YILBAŞI ARMAĞANI

yy9a1431xx_resize

Ali alnını soğuk cama dayamış, gecenin karanlığını aydınlatan karı izliyordu. İki gündür aralıksız yağıyordu. Pencerenin önünde biriken karların üzerine düşen kristallerin şekilleri hoşuna gidiyordu. Kristallerle kaplı bir ülkede yaşadığını düşlüyordu. Kocaman bir şatosu vardı buzdan. Gökyüzüne uzanan upuzun kulenin en tepesinde harikulade bir yıldız parlıyordu. Şatonun tam ortasında yer aldığı ormanı kaplayan akçamların gövdeleri, dalları buzlarla kaplıydı. Kuşlar dalların üzerinde buz pateni yapıyordu. Geyiklerin çektiği kızağıyla tüm ormanı dolaşıyordu. Tavşanlar onu selamlamak için saklandıkları kovuklardan fırlıyor, neşeli danslarını yapıyor ve tekrar kovuklara koşuyorlardı. Ormanın diğer hayvanları Ali’yi görmek için sıraya girmişlerdi. Hepsi ona birer hediye sunuyordu. Bir şarkı, bir dans, kırçıllı yün kazak, en sevdiği mavi renkten atkı, yumuşacık eldivenler, kalın bir palto, içi miflonlu botlar, buzlar eridiğinde binebileceği bir bisiklet. O da onlara sevdikleri cevizlerden, ekmeklerden, yeşilliklerden ikram ediyordu. Herkes mutluydu. Oyunlar oynuyorlardı. Alaca karanlıkta  birbirlerine veda ederek ayrılıyorlardı.

Buzdan şatonun içi sıcacıktı. Aldığı hediyeleri teker teker deniyordu Ali. Hepsi için dostlarına teşekkür ediyor, Tanrı’ya şükrediyordu. Annesi şöminede kestane yapıyordu her akşam. Tarçınlı sıcak salep kokusu sarıyordu şatoyu. Babası kocaman kitabını alıp, sallanan koltuğuna kuruluyordu. Ali de onun kucağına. Okuduğu her hikâye ile baba oğul yeni maceralara doğru yola çıkıyorlardı. Yatağa uzandığında yorgun oluyordu Ali. Ama yüzünde kocaman bir gülümseme ile uyuyakalıyordu.

Ali nefesiyle buğulanan cama kar kristalleri çiziyordu. Evin içi iyice soğumuştu. Sobadaki kömür geçmişti. Babası ateşlemiyordu, çünkü uyuma vakti gelmişti. Gece tuvalete kalkmamak için akşam yemeğinden itibaren hiç su içmezdi. Salep istemişti babasından. Bulamadığını söylemişti. Ali, babasının maaş alamadığını biliyordu. Oysa bugün senenin son günüydü. Sobada kestane yapıp, salep içebilirlerdi. Okuldan dönerken, bazı evlerde yanıp sönen ışıkları görmüştü. Süslü ağaçların altında rengarenk paketler içinde hediyeler vardı mutlaka. Eve varana kadar o hediyelerden birinin kendisine verildiğini düşlüyordu. İçinden çıkacak armağanı tahmin etmekle geçiyordu zaman. Kendilerinin hiç çam ağacı olmamıştı. Yılbaşı süslerini hiç yakından görmemişti. Ağacın dalları altında yığılmış hediye paketleri sadece hayallerinde vardı. Kırmızı örtülü masanın ortasına konan kocaman hindi dolması kim bilir ne kadar leziz olurdu! Annesi bu akşam için kendi tavuklarından birini kesmişti. Ali yemeğe kıyamamıştı. Sadece patatesle doyurmuştu karnını. Bir kardeşi olsa yılbaşı daha eğlenceli olabilirdi. Oyun oynarlardı en azından. Birbirlerine hikâye okurlardı. Tek çocuk olmaktan hiç hoşlanmıyordu bazen.

Ev ahalisi oturdukları yerde uyukluyordu. Babası yarın da çalışmaya gidecekti. Eli, yüzü kapkara dönecekti madenden. Yeni yılın ilk günü gibi değil de herhangi bir gün gibi hayat akmaya başlayacaktı önlerinde.

Küçük adımları ile odanın köşesindeki yer yatağına yürüdü. Buz gibiydi yatak. Çoraplarını çıkarmadan daldı yorganın altına. Annesinin bulaşıkları yıkamasını seyretti yattığı yerden. Birazdan o da yanına uzanacaktı. Sıcacık göğsüne başını gömecek, kolları ve bacaklarını doladığı gövdesiyle onu ısıtacaktı annesi.

Belki bu yıl Noel Baba ona bir hediye getirirdi. Daracık sokakta, kızağını nereye park edeceğini düşünerek uykuya daldı.

Gece, evin içinde esen rüzgarın sesiyle uyandı. Kırmızı kukuletalı, beyaz sakallı yaşlı bir adam saçlarını okşuyordu. Tam arkasında irice bir yıldız parladı. Yaşlı adam arkasını döndü. Karanlıkta kayboldu. Ali, rüyaya devam etmek için hemen uykuya daldı. Ama yaşlı adam bir daha görünmedi.

Sabah cama konan sakanın sesiyle uyandı. Başucunda duran kırmızı kurdeleli, yaldızlı paketi gördü. Hayalini kurduğu bisikletin tekerlekleri göz kırpıyordu paketin kenarından.

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Ne Okuyorum

fullsizerender

Hayatın içinde, gündelik yaşamlar bazen bir kahve tadında; acı, ama keyifli, dostlarla içildiğinde. Bazen bir çikolatalı yaş kek kadar leziz, ama içindeki şeker kadar zararlı. Kimi zaman ceviz kabuğunu doldurmayan, ama bir o kadar da hassas olaylarla örülü. Çiçekler gibi rengarenk, uçarı… İyi bakmadığında kolayca kuruyup ölecek kadar narin. Minik parçalardan oluşan yap boz kadar çetrefilli. Üstünde, tek bir çizik olmayan beyaz kağıt misali saf, duru. Sadece “aşk” değil hayatta yolumuza çıkan. Komşuluk ilişkileri, annenin çocuklarına duyduğu sevgi, ilk eşe duyulan öfke, yoldaşa duyulan hasret… Bir içki eşliğinde atılan kahkahalar, dökülen göz yaşları, savrulan küfürler. Bir sigaranın dumanında kaybolan hatıralar.

Bir Yabancı İle Yolculuk

img_7499aa_resize

Fotoğraf KorkutGökhan

Trenin çığlığı ile daldığım düşlerden uyanıyorum. Sarı başaklarla kaplı bozkırlara, arkasında yükselen sisli Alplere dikili gözlerim. Düşüncelerim o kadar kalabalık ki, en son hangi virgülde kaldığımı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayata bir çığlık da ben göndermek istiyorum.

Arkamda bıraktığım şehirlerin kokusunu duyuyorum hâlâ. Nasıl kazınmışlarsa burnuma, doğrudan şehirlerin imgeleri geliyor gözümün önüne. Sonra seslerini duyuyorum. İtalyanların misafirperverliği, yabancısı olduğum sokakların her bir taşına katıyor beni. Adeta şehirle bütünleşiyorum. Bu liman kentinin mendireği, iskelesi, giden gelen gemileri oluyorum. Kimim ben aslında? Burada ne arıyorum? Hiçbir yere ait değilim. Bunun için de çabalamıyorum. İçimden ne, nasıl geçerse onu yaşamak istiyorum. Dikteler beni kahrediyor. Yalnızlığa itiyor. Birkaç dosttan başka kimseyi aramıyor yüreğim. Hepsinden önce ise çocuğumu… Bizim yarattığımız bir can, hayata tutunmak için bizim desteğimize muhtaç.

“Koltuk boş mu?”

Bakışlarımı manzaradan koparıp sesin sahibine bakıyorum. İnce yapılı kumral adam, Fransız aksanlı İngilizcesi ile kulağımda melodik bir tını bırakıyor.

“Buyurun, boş.”

“Teşekkür ederim.”

Tam karşıma geçip oturuyor. Ellerinden ne iş yaptığını çıkartmaya çalışıyorum. Uzun, düzgün parmakları var. Tırnakları parmaklarına göre çizilmiş gibi, çok muntazam. Onu incelediğimi fark ediyor. Hafifçe gülümsüyor. Tebessümle karşılık veriyorum.

img_1383arr_resize

Floransa – Fotoğraf KorkutGökhan

“Tren yolculuklarını seviyorum,” diyor gözlerini ufka dikerek. Koridorda hızla kapanan kapının sesi ile camlı bölmenin öbür tarafında sigara içenlere çeviriyor başını. Konuşmaları duyulmuyor. Sessiz film izler gibi kısa bir süre bakışları üzerlerinde takılı kalıyor. Tren makas değiştiriyor. Sarsıntıyla kendine geliyor.

“Bu ülkeyi de seviyorum. Kendimi evimde, huzurlu hissediyorum burada. Bir yabancı olmaktan öte, bu topraklarda doğmuş büyümüşçesine rahat, kendine güvenen bir insan oluyorum. Siz nerelisiniz?”

İtalya hakkında ortak düşünceye sahip olduğumuzu öğrenmek, kendimi ona yakın hissettiriyor.

“Türk’üm. Yabancı…”

 İnsan bazen kendine bile yabancı olmuyor mu? Hele gençlik yıllarında! Kendini tanımak, anlamak için uğraşmıyorsun. Ancak başına büyük bir dert gelirse çözmeye çalışıyorsun içindeki bilinmezlikleri. Her şeyi sorguluyorsun; neden dünyaya geldiğini, ailenle ilişkini, toplumdaki yerini, hayattaki amacını. Bir derdin olmaz ise öylece bırakıyorsun akışına, akıntıda savrulan kayık gibi. Olgunluğa eriştiğinde boşa geçen zamanın tahlilini yapmaya başlıyorsun. Elinden kayıp giden mutluluklara hayıflanıyorsun. Bunlar insanı daha da olgunlaştırıyor. Panikle birlikte gelen yaşlılığın kıymetini anlıyorsun.

“Bir karnavalı yaşar gibiyim İtalya’da. Birbirinden güzel tasarlanmış sokaklar, binalar içinde zevkli insanların yaşadığı… Her zorluğun üstesinden gelebiliriz burada.”

img_0137ar-a_resize

Toskana – Fotoğraf KorkutGökhan

Ölümcül hastalıklar atlatmış şehirler var dünyada. Ve bu hastalıklarla mücadele etmiş insanlar. İşte asıl bu durumdayken anlıyorsun hayatın anlamını, ıskaladıklarını, yaşlılığın ondan çekinmeden yaşanacak bir tadı olduğunu. Bir futbolcu düşünün; yıllarını veriyor bu işe. Sıkı antrenmanlar, belki de hiç arzulamadığı beslenme tarzı, organize bir hayat. Pek çok rakibinin arasından sıyrılıp tam zirveye ulaştığında, beklenmedik bir sakatlanmayla sahalarla vedalaşmak. Hayat oldukça acımasız… Üstesinden gelmek ise bize kalmış.

Kondüktör kompartımana giriyor. Başındaki şapka hafif arkaya itilmiş. Binlerce insanın biletini kontrol etmekten yorgun görünüyor. Yüzümüzde dolaşan bakışları, eline uzattığımız biletlere kayıyor. Elindeki aletle işaretliyor ikisini de. Tam kapıdan çıkacakken, başımızın üstündeki rafta duran çantalardan birini geriye ittiriyor. Aynı anda teşekkür ediyoruz.

img_1672a_resize

Roma – Fotoğraf KorkutGökhan

“Ya gelemezsek? Ya hepten karamsarlığın gölgeleri içinde hapsolmuşsak? Aklınıza gelen çözüm nedir?  Pavese’ye hak vermemek işten bile değil.”

“Bu düşüncelerle ta Prag’a gittiğinizi söylemeyin sakın! Sahip olduğu güzelliklere rağmen, Ortaçağ’ın tüm kasvetini omuzlarında taşıyan bir şehir orası. Her gittiğimde, Kafkaesk bir düşünceyle, böceğe dönüştüğüme kendimi inandırdığım o harikulâde şehir. Ve fakat buna rağmen gitmekten asla vazgeçmem. Bu da insanoğlunun, zevk alırken bile acıyı hissedebilme yetisini kanıtlıyor.”

“Bu uzun tren yolculuğunda ne bir böceğe dönüşmek isterim, ne de kompartımanda intihar etmeyi. Bir yabancıyı öldürmek bana daha cazip geliyor.”

tezeralbert

Peyman Ünalsın Gökhan