Ne Okuyorum

Anarsik

Nermin Yıldırım’ın Gergedan Kitabevi’ndeki söyleşisinde tanıştım Fuat Sevimay ile. Söyleşinin moderatörlüğünü yapıyordu. Çok utandım daha önce bir kitabını okumadığım için. Bunu söyleşi sonrasında yaptığımız mini sohbetimizde kendisine de ilettim. “Hangi kitapla başlamalıyım Sevimay okumalarıma?” diye sorunca bana Anarşık’ı tavsiye etti. Sayfa adedinin azlığının yanı sıra akıcı, sürükleyici bir roman olduğundan bir günde bitti. İzmir’in arka sokaklarında, sanayide, çok da uslu olmayan Kürdan lâkaplı Mahmut’un ani ölümü sorgulanmaktadır. Kürdan biraz saf, biraz tehlikeli, biraz geçimsiz ama hep insanlarda vicdani duygular uyandıran bir karakter. Ölümünün arkasındaki gerçek perdesini de yine Kürdan aralıyor. Diyaloglar son derece doğal. Tanımlamalar güçlü. Mizahi yanı ağır basıyor. Okurken kendimi bir tiyatro sahnesinde hissettim diyecektim ki, 2015 yılında Kara Kutu Tiyatro Sahnesi’nde sergilendiğini okudum kitapla ilgili yaptığım araştırmalarda.

Reklamlar

Ne Okuyorum

Bir kabuğun içinde yaşayanlar vardır. Kendileri ile yüzleşmemek için, bazen yüzleşmek zorunda olduklarından kaçmak için, hatta yüzleştiklerinden korunmak için. Bir ailenin üç kuşak kadınını kuşatan talihsiz olaylar zincirini kimi zaman güldürerek, kimi zaman ağlatarak anlatıyor Zeynep Kaçar. Tasvirleriyle, beni o şanssız kadınların arasına oturttu, dertlerini paylaştırdı.

Ne Okuyorum

aylakadam

Aylak Adam’ı aldım, İtalya’ya götürdüm. Sonbahar’ı yazdık yeniden romantik kasabalarda. Ben onu uzaktan izledim. O, Portofino’nun küçücük meydanında tur attı defalarca. Güler’e ya da Ayşe’ye benzeyen yüzler arıyordu sanki. Yatlarıyla gelen birkaç zengin İspanyol kadını dikkatini çekti. Ama kadınların arkasından tekneden inen uzun boylu, yakışıklı, mitolojinin türlü hikayelerinden çıkmış erkekleri görünce ellerini rüzgarlığının cebine sokup meydana doğru yöneldi. Mevsim, turistleri Portofino’ya çekmiyordu artık. Denize kucak açan küçük meydana atılmış masalar bir sonraki sezonu bekliyordu. Uzun bir bekleyiş olacaktı. Kasabanın yaşlı bayanlarına kalmıştı meydan. Kokusunu bırakıp giden yazın gıybetini yapıyorlardı.

Portofino’nun evleri güzeldi, sokakları şıktı. Ama aradığını bulamamıştı Aylak Adam. Trene atladı. Herkesin hararetle bahsettiği, Cinqueterre’ye gitti. Adı gibi, Beş Toprağın, beş kasabasını dolaştı. Önünde yürüyen kadınların bacaklarını izledi. Onları okşadığını hayal etti. Öptüğünü. Kasabaların en güzelinde, Riomaggiore’de kayaların tepesine oturtulmuş restoranın deniz gören masalarından birine yerleşti. Kahve ısmarladı. Garson yüzüne baktı. Birşey söyleyecek sandı Aylak Adam. Garson arkasını döndü, uzaklaştı. Kahvesini bitirdi. Yemeden, içmeden masayı işgal etmesi garsonu rahatsız etti gibi geldi. “Ben paralı bir aylağım. Uzun süre oturabilirim.” dedi sesi duyulur duyulmaz. Su istedi. Bir dikişte içti. Masaya 10 Euro bıraktı. Burada aylaklığını da lâyıkıyla yapmaya izin vermiyorlardı.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum


Çocukluk sadece meyve ağaçları arasına gerilen salıncakta sallanmak değil. Komşunun bahçesinden meyve çalmak da değil çocukluk. Çocukluk bazen bir yetişkinin bile görmeyi düşünmediği olaylara şahit olmak. Bazen bir günahın temel atıldığı çağ. Masumiyetin yitirildiği… Ölümcül hastalığını öğrenen 29 yaşındaki Adalet, masumiyetinin zaiyatında rol oynayan olayın peşine düşüyor hayatla vedalaşmadan önce. Etliye suluya dokunmadan geçirdiği günlerin diyetidir belki de…

Benim gibi “ben neden bu kadar geç Nermin Yıldırım okudum” dememek adına bir an önce okumanızı tavsiye ederim. 

Ne Okuyorum

virgina woolf

Mrs Dalloway’in evinde akşamki davet için hazırlıklar başlamıştı. Lucy çaydanlık ile fincanı sehpanın üzerine bıraktı. “Çiçeklerin de sularını değiştirelim,” dedi Lucy’ye Mrs Dalloway. Kitabını okumak istiyordu, ancak davetli listesini kontrol etmekten kendini alıkoyamıyordu. Kaçıncı kez aynı listeye bakmıştı. Şimdi herkes gözlerinin önünde geçit törenindeydi. O kadar çok detay vardı ki onlarla ilgili, Clarissa’nın zihninde her birinin hikâyesi akıp gidiyordu. Yazsa roman olurdu akşama kadar.

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Köylerden her geçişimde, geçen yaz Baambrugge’de çoluk çocuk ailece yaptığımız yaz tatili geliyor aklıma. Oradaki tezek kokusunu alıyor burnum. Yeniden oralarda olasım geliyor.

Yağda kavrulan sarımsak kokusu, dört yıl yaşadığım İtalya’nın Francavilla al Mare kasabasında, okuldan sonra akşamları çalışmaya gittiğim balık restoranının sahibi Cecchino’nun yaptığı leziz karidesli linguine (makarna) kokusunu hatırlatıyor bana.

Meşe, paçuli, ahşap, tütün kokusu hayat yoldaşımı getiriyor gözümün önüne.

Hâlâ burnumda oğlumun bebeklik kokusu var meselâ.

Anne, baba, kardeş kokusunu da asla unutmuyorum.

Philippe Claudel de yaşamında yer eden kokuları anlatmış. Severek okudum.

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Saldım nefesimi, nefesim alev oldu, alev duvara değdi, duvarda bir kapı açtı, kapı, ayrık otları, eğrelti otları, peygamber kılıçlar, şeytan kılıçları, paşa kılıçları, aslanağızları, pençeleri, yeşil, koyu ağdalı yaprakları ile orman gibi bir bahçeye geçti. Bahçenin orta yerinde bir halı belirdi. Halının desenleri arasında, Anka kuşları, hüthüt kuşları, ebabil kuşları, bülbüller ve envai çeşit kuş, hüsn-ü yusuflar, menekşeler, sümbüller arasında yürüdü. Halının ortasına, kan rengi bir gül oturdu. Güle, bir ışık huzmesi vurdu. Gül dışındaki her şey, çiçekler, yapraklar, kuşlar, gülün ışığı ile kör oldu, karanlıkta kaldı. Resme, Güle sorma o bilmez adını verdim. Halıyı bir ucundan yaktım. Ateş usul usul yürüyorken, resmi kendi haline bıraktım.

Şarkılardan fal tuttum, hislerime söz olanları alt alta yazdım. İşte benim kaderim. Bir yudum Jak Danyel içtim. Bir şarkı ona, bir şarkı bana. Tutkumu anlatamayanları yok saydım. Onunkileri dinledim, kızdım, sinirlendim. Ben seni çok sevdim. Ama sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevemedin. 

Bende tam da bu hissiyatı uyandıran, bazı paragraflarını tekerleme söyler gibi okuduğum bir derin tutku kitabı.