprak üzerinde. Çocukları rüyalarında huzursuz eden korkunç bir duruşu vardı bu evin. Mavi söveli küçük pencerelerinde insana dair hiçbir hareket yoktu. Eprimiş beyaz keten perdeler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hiç açılmazdı. İçerde yaşayan in midir, cin midir bilinmezdi. Makus talihinden kaçan bir adamdan bahsederdi dönüp duran lâkırdılar. Kimi işlediği günahların cezasını çekiyor derdi, kimi daha gençken kehanetin mahvettiği hayatının son demlerini yaşadığından bahsederdi. 

Köyün yerleşik ilk sakini olduğundan, sonradan gelenler evlerini hep onunkinden uzağa inşa etmişlerdi. Evin kötü talihinden nasiplenmesinler diye çitlere bile yanaşmaktan kaçınmışlardı.

Yolu köye düşenler, evin metruk olduğuna inanmayı tercih ederlerdi. Zira kahverengi çitler kısmen kırılmıştı. Kurumuş ıhlamur ağacının iskeletimsi gölgesinde birkaç portakal ağacı kendi kendine mevsim geçişlerini yaşar, gövdelerini yarıya kadar örten ayrık otlarının arasına, toplanmayan fazla olgunlaşmış meyvelerini bırakırdı. Zeytin ağaçları havaya karışan kokularıyla, yaşamın devam ettiğini işaret ederdi. Bir köşede, çalışıp çalışmadığı belli olmayan tulumba, hemen yanı başında paslı bir kova duruyordu. Yer yer kurumuş asma dallarının örttüğü çardağın altında tahta kurtlarının meskeni olmuş iğreti mavi bir masa ve yere devrilmiş iki mavi tahta sandalye uzun zamandır kaldırılmayı bekliyordu. Belki de yamaçtan aşağıda görünen engin maviliğin seyrine dalıp gitmişlerdi.

Samos – Photo by Peyman Gökhan

Zaman zaman, ailelerinin uyarılarına rağmen köyün meraklı çocukları, terkedilmiş gibi duran eve fazlasıyla yaklaşır, uzun süre devasa otların arasında pusuya yatıp evi gözlerlerdi. Mamafih evde hiçbir hareket olmaz, üstlerine yapışan nemli yaprakları, kollarına, bacaklarına tırmanan karıncaları silkeledikten sonra evlerine dönerlerdi. Gizemli ev gözden kaybolana kadar da kendilerini izleyen bir çift gözün arayışında, omuzlarının üzerinden geriye bakarlardı. Ne usulca itilen tahta kapı, ne de aceleyle kapanan perde görürlerdi. Grubun kızıl alevleriyle yanıp kül olmaya bıraktıkları bir ev kalırdı sadece.

Bazı kış günlerinde, yamacın altında yaşayan köylüler, evin bacasından usulca gökyüzüne yükselen beyaz duman gördüklerini iddia ederlerdi. Görmeyenler inanmazdı. Ama akıllara acaba sorusu yerleşirdi.

Soğuk ve toprağı balçığa çeviren bol yağışlı kışın ardından gelen baharla köylüler düşüncelerini terk edilmiş evden uzaklaştıracak meşguliyetlere gark etti. Köyün çıkışındaki üzüm bağlarını kışın etkilerinden arındıracak hummalı çalışmalar başladı. Hasat zamanına kadar köylülerin gözü bağlardan başka bir şey görmezdi. İşte o zaman evin kapısı gıcırtıyla açılır, yorgun, kambur siluet, gözlerini ışığa alıştıra alıştıra usulca kapının önüne çıkardı. İri yarı yaşlı adamın elbiseleri, evin perdelerinden daha eskiydi. Yer yer yamalı pantolonunun belinde kalın urgan, kemer vazifesi görüyordu. Gömleğinin bazı yerleri fazla giyilmekten aşınmıştı, etek uçları yırtık pırtıktı. Yüzündeki derin kırışıkların bir kısmı, uzun beyaz sakalla örtülmüştü. Çökmüş avurtları, gömleğinin yakasından görünen köprücük kemikleri, bilekleri, evden hiç çıkmadan yaşam mücadelesi veren bu yaşlı adamın beslenemediğinin kanıtıydı. Sürdürdüğü meczup yaşamına rağmen tavırlarında bir asalet okunuyordu. Vahşi değildi ya da saldırgan. Bakışlarında mahcubiyet saklıydı.

Aksak adımlarla başı önünde bahçenin içinde dolaştı. Otların arasında yitirdiği değerli bir taşı ararcasına dikkat kesilmişti. Arada sırada duruyor, yere çömelerek elindeki bıçakla otların arasından topladığı hindiba, radika, yabani semizotlarını elindeki bez torbanın içine koyuyordu. Torba tıka basa dolduğunda, portakal ağacının üzerinde kalmış, muhtemelen suyu çekilmiş derisi gibi kuru portakallardan birkaç tane koparıp eve girdi. Sadece toprak ananın zenginlikleri görmüştü yaşlı adamı. Köylüler ise yüreklerine gömülü meraklarıyla gündelik yaşamlarına devam ediyorlardı.

Nisan yağmurları iki gün boyunca hız kesmeden devam etmiş, doğa bereketli yağmurlarla coştukça coşmuştu. Yoğun bir toprak kokusu sarmıştı yamacı. Tepeleri ele geçiren nimbuslar patlamaya hazırdı. Köylüler evlerine kapanmıştı. Yağmurların bu mevsimde yağmasını, mahsullerin olgunlaştığı yaz aylarında yağmasına tercih ettiklerinden evlerine kapanmış olmayı dert etmiyorlardı. Yaşlı adam ise sakallarını ağartan hatıraların acılarıyla, soğuğa, rüzgâra, yağmura, kara ve yıllara direnen evinin dışı gibi yorgun içinde, yayları çoktan mesaisini doldurmuş divanın üzerinde uzanıyordu. Ailesine kestiği cezanın diyetini ödüyordu yıllardır. Beyaz kireç sıvalı tavanda, her gün, her gün geçmişi yâd ediyor, zamanı geriye sarabilse, kayıplarının önüne geçebilir miydi, Tanrılar buna izin verir miydi, muhasebesini yapıyordu. Hey gidi koca Vasilis! Sen bereketli toprakların heybetli sahibi, bir aile trajedisi ile halkından soyutladın kendini, bilmediğin topraklara sığından utancından, acından. Zeus gökleri yardı ikiye, tüm hiddetini akıttı üzerine. Oysa yaptığın yanlış sayılmazdı kendince. Adalet istedin, ama düşünmedin kardeşin kardeşe düşman olacağını ve yine kardeşin kardeşe sahip çıkacağını. Sen ayrı bedenlerde akan aynı soyun kanını küçümsedin. İktidar, güç gözlerini kör, duyularını felç etti. Sen de kendi soyundan geleni kollamak istedin. Açtın kanatlarını üstüne, ama hacminin rüzgârını düşünemedin. O zaman içindeki sese kulak verdin. “Bahtı kara kız kardeşini koru. Ona ve çocuklarına sahip çık. Onlar eşini/babalarını yitirdi. Topraklarını da yitirmesinler.” Aldın karşına, mantıkla tanıştırdın. Hüzünlü genç bir kadın olan kız kardeşin müteşekkir oldu yardım eline. İki kız, iki erkek çocuk koydular seni babalarının yerine. Kızlar annelerine evi çekip çevirmekte, oğlanlar mahsulleri zenginleştirmede canla başla çalıştılar. Toprağın yönetimi demokratik bir çözümle her yıl oğlanlardan birine emanet edildi. Ürün almak da bir yarışa dönüştü. Her yarış farklı başarılara sürükledi oğlanları. Rekabet kızıştıkça kızıştı. Yaktığı ateşin üzerinde pişen aşın dumanı arkasından endişeyle izledi anne, kardeşler arasındaki bu garip durumu. Aynı sofrada oturmaz oldu oğlanlar. Sonra Yorgos’un yönetime geçeceği yıl Yannis “olmaz” dedi. “Güzel planlarım var topraklarımızla ilgili, bozmanı istemem. Bu yıl da ben işleyeceğim toprağı, mahsulleri ben satacağım ırak diyarlara.” Yorgos diklendi, Yannis daha da fazla. Kaptı biri üç başlı tırmığı Poseidon gibi hırsla batırdı kardeşinin böğrüne, Yannis bedeninden fışkıran son bir çabayla elindeki orağı salladı, Yorgos yıkıldı bu defa yere. Toprak kana bulandı. Anneleri ve kız kardeşleri koşup geldiler çığlık çığlığa, gözyaşlarını yele terk ederek. Kapandılar henüz sıcaklığını yitirmemiş bedenlerin üzerine. Dayı Vasilis yeri döven adımlarıyla yaklaştı koca topak olmuş aileye. Kızlar Antea ve Eliana yumruklarını sıkıp dikildiler dayılarının karşısına. “Sensin buna sebep,” dedi Antea. Vasilis, kız kardeşine baktı yalvarırcasına. “Babanızın ölümünden sonra bensiz nice olurdu haliniz. Ruhunuz duymazdı topraklarınızın başkalarının eline geçtiğini. Hırslarına yenildi kardeşleriniz,” dedi. Söz hakkı tanımadan döndü sırtını. Defin işlemlerini başlattı. Vasilis’e göre Yorgos sesini çıkartmakta haksızdı. Yannis mahsulü çoğaltmakta ondan başarılıydı. Susmalı ve biat etmeliydi Yannis’in bir yıl daha yönetimin başında kalmasına. Sığ düşünceleriyle başlattığı kavga toprağın bereketine zehir akıtmıştı. Cezası basit bir gömülmeydi. Mezarında bir taş bile olmayacaktı. Yannis ise lider ruhuna yaraşır bir törenle gömülecekti. Mezar taşında altın harflerle yazacaktı ailenin medarı iftiharı olduğu. Antea kulaklarına inanamıyordu. Öz dayısı, kardeşleri birbirine düşman etmiş ve aralarındaki husumeti mezarlarına kadar taşıyordu.  Elinde mızrağı omuzunda baykuşuyla Medusa’ya kafa tutan Athena gibi dikildi dayısının karşısına. Vasilis narin genç kızı dikkate almadı. Hatta kendi oğluyla evlenmeye hazırlanan yeğenini kuş uçmaz, kervan geçmez bir uzak köye sürgüne gönderdi. Ne yer, ne içer umurunda değildi. Kurtlar iner de bu narin kızı kendilerine bir öğün yaparlar diye düşünmedi. Taştan kalbinin böyle ince, hassas düşünmesi olasılığı yoktu. Antea uzun zaman önce toprakları verimsiz olduğundan halkı tarafından terk edilen köyün soluk alan tek varlığıydı. Konuşacak bir Allah’ın kulu olmadığı gibi, çorak arazide karın doyurmak için arpa, buğday bile yetişmiyordu. Vasilis’in oğlu babasının fikirlerine karşı gelmesinin törelerine aykırı olduğunu bile bile nişanlısına yalnız bırakmayı vicdanına yediremez. Atına atlayıp hayalet köye gider. Gider, ancak geç kalmıştır. Antea’nın cansız bedenini küçük köyün kurak kuyusunda bulur. Homer, Antea’yı kuyudan çıkarır, atının terkisine alıp köyüne döner.. Vasilis, Homer’i Antea’nın cansız bedeni ile karşısında bulunca çılgına döner. Kendi oğluna söz geçiremeyen bir lider, halkın gözünde kıymetini yitirir. Vasilis daha fazla küçülmeyi göze alamaz. Oğlu Homer ile karşı karşıya gelir. Genç ve toy Homer, Vasilis’in tecrübeleriyle kazandığı gücüne direnemez. Babasına savurduğu balta elinden kurtulur ve kendi bedenini yarar. Vasilis bin pişman oğluna sarılır. Canından can koparmış, lavlarla köpürmeye hazır yanardağın içine atmıştır. Karısı çığlık çığlığa fırlar gelir köy meydanına. Göğsünü yumruklar, feryatları köyü inletir. Bir babanın öz evladına çektirdiği acıyı, Tanrı’nın bahşettiği hayatını kendi elleriyle sonlandırmasını affedilmez bulmaktadır. O gece evin arkasındaki ahırda bulurlar Vasilis’in karısını. Evlat acısına dayanamayan Lida kendini asmıştır. Üç evladının ölümüyle yıkılan Vasilis’in kız kardeşi de canına kıyar.

O günden sonra Vasilis içine kapanır. Köy halkının karşısında itibarını yitirmiştir. Yaşadığı ev, sahip olduğu topraklar, kudreti, hepsi çürüyen bir ağaç gövdesi gibi yerle bir olur. Kimseye bakacak yüz, söyleyecek sözü kalmamıştır.

İşte Vasilis’i bu virane eve kapayan hikâyesi… Çocuğunun ölümüne dayanamayan Lida kadar, kendi acısına son verecek tek hamle için cesaretini toplayamamış, köyünden kaçmış ve münzevi hayatı yaşamaya devam etmektedir. Ecel canını alana kadar… Elbet bir gün hikâyesini yazacak bir Sophokles çıkar ortaya.        

HEY GARSON! Murat Sevinç

20190709_184505

HEY GARSON! kitap okumayı sevdiğimi bilen, Belçika’da yaşayan bir çocukluk arkadaşımın tavsiyesiydi. Gerçek hayat hikayesi, bazılarımızın tecrübe ettiği yurt dışı deneyimlerinden bir örnek.

Murat Sevinç üniversiteyi bitirip de asistan olarak üniversitede kalmayı istediğini profesörüne söylediğinde karşısına kocaman bir engel çıkıyor: İNGİLİZCE. İngilizce öğrenmeden asistan olamayacağını öğrenince de kısıtlı maddi olanaklarına rağmen Londra’ya gidiyor. Hayata anlam katan tecrübeler, anlatılacak bir sürü anı biriktiriyor. Yurt dışında kısa sürede yabancı dil öğrenmenin en kolay yolunun da yerel halkla bire bir münasebette olunabilen garsonluktan geçtiğini söylüyor.

Kitap, dört sene okumak için kaldığım İtalya tecrübelerimi aklıma getirdi. Kısıtlı maddi imkanlar, hatta aileden dört yıl boyunca hiçbir maddi destek almadan baş etme üzerine kurgulanmış bir deneyim. Bir dolu macera ve anı ile “iyi ki gitmişim” dedirten dört yıl.

Kitabın sayfaları arasında da beni bekleyen bir sürpriz varmış meğer. Ama bunu, kitabı bana tavsiye eden Zeynep dahi bilmiyordu. Yazar, kitabı kaleme alırken masasının yakınındaki kırmızı radyoya dikiyor gözlerini. Anılarına şahit bu radyo, çok sevdiği dostları Dilek ve eşi Alpay’ın hediyesiymiş. Yazarın şehri Ankara, bahsedilen isimler de Dilek ve Alpay olunca, hele bir de Dilek’in enfes öyküler yazdığı notunu da görünce, benim de çok sevdiğim Dilek Türker’den (https://www.kitapyurdu.com/kitap/avucumda-cimen-izi/427629.html) bahsettiğini anladım. Ne güzel bir tesadüf! On bin küsur km çapına rağmen dünya ne küçük!

Bir biyografinin bir kesitini eğlenceli dille okumak isteyenlere tavsiye edilir.