Erguvanlı Tepede Şiirli Mabed

Aşiyan Müzesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Dışarıdaki soğuktan kaçarcasına iki kanatlı dar ahşap kapıdan yalıya giriyoruz.

İçinde odunların çıtırdadığı şöminenin kızıl alevi karşılıyor bizi. Tam karşısında, sallanan sandalye var. Hâlâ hareket ettiğine bakılırsa oturan kişi henüz kalkmış. Hemen arkadaki küçük ceviz kütüphanenin üzerinde, sayfaları açık bir kitap duruyor. O huzurlu saatlerin içinde olmayı ne çok isterdim!

İzlendiğim hissine kapılıyorum birden. Belki de tablolardan bakan, yalının eski sahiplerinin gözleri üzerimdeki. Bizi esaretimizden kurtar, der gibiler. Çerçevelerin içinden çıkıp, bir zamanlar soluk aldıkları, yarattıkları o verimli an’lara geri dönmek istiyorlar.

Arkamızda, gırtlaktan sökülen küçük bir öksürük duyuyoruz sanki. Gıcırdayan parkelerin üzerinde topuklarımızın üzerinde geriye dönüyoruz. Gri flanel takımı, beyaz dik yaka gömleği içinde, bakımlı pala bıyıklı, saçları briyantinle arkaya taranmış, yakışıklı esmer bir adam oturuyor. Mehmed Tevfik Bey… Bakışlarından, mabedine girdiğimiz için bizi yeriyor mu, yoksa unutulmadığı için mutlu mu, anlamak zor.

Mehmed Tevfik Fikret - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Fikret – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Zamanında çok canlar yakmış mıdır ki o gözler? O gözler olmasa bile, yazdığı şiirlerle pek çok kadını etkilemiştir mutlaka.

Dikkatli bakınca gözlerinde melankolik bir bakış seziyorum. Haklısın diye fısıldıyor derinden bir ses. Çok küçük yaşta öksüz kaldı. Hayatı tanımaya, yaşamaya dayısı ve yengesiyle başladı. Kız kardeşi ondan daha bahtsızdı. Öksüzlüğünü, hayatının yoldaşı ile dindireceğini sanıyordu. Ama adam insafsız çıktı. Döverek öldürdü kızcağızı. O yüzdendir ki Mehmed Tevfik Bey melankolinin kollarındadır sıklıkla.

Yine birlikte toplamışlardı
On gün evvel bu hoş çiçeklerden
Seni ey mevt! Kim hatırlardı
O bahar hayatı süslerken?

Şimdi yalnız, önünde boşluklar
Düşünür hep o ayrılık demini…
Pek bunaldıkça aldatır, oyalar
Bu çiçeklerle reng-i matemini

Melankoli yaratıcılığa da sirayet etmiş. Duvarlardaki tablolar da melankoli ile beslenmiş fırça darbelerine maruz kalmış.

Krizantemli Vazo – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Bey’in eşi Nazime Hanım’ın Aşiyan sırtlarında, çimenlerin üzerinde dinlenirken resmedilmiş tablosu var duvarlardan birinde. Bu tepeleri çok severlermiş karı koca. Her fırsatta manzarayı izlerlermiş. Sevdikleri bu tepede evleri olsun isterlermiş. On yıl sabırla beklemişler evi oturulacak hale getirene kadar. İkisi arasında sevgi olduğunu, birbirlerine sadık olduklarını düşündürtüyor bana evde gördüklerim. Sonra yatak odasında, Mehmed Tevfik Bey’in, yatağın yanında asılı maskı dikkatimizi çekiyor. Batı geleneklerindeki gibi, öldüğünde bu maskı, o günlerde evde yaşayan Mihri Müşfik Hanım hazırlamış. Bir anda kafamdaki sadakat, derin sevgi imgeleri alt üst oluyor. Yoksa? Hıfzı Topuz bir şeyler biliyor olabilir mi? Belki de Mehmed Tevfik Bey’i anlattığı kitabında sır perdesi aydınlanıyordur. Kitabı okumalıyız mutlaka.

Edebiyat-ı Cedide Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Edebiyat-ı Cedide Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Odalardan birinden kalabalık sesler geliyor. Sanki şiirler okunuyor, dergilerden makaleler. Arada tok kahkahalar yükseliyor. Bazen de ateşli tartışmalara yerini bırakıyor okumalar. Koşarak aşağı iniyoruz, sesin geldiği odanın izindeyiz. Odanın kapısı önüne geldiğimizde, kesiliveriyor konuşmalar. Hepsi hayal miydi? Ölü Ozanlar Derneği’nin mağara toplantıları düşüyor usuma. Kapatılan Servet-i Fünun Dergisi’nin arkasından bolca edebiyat konuşulan, Batı akımının etkisindeki bir grup genç adamın toplandığı bu oda, sahip olduğu manzaraya rağmen, eminim çok ateşli yorumlara ev sahipliği yapmıştı. Odadakiler, manzaranın farkında bile değildi belki de çoğu zaman.

Dinleme odasında toplanan birbirinden değerli edebiyat ustasının duvarda asılı fotoğraflarına bakıyoruz. Yaratıcı iksirlerle yıkanmış bu sanatçıların her biri, yaşlarından beklenenin çok daha üzerinde başarılar sergilemişler. Sadece yazar ya da şair değiller. Öğretmenlik yapıyorlar, ressamlar, mimarlar, diplomatlar da aynı zamanda.

Kapıdan bir gölge seğirtiyor. Bir çocuk merdivenlerden aşağı koşuyor. Mutfak kapısında yok oluyor. Haluk bu, Mehmed Tevfik Bey’in oğlu. Haluk annesinin hazırladığı vişne suyundan bir bardağa boşaltıyor. O sırada dışardan gelen köpek sesini duyuyor. Bardağı tezgâha bırakıp Sokrat’ın Penceresi’ne yaklaşıyor. Parmak uçlarında zıplıyor dışarıyı görmek için. Ama daha o kadar uzamadı. Duvar dibindeki ahşabı eprimiş, rengi solmuş tabureyi camın önüne çekiyor. Üzerine çıkıp pencereden köpeğe sesleniyor; “Gel oğlum, gel!” köpeğin kulaklarını okşuyor demirlerin arasından aşırttığı eliyle. “Birazdan yanına geleceğim, oynayacağız birlikte.” Tekrar tezgâhın yanına gelip vişne suyunu bitiriyor.

Sokrat'ın Penceresi - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Sokrat’ın Penceresi – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Haluk hakkında evdeki izler, sadece duvardaki birkaç resimden ibaret. Mehmed Tevfik Bey ile arası nasılmış, pek kestiremiyorum. Önce İskoçya’ya, ardından Amerika’ya gitmiş. Bir dönem Türkiye’ye geri gelmek istemiş, ama zamanlama yanlışmış. Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçe bile öğretmemiş. Mehmed Tevfik Bey, kendisi gibi şiire, edebiyata düşkün olmayan oğluna baskı mı kuruyordu acaba?

Abdülhak Hamit Tarhan Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Abdülhak Hamit Tarhan Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Bulutlar gökyüzünü kaplamışçasına evin içi daha da kararıyor. Dışarda çakan şimşek, odayı aydınlatıyor. Şehzade Abdülmecid imzalı, Abdülhak Hamit portresi, pencereden bakan canlı bir gövde gibi çıkıyor karşımıza. Yan duvarda asılı, şairin çılgınca âşık olduğu üçüncü eşi Bayan Lucienne’in resmiyle, kendi portresi arasında gidip geliyor gözlerim. Büyük aşka yazılmış Makber dolaşıyor kulaklarımızda.

Eyvah! Ne yer, ne yar kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zar kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden.
 
Ben gittim, o haksar kaldı,
Bir köşede tarumar kaldı,
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut’da bir mezar kaldı.
 
Bildir bana nerde, nerde Yarab,
Kim attı beni bu derde Yarab?
Nerde arayayım o dil rübayı,
Kimden sorayım bi-nevayı?
 
Derler ki unut o aşnayı,
Gitti tutarak reh-i bekayı,
Sığsın mı hayale bu hakikat?
Görsün mü gözüm bu macerayı?
 
Sür’atle nasıl da değişti halim,
Almaz bunu havsalam, hayalim.
Çık Fatıma! Lahdden kıyam et,
Yadımdaki haline devam et.
 
Ketmetme bu razı, söyle bir söz,
Ben isterim, ah, öyle bir söz.
Güller gibi meyl-i ibtisam et,
Dağ-ı dile çare bul, meram et.
 
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle,
Eyyamı hayatımı tamam et,
Makber mi nedir şu gördüğüm yer?
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber?

Zaman dursa, Osmanlı döneminde, Batı mimarisinin etkisiyle, Mehmed Tevfik Bey’in zihninden projeye dökülen bu yalıda şiirle, resimle, ilginç kişiliklerin duvarlar arasında bıraktığı izlerle kalsak. Aşiyan Tepesi’nde Hacı Arif Bey’den, Enderuni Ali Bey’den çalsak, Şair Nigâr’ın dizelerini okusak.

Gördüklerimizi, dinlediklerimizi yüreğimizde biriktiriyoruz.

Aşiyan Müzesi Bahçesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi Bahçesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bahçede, Mehmed Tevfik Bey’in mezarını selamlayıp, erguvan mevsiminde dönmek üzere yağmurlu soğuğa karışıyoruz.

Peyman Ünalsın

Reklamlar

Cinema Paradiso

Palazzo Adriano

Karanlık çökmeden kasabaya varmam gerekiyor. Kırmızı Cinquecento’nun içinde hayallerine koşan bir gezginim ve tüm adayı baştan sona, bu küçük, şirin arabanın içinde uzun kilometreler kat ederek dolaşabilirim. Direksiyona kurulup, parlak kırmızının, Ortaçağ’ın tuğla yapılarıyla bezenmiş kasabalarında oluşturacağı tezatın tadını çıkartacağım.

Gideceğim kasaba, dalgalı denizde kâh görünüp, kâh saklanan bir gemi gibi, arada sırada ortaya çıkıyor. Yakın görünüyor gözüme.Geride bıraktığım virajlı yollar kasabaya kadar devam ediyorsa, daha en az bir saatim var demektir.

Camları sonuna kadar açıyorum. iPod’dan yükselen Ennio Morricone, Sicilya topraklarının ruhunu damıtıyor notalarda. Geçtiğim bazı köyler beni ürkütüyor. Fakirliği, insanlığın fakirlik karşısındaki acizliğini, hızlı çekim videoda izler gibi izliyorum. Sahip olamamanın verdiği çaresizlik yasadışı eylemlere dönüşebilir bu topraklarda. Ya da fakirliğe rağmen, bir yudum dostlukta mutluluğu tadan insanlara rastlayabilirsiniz. Şarkılar çalıp söyleyen, dans eden insanlar.

Fakirliğin, günahın sebebi bu “lanetli topraklar” kimileri için.

Cinema Paradiso

Ben dostluğun, aşkın izini sürüyorum. Hayatının ilk aşkını yaşayan gençlerin gözlerindeki pırıltıyı görmek amacım. Artık erişemediğimiz masum ilişkileri hatırlatır cinsten. Yağmurun altındaki kaçamak öpüşmelerin, tutku dolu mektupların arayışındayım. Kısaltılmış ve özelliğini yitirmiş kelimelerle dolu bir kısa mesaj mutlu etmiyor beni. Ya da küçük bir çocukla, bir yetişkinin, kocaman anlamları olan söz dizelerinin peşindeyim. Omzundaki, yüreği insanlıkla, iyilikle dolu babacan tavırlı bir adamın eliyle güven duygusunu hisseden çocuğun dünyasına girmek istiyorum.

Cinema Paradiso

Cinema Paradiso

Düşüncelere dalmışken, yolun nasıl bittiğini anlamıyorum. Palazzo Adriano’ya Hoşgeldiniz tabelasını görüyorum.

Dar, Arnavut kaldırımlı yolda yeşil, kahverengi panjurlu evleri seyrederek kasaba meydanına yöneliyorum.

Sokaklar tenha. Evlerden, İtalyanların hararetli konuşmaları çalınıyor kulağıma. Bir bebek ağlıyor avaz avaz. Sabrı taşmış bir anne yalvarıyor artık sussun diye. Tabak çanak sesleri duyuluyor. Kızgın yağa atılan sarımsakların cızırtısı ve kokusu sarıyor sokakları. Kimi maç izliyor belli ki televizyonda. Coşkulu İtalyan melodileri yükseliyor tenhada.

Tüm bu yerel tınılara, Mahmure’nin mekanik sesi katılıyor. “Yüz metre sonra sağa dön”, “Elli metre sonra dönel kavşaktan sola dön”, “Hedefe iki yüz metre kaldı”. Aslında onun sesini kesme vakti geldi. Ufacık kasabada Umberto I° Meydanı’nı bulmak zor olmasa gerek.

Hayranlıkla etrafı seyrederken dar yol, geniş bir meydana ulaşıyor. Ortadaki çeşmeyi tanıyorum. Salvatore’nin, sinemaya gitmek için harcadığı süt parasının yüzünden, annesinden dayak yediği yer burası. Arabayı meydanın ortasında durdurup iniyorum. Cinema Paradiso’yu arıyor gözlerim.

Derken meydanda koşturan “bu meydan benim” diye boğazını yırtarcasına bağıran adamı görüyorum. Mahallenin delisi, yabancı olduğumu anlayıp etrafımda tur atıyor. Korkmadım desem yalan olur. Kasaba lokalinin kapısında dikilen bir adam bağırıyor, “Hadi git, hadi! Onu rahat bırak.” Aynı sözleri tekrarlayarak uzaklaşıyor yanımdan.

Palazzo Adriano

Üniformalı bir adam yaklaşıyor bu sefer, “Hanımefendi buraya park edemezsiniz. Az ilerde sağda otopark var.” “Pardon, Otel Del Viale’yi arıyorum.” “Soldaki ilk sokaktan sapın, sağa dönünce yol üzerinde göreceksiniz. Ama orada otopark yok. Gösterdiğim otoparka bırakıp, yürüyeceksiniz.” “Teşekkür ederim.”

Arabayı, görevlinin gösterdiği otoparka bırakıyorum. Bavulumu alıp, otelin olduğu sokağa doğru yürüyorum. Küçük bir çocuk yaklaşıyor yanıma. Nasıl böyle mantar gibi yanımda bitiverdiğini anlamıyorum. Esmer, zayıf, boncuk gözlü çocuk bavuluma el atıyor. “Ben yardım edeyim size.” “Sağol, ama senin için ağır olabilir.” “Hiç de değil. Ben her gün film rulolarını taşıyorum kucağımda. Kocaman bir makinayı idare ediyorum.” Gülüyorum. Belli ki hayâl dünyası çok geniş. “Adın ne senin?” “Salvatore Di Vita”. Hayal dünyası geniş olan Salvatore mi, yoksa ben miyim, bilemiyorum.

Otele yürüyoruz yan yana.

Peyman Ünalsın

Sıcak Çörek

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü, yerini güneşe bırakmaya hazırlanan ayın son ışıklarıyla yıkanıyordu. Çan sesleri çınlıyordu henüz uyuyan şehirde.

Maxim uzandığı bankta gözlerini aralayıp köprüye baktı. Gözleri oyun oynuyordu kendisine ya da zihni; köprü üzerindeki heykellerden biri hafifçe gözünü kırpmıştı sanki.

Kendisiyle baş başa kaldığı saatler sona ermek üzereydi. Fazlasıyla hüzünlü, ama tüm bakışlardan uzak geçirdiği yegâne saatler. Birazdan gün ağarmaya başlayacak, etraf işine, okuluna gitmek için koşturan insanlarla, şehri karış karış gezmeye çalışan mutlu turistlerle dolacaktı.

Köprü, geçmişiyle bağını simgeliyordu. Her şeyin yolunda olduğu günlerde, iş yerinin penceresinden köprüyü izlerdi. Şehre enerjik bir hava kattığını düşünürdü. Şimdi ise yaşam alanı olmuştu. Orada yatıp, orada kalkıyordu. Bazı geceler sabaha kadar heykellerle dertleşiyordu. Köprünün vâkur gözcüleri seslerini çıkartmadan, Maxim konuşmaktan yorgun düşünceye kadar onu dinliyorlardı.

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Gündüz etraf insanlarla dolu olurdu; turistler, turistlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak sanatçıları. Maxim en çok müzik yapanları severdi. Bardakları enstrüman niyetine kullananların, gitar, violonsel, akordeon çalanların, bir kuklanın parmaklarında melodiyi bulan piyano tuşlarının, ıssızlığına kattığı rengi yitirmek istemiyordu. Yalnızlığını, dünya üzerinde dikiş tutturamamasının talihsiz hikâyesini unutturuyordu köprünün canlılığı. Vltava’nın bir ucundaki, çocukluğunun pamuk şekerlerini çağrıştıran binaların arasına sığınıyordu bazen de.

Jan Palach Abidesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Jan Palach Abidesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Wenceslas Meydanı da coşkulu kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Ama Jan Palach Abidesi’ni görmek içini burktuğundan, orayı sadece bacaklarının pasını açmak için yürüyüş parkuru olarak seçmişti. Abideyi her gördüğünde, çok özlediği babası geliyordu aklına. Hatıralarını anlattığı uzun gecelerde, altmış dokuz yılının Ocak ayını unutmak istediğini söylerdi.

Bir sabah Gregor Samsa gibi böcek olarak uyanmayı diliyordu. Ancak o zaman, sokaklarda yaşamanın omuzlarına yüklediği ağırlıktan, utanma duygusundan kurtulabilirdi. Kimse sokakta oradan oraya koşturan bir böceği garipsemezdi. Böcek olsaydı istediği her yere sığınabilirdi. Köprünün hemen yanındaki Kafka Müzesi, sığınmak için biçilmiş kaftandı. Müzenin labirentinde, istediği zaman, tüm gözlerden soyutlanırdı.

Old Town - Fotoğraf KorkutGökhan

Old Town – Fotoğraf KorkutGökhan

Doğruldu. Saatin 5:31 olduğundan emindi. Kaçta uyursa uyusun, her sabah, köprünün temelinin atıldığı saatte gözlerini açıyordu. Köprüye bağlılığının bir açıklaması olmalıydı. Belki de saat kulesinden yükselen seslerdi onu uyandıran hep aynı saatte. Kulenin üzerindeki iskeletin titrek kemiklerini rüyasında mı görüyordu, yoksa uyanır uyanmaz gözünün önüne mi geliyordu, anlayamıyordu. Saatin kenarındaki diğer heykeller gibi kafasını sallıyordu hemen. “Daha çok erken” diyordu kendi kendine. Aziz John Nepomuk “yaşadığın anın değerini bileceksin” diye fısıldıyordu kulağına. Bankta geçen günlerin ne gibi bir değeri olabilir ki diye düşündü. Güvenmeyi öğrenmişti ailesinden. İyiliği, vicdanı, dürüstlüğü… Sorgulamayı atlamıştı. Herkesin kendisi gibi olamayacağını da… İnsanların, başkalarının zayıflıklarından faydalanmak için pusuda beklediğini reddetmişti hep. En önemlisi, hayatın bir terazi olduğunu, her bir kefeye konulan değerlerle onu dengede tutabileceğini öğrenememişti. Yavaş yavaş uçmuştu elinden sahip oldukları. Artık hükmü sadece bu banka geçiyordu. İnsanlar ondan uzak duruyorlardı. Pejmurde haliyle şehrin estetiğini bozduğuna inanıyordu. Ama bir tek o yoktu ki böyle başıboş olan.

Prag Astronomik Saat - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Astronomik Saat – Fotoğraf KorkutGökhan

Bisikletinin zilini çalarak selâm veren fırıncı çırağı Ivan’ı son dakikada fark etti. Etrafına bakındı, selamladığının kendisi olduğuna emin olmak için. Ondan başka kimse yoktu henüz ortalarda. Bisiklet hızla uzaklaştı. Epeydir onu selâmlayan olmamıştı. Şaşırdı. Kalbinde bir kıpırtı hissetti.

Tepedeki kaleden kendisini izleyen bir çift göz vardı sanki. Sabah serinliği mi, yoksa izlendiğini düşünmek mi onu ürpertmişti?

Prag Kalesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Kalesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir fren sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ivan bisikletiyle bankın yanında duruyordu. Elinde bir kesekâğıdı tutuyordu. “Günaydın” dedi yamuk gülümsemesiyle. “Çörekler fırından yeni çıktı. Paketin içinde bir de kahve var. Afiyet olsun.” Maxim’in cevap vermesine fırsat bırakmadan geldiği gibi hızla uzaklaştı. Demek hâlâ iyilikler vardı yeryüzünde!

Tepeden izlendiğini düşündüren o bir çift göz, belki de Tanrı’nın gözüydü.

Peyman Ünalsın