Pedal Sesi

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Her gün kaç kilometre yol yaptığımı bilmiyorum. Uzunluk, ağırlık gibi bir takım ölçülere takılmak istemiyorum. Sosyal statülerin hayatımda yeri yok. Tek saplantım, üstlendiğim işi iyi yapmak…

Günün ilk ışıkları, kanala yansıyan masal evlerinin aksiyle, suda kaleydoskop etkisi yaratırken işe başlıyorum. İki gün üst üste aynı insana hizmet etmek, gökyüzünde asılı yıldızların birbirine ne kadar benzediğini çözmeye çalışmak gibi.

O günkü sahibimle ilk karşılaşmamızda adını, nereli olduğunu, mesleğini hiç bilmem. Birkaç saat sonunda birbirimizi tanımaya başlarız. Günde en fazla kaç kilometre yol yapabilir, ne kadar hızlı sürebilir, trafikte ne kadar dikkatli, bana ne kadar özen gösteriyor, anlarım. O da beni tanır tabii; performansım nasıl, frenlerim iyi tutuyor mu, pedal çevirirken oradan buradan çıldırtan sesler geliyor mu?

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

İnsanların beni görür görmez vurulduğu ilk şey incecik tekerleklerim. Bu incecik tekerleklerle, asfalta hiç temas etmeden gidiyormuş, hatta uçuyormuş gibi yol alınıyor. Merkezden biraz daha uzaklaşmak isteyenlerin en sevdiği şey de bu. Tek tük serpiştirilmiş köy evlerinin arasında, egzoz dumanlarından soyutlanıp, alabildiğine uzanan ovaların içinde sessizliği dinleyerek pedal çevirmek pek çok insanın hayali.

Küçük köylerde, kasabalarda birbirinden güzel evlerin, perdeleri sonuna kadar açık davetkâr pencerelerinden içeriye bakasınız gelir. Bu evler, her an pencereden uzanacak gözler için hep düzenlidir. Gözünüz baktığız odayı daha da güzelleştiren cam vazolar içindeki rengârenk çiçeklere takılır.

Çiçekler demişken aklıma en çok vakit geçirmeyi sevdiğim yer geldi; çiçek pazarı. Bir keresinde Anne Frank’ın evinin önünden İspanyol bir bey almıştım. Turistler, ilk defa görmeye gittikleri bir ülkede, içlerinde heyecanlı serçelerin kanatlarını taşırlar. Oysa Senyor Miguel tüm ruhunu Anne Frank’ın evinde bırakmış gibi bembeyaz bir suratla çıkmıştı karşıma. Amsterdam’a geldiğine bin pişmandı. Müşfik ev sahibi olarak şehrimde en iyi şekilde ağırlamaya karar verdim. Böyle üzgün yüzler, solmuş göz bebekleri görmek beni üzüyor.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Senyor Miguel seleye oturduğunda o küçücük bedeninin rahatça istenilen yere götürülebileceğini fark ettim. Pedalları çeviriyordu. Ama gidonun ne tarafa döneceğine ben hükmediyordum. Müzelerden önce görmesini istediğim, onu mutlu edeceğine inandığım yere götürmeye karar vermiştim. Bloemenmarkt’ı seveceğinden emindim. Mis gibi çiçek kokularıyla sarılıp sarmalandığında, öncelikle zarif lâlelere hayran kalacağını biliyordum. Sıcak Akdeniz kanı yeniden damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Beni, bisiklet park yerine bırakıp yanımdan ayrıldı. Döndüğünde elinde bir torba dolusu çiçek tohumu vardı. Anne Frank’ın anılarıyla kesişen kendi soyunun anılarının dramatik sarsıntısından arınmış gibiydi. Artık istediği her yere gidebilirdik.

Resim yapmayı sevdiğinden Bloemenmarkt’tan sonra rotamızı Rembrandt Müze Evi’ne çevirdik. On yedinci yüzyıldan kalma müze evden, ressamın kişisel eşyalarını, eserlerini, koleksiyonlarını görmüş olmanın sevinci ile çıktı.

Ben ısrarla gideceğimiz her müze arasına bir cafe, bir halk pazarı katmaya çalışırken, Senyor Miguel önce müzeleri bitirmek konusunda inat ediyordu.

Internet Arşivi

Internet Arşivi

Güne üzgün başladığından, onu daha fazla kırmak istemedim. Afyon kokulu dar sokaklardan geçerek Madam Tussauds’ya vardık. Ben de içeri girebilmeyi isterdim. Sevdiğim rock yıldızlarıyla, devlet başkanlarıyla, aktörlerle fotoğraf çektirmeyi isterdim. Sanki her birini Amsterdam’da ben gezdirmişim gibi… Tahmin ettiğim gibi, eğlenmiş bir yüzle geri geldi.

Yolda bana, kanal gezisi yaparken gördüğü yüzen evleri ne kadar tipik bulduğunu anlattı. Küçücük pencereleri, çiçeklerle süslenmiş renkli dış cephelerinin kanala güzellik kattığını söyledi. Peki ya Amsterdam’ın diğer masalsı evleri? O küçücük kapılardan insanların nasıl geçtiğini, hadi insanları bırakın, taşınırken eşyaların nasıl geçtiğini aklı almamış. Eşya taşımak için binaların çatısında asılı kancadan ve nispeten geniş olan pencerelerden faydalanıldığını anlattım.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Heineken Experience önünden geçerken “Hadi, durup soluklanalım” dedi. Bu deneyimi yaşamadan İspanya’ya dönmek istemiyordu. Deneyimi yaşamakla kalmamış, hatta alışveriş de yapmıştı. Yüküm gittikçe ağırlaşıyordu, ama yine de mutluydum.

Artık daha neşeliydik. Birbirimize iyice alışmıştık. Islık çalarak Van Gogh Müzesine doğru yola çıktık. Postempresyonist ressamın Ayçiçekleri tablosu önünde, kulağını Gauguin’in bir tartışma sırasında mı kestiğini, yoksa absente bulanmış bir gece sonunda kendisinin mi kestiği sorusuna cevap aradığını anlattı. Keşke kafamıza takılan bu soruların cevabını, zamanda geçmişe bir yolculuk yapıp, o anı yaşayıp, öğrenip geri dönebilsek.

Stedelijk Müzesi’nden hayranlık ifadeleri ile çıktı.

Bir süre cıvıltılı insan seslerinin aktığı sokağın bir kenarında durduk. Çektiği nefis fotoğrafları gösterdi bana. Zaanse Schans’da gördüğü kadar çok yel değirmenini bir arada görmemiş daha önce. Edam’daki  kış bahçeli harikulade evleri, peynir satan dükkanları, pitoresk kanal manzarasını anlata anlata bitiremedi.

Hava kararmadan görmemiz gereken son müze ise Rijkmuseum’du. Çıktığımızda akşam yemeği için onu kanal üzerinde şirin bir restorana götürdüm.

Yüzündeki hoşnut gülümseme ve hızlı adımlarla yanıma geldiğinde, keyifle yemeğini yediği, ama daha görülecek yerler olduğundan elini çabuk tuttuğu anlaşılıyordu.

Red Light District ayrılmadan önceki son uğrak yerimizdi. Tipik Amsterdam evleri kırmızı neon ışıklarla aydınlatılmıştı ve evlerin sokağa bakan salonları yere kadar uzanan perdeyle örtülüydü. Perdeleri açık olan evlerin odalarında yarı çıplak kızlar oturuyordu. Senyor Miguel bu ilginç görüntüyü de Amsterdam’dan hatıra karelerinin içine eklemeye çalışıyordu ki, fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğunu hatırlattım. Bu güzel günü sırf bu yüzden mahvetmek hiç de hoş olmazdı.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Hafiften çiselemeye başlayan yağmur, binalardan fışkıran neon ışıklarıyla sokağı daha da ilginç kılmıştı. Senyor Miguel ile yollarımız ayrılacağı için biraz hüzünlenmiştik. Derinden gelen müzik ritmlerine, pedal sesi ve kalplerimizin sesi karışıyordu.

Peyman Ünalsın

Reklamlar

Çamların Gölgesinde

Ne kadar zaman oldu tam kestiremiyorum, ama yıllar sonra dede evinde olmam, hüzünle karışık heyecanlı bir mutluluk veriyor.

Bahçeyi ovadan ayıran büyük demir kapının önünde arabayı durduruyorum. Bahçe, Ağustos ayının kavurucu sıcağı ile alev alev yanıyor. İncir ve zeytin ağaçlarının tam karşısında, sıcağın buğulu görüntüsü altında sadece çatısını seçebildiğim iki katlı beyaz taş evin yanındaki iki çam ağacına takılıyor gözlerim. Arabanın kapısını açıp iniyorum. Bahçe kapısının iç tarafta kalan kilidinin dilini geriye çekiyorum. Kapı kilidinin çıkardığı ses, ağustos böceklerinin seslerini bölüyor. Kapıyı sonuna kadar itiyorum. Beni bekleyen bahçeye ve beyaz taş eve bakıyorum. Kısa bir iç çekişin ardından tekrar arabaya dönüyorum. Motoru çalıştırıp, kalbimin en yüksek perdeden çıkan çarpıntısını dinleyerek, beni eve ulaştıracak uzun, parke taşlı yolda arabayı yavaşça sürüyorum. Tekerlek seslerine derinden çocuk sesleri karışıyor. Eve yaklaştıkça sesler artıyor.

“Korkut, hadi aşağı gel top oynayalım!”

“Kırlangıçları izliyorum. Sonra oynayalım. Buraya kocaman yuva yapmışlar. Gelip sen de baksana Aydın.”

İncir ağaçlarının arasında dolaşmadığım günün diğer saatlerini, pencerenin geniş pervazına oturup, çevreyi izleyerek ya da o pervazın içinde resim yaparak geçirirdim. Evin en hoşuma giden yeriydi. Ev ahalisi beni aradığında, nerede bulacağını bilirdi.

Dedem, “bu çocuk ressam ya da mimar olmalı,” derdi. Keşke benim ve Aydın’ın mimar olduğumuzu görebilseydi.

O güzelim taş ev ne kadar yıpranmış. Baktıkça içim acıyor. İhmal ettik çok. Bahçıvanların eline terk ettik.

Evi, gölgesiyle serinleten çam ağaçlarına bakıyorum. Bir zamanlar dört tane ağaç vardı. Kaderlerine boyun eğip, sayıları ikiye düştü.

Dedem, bir kilisede mum yakar gibi, her doğan çocuğu için, evinin bahçesine bir çam ağacı dikmiş. Şimdi, ağaçsız, çorak toprakları düşününce, her yeni anne babanın doğan çocukları için birer ağaç dikmelerinin, o çocuklara sahip olmak için adak adayarak mum dikmekten daha hayırlı olacağına inanıyorum.

Babam, amcam ve iki halam için dikilen çamlar, onlarla birlikte serpilip büyümüşler. Aydın’ın sıcak yaz aylarında, hep o haşmetli çam ağaçlarının gölgesinde serinledik. Esintili akşamlarda dallarının arasında ıslık çalan rüzgârın sesini dinledik. Yağmur yağdığında toprağın kokusuna karışan reçine kokusunu çektik içimize.

Gençlik yıllarımızda, çamların destansı hikâyesine tanık olduk. Evi ihmal etmemizin bir sebebi de bilinçaltımızda yer eden o hikâyeydi belki de. Birbirimize itiraf edemediğimiz… Bakışlarımı zamanla aşık atan iki çam ağacından kaçırıyorum.

Çam ağaçları, adeta ithaf olundukları kişilerle bütünleştiler. Dört çocuğun değişik yaş evrelerindeki başarıları ile beslendiler. Nasıl ki onların başarıları, hayat coşkuları, çamlar için oksijen, su, gübre olduysa, ne yazık ki babamla amcamın ebediyete yolculukları da çamların hayat sularının kesilmesi oldu.

Destan daha bitmedi diyorum kendi kendime.

Ezan sesiyle düşüncelerimden kısa bir süreliğine ayrılıyorum.

Bahçede dolaşıyor gözlerim. Bahçıvan iki çam ağacının kaderine hükmedememişti, ama bahçe genel olarak iyi durumda. Yabani otlardan arınmış, evin giriş kapısının yanındaki iki toprak küp içine kırmızı sardunyalar dikilmiş. Neyse ki bahçeye zenginlik katan tarihi mermer kurnanın içine de çiçek dikmeyi düşünmemiş. Duvar dibinde dayalı duran sütun başlarını korkuyla süzüyorum. Motiflerin aralarını biraz yosun bürümüş sadece. Hatırladığım kadarıyla böyle üç adet sütun başı vardı bahçede. Babaannem ve dedem, evi yaparlarken hiç birine dokunmamışlar. Nasıl buldularsa öyle bırakmışlar. Yaz olup da okullar kapandığında ve onları ziyarete geldiğimizde, dedem bizi karşısına alır ve bu toprakların zenginliğini, evin bahçesinde, yüzyıllar öncesindeki sahiplerinden bize miras kalan bu kurnaya, sütun başlarına, tarihi değerlerini anlatarak sahip çıkmayı öğretirdi. Bugün tarihe, tarihi eserlere ilgi duyuyor, onları koruyup kolluyorsak, bunda dedemin rolü büyüktür.

Annem kuzinenin bir gözünden çıkarttığı közlenmiş patatesleri tabağa alıyor. Diğer gözden tepsi içinde kuzu etleri çıkıyor. Terası kaplayan leziz kokular büyük ziyafetin habercisi. Köpüklü yayık ayranını bardaklarımıza boşaltıyor annem. Daha yemek yemeden ayranları içip bitiriyoruz. Dudaklarımızın kenarlarında biriken beyaz köpüklere bakıp gülüyoruz.

“Ayranla şişirdiniz karnınızı. Yemekler bitmezse gelincik şurubunu da unutun.”

Sabah erkenden kalkıp gelincik toplardı annem. Biz uyanmadan şurubu hazırlardı ki, günün en güzel saatinde buz gibi içebilelim. Güneşin toprağı kavurduğu saatlerde, ağustos böceklerinin sesi sıcak dingin sessizliği delerken, verandada oturur gelincik şurubumuzu yudumlardık.

Üzüm salkımlarının arasından bize ulaşan güneş ışınlarını arıyor gözlerim. Bizimle kalan çamların gölgesinde, üzüm salkımlarını göremiyorum artık. Ne de bahçede kurumaya bırakılan incirleri.

İkindi güneşiyle eve düşen gölgeleri yakalıyorum. Arabanın bagajından fotoğraf makinemi çıkarıyorum. Kadrajımda, albümlerimizde sakladığımız siyah beyaz fotoğrafların imgeleri canlanıyor. Yıllara direnen çamların ve beyaz taş evin poz poz fotoğraflarını çekiyorum.

Peyman Ünalsın

Gece Kuşları

Nighthawks - Edward Hopper

Nighthawks, 1942 – Edward Hopper

Her sabah yataktan ağrılarla kalkmak, her an düşme endişesiyle yürümek, uyanır uyanmaz gözlüklere sarılmak ve lâyıkıyla duyamamak beni kahrediyor.

Hele Leyla’mın gidişinden bu yana, yalnız geçen yaşlılık katlanılmaz bir hâl aldı. Bir gece, nefesi nefesime karışırken, aniden duran kalbinin sessizliğiyle uyandım.

Dün, ortanca torun Can “Dede, senin şu çok sevdiğin ressam var ya, Edward Hopper, yarın Pera’da sergisi başlıyor,” deyince kalbim kanatlandı.

Bu sabahki neme rağmen, Leyla’mla buluşmanın heyecanı romatizma ağrılarımdan baskın çıktı.

Sevgilisiyle ilk randevuya giden delikanlı edasıyla geldim Pera’ya. Önce bütün tablolarını görüp, en sona, içinde hep kendimizi gördüğümüz Nighthawks’u bırakacağım.

Genç olsam basamakları ikişer ikişer çıkardım. Mecburen asansörü bekliyorum.

Tüm tablolarını hal hatır sorarcasına itina ile seyrediyorum. Nighthawks beni üçüncü katta bekliyor. Hem de ne beklemek! Tam karşısına kırmızı kadife puf koymuşlar. Oturup, doyasıya izleyeyim, gençlik yıllarımızı yâd edeyim diye.

Gözümün kenarında biriken iki damla yaşı, berraklığı gitmiş, sulu, yaşlı gözüne yoracaklar.

Leyla’m ile ‘80’de New York’taki sergide tanıdık Hopper’ı. Tabloyu görür görmez “Amerika’daki ilk yılımızda biz,” demişti. 70’lerin başında Utica’ya sürüklemiştim onu da. Sadece beş yıl kalıp dönecektik. Güya… On üç yıl nasıl da geçip gitmişti. İlk yıl Leyla’m için zordu tabii. Ben üniversitede kendimi ispatlamak için gece gündüz çalışıyordum. Leyla’m, ikinci yıl ona da üniversitede açık kadro buluncaya kadar, ev hanımlığına soyunmuştu.

Evin birkaç blok ötesindeki Barnie’s’in müdavimleriydik. Ne kadar yorgun da olsam, elimdeki işleri bitirip, Leyla’ma değişiklik olsun diye gecenin bir köründe Barnie’s’e giderdik.

Tıpkı bu tablodaki gibi, biz barda otururduk ve brendilerimizi yudumlarken çakır keyiflerin dert ortağı Jack’le birkaç cümle alışverişinde bulunurduk.

Gecenin sessizliğini tek tük geçen arabaların motor sesleri bölerdi. Karanlık pencerelerin bazılarından nadiren de olsa soluk bir ışık taşardı sokağa.

Barda oturanlar da hep tanıdık bir sima olurdu. Bir akşam Elliot, bir akşam Matt… Üç beş kişiydik işte! Herkes kendi yalnızlığına dalardı. Issız, zifiri sokağı aydınlatan Barnie’s’in vitrinine oturur, geceyi kollardık.

Kocaman camekânlar bizi dışarıdan soyutlarken, sokak ile iç içe yaşatırdı. İlk bakışta, giriş kapısı görünmediği için de, sigara dumanından dingin bir dalganın koynundaki akvaryum balıklarını andırırdık.

Ella kulaklarımıza “I Love You For Sentimental Reasons”ı fısıldardı.

Leyla’mın da buna benzer kırmızı bir elbisesi vardı. İncecik belini sarardı. Eteklerini uçuşturarak Barnie’s’den içeri girerdi ve mekân can bulurdu.

Hep kol kola çıkardık Barnie’s’den. Kaldırımlarda adımlarımız yankılanırdı. Bir sonraki akşama dek, bar, boş süs vitrini olmaktan öteye gidemezdi.

Leyla’m ve ben birbirimize sımsıkı sarılarak, Utica’da geçirdiğimiz, vatanımızdan, yakınlarımızdan uzak yalnızlığımızı kabullenmek için geceleri sahipleniyor, Barnie’s’in “Gece Kuşları” oluyorduk.

Güvenlik görevlisinin sesiyle anılarımdan sıyrılıyorum. Müze kapanıyormuş. Kadife kırmızı puftan kalkıp asansöre ilerliyorum. Evime dönüyorum. Evimin gece kuşu olmaya.

Peyman Ünalsın

Kırmızı Balon

III.Alexandre Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Yeryüzüne, kuşların uçuş yüksekliğinden bakmak erişilmesi zor bir açıdır. Aşağıdaki dokunun içinde telaş halinde koşturan canlılara bakar, bir yerde bakışlarını odaklandırır ve yavaşça odağa yaklaşırsın.

Gökyüzüne uzanan demir kuleyi sıyırarak süzüldü kırmızı balon. Seine Nehri’nin yeşil-kahve sularında şehre tutkun turistleri gezdiren botlarla yarışa soyundu.

St.Germain’de vereceği mola yerini çoktan gözüne kestirmişti. Cafe De Flore’da insanın ağzında çıtırdayarak eriyen milföy pastasını yiyip, kahvesini yudumlarken Camus ve Sartre’la birkaç kelime teatisinde bulunacaktı.

Cafe de Flore'da bir Parisienne

Karanlık ve gizemli Ortaçağ hikâyeleriyle, insanlardan kaçış sebebi olan kamburuyla kuledeki çanların iplerine asılan hilkat garibesi Quasimodo’nun sığınağı Notre Dame’ın bahçesinde tur attı. Kendini şehrin tepesinde, tüm sokaklara hâkim, oradan oraya koşturan insanların tek gizli şahidi olarak görüyordu.

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf KorkutGökhan

Pont des Arts üzerine kilit takan kırmızı elbiseli kıza odaklandı bakışları. Gözlerinde mutluluğu gördü. Aşkını simgeleyen kilidi bıraktı yüzyıllık köprünün üzerinde. Ve belki de bir gün, astığı bu kilit yüzünden köprünün çökebileceğini umursamadı o anda. Düşüncelerine hükmeden tek şey aşktı çünkü. Bu güzel sahneyi arkasında bıraktı kırmızı balon.

Pont des Arts – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehir boyundaki akasyaların gölgesinde öpüşen âşıkları izledi. Onların duygu yoğunluğunu kendi basit gövdesinde hissetti. Bir gün yolda karşılaştığı, mavi bir balonla aralarında yaşanan kısa, ama kuvvetli çekim ânını hatırladı. Daha da kızardı.

Birkaç defa kendi etrafında döndü. Ne yöne gitsem, diye düşündü. Yeşillikler içindeki saraya çevirdi bakışlarını. Tuileries Bahçelerine daldı. Dingin bir sessizlik hâkimdi. Bebek arabası ile dolaşan genç anneler, paten kayan gençler, romatizma ağrılarını güneşte dindirmeye çalışan yaşlılar, öğle tatilini gül kokuları arasında geçirenler sanki birer konu mankeni idiler. Sessizlik içinde keyifli saatler geçirmeye adanmış bahçenin tamamını dolaştı. Elleriyle gel, gel diye işaret eden çocuklara göz kırptı. Onlarla şakalaştı, kovalamaca oynadı. Her birinin gönlünden geçen, kendisine sahip olmaktı. Bunu biliyordu. Ama o, Paris sokaklarında avare dolaşmak, chansons d’amour dinlemek istiyordu. Yavaşça göğe yükseldi. Kırmızı Balon’a sorsalar şehrin neresi senin için vazgeçilmez diye, hiç düşünmeden Montmartre diye cevap verirdi. Şehrin en sevdiği semtine doğru uçmaya başladı heyecanla.

KG__1878

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf KorkutGökhan

Montmartre tepesinde insanın bütün bir gününü sıkılmadan geçirebileceği kafelerle donanmış parke taşlı sokaklardaki sanatçıları izlemek yolculuğunu keyifli kılıyordu.

Şövalelerden birinin üzerindeki tuvalin köşesinde tanıdık bir sima gördü. Sarı kıvırcık saçları yüzünü çevreleyen mavi gözlü küçük kızın başının arkasında kırmızı bir balon parlıyordu. Küçük kız elini kaldırmış balonun ipini tutmaya çalışıyordu.

Sureti ile mavi gözlü şirin kızı tuvalin üzerinde bıraktı. Bu panoya girmekten mutlu, ayrıldı yanlarından.

KG__1767SB

Montmartre – Fotoğraf KorkutGökhan

Semtin semalarında asla çok yukarılara çıkmazdı. Uçabileceği kadar alçaktan uçup, sokakları tüm detayları ile incelemek hoşuna gidiyordu. Buradayken hız kesiyordu. Ne kadar yavaş geçerse bu semtten, kendini o kadar sanata, estetiğe, güzelliğe dokunmuş hissediyordu. Le Chat Noire’ın önünden her geçtiğinde masada oturmuş purosunu içip, eskizler çizen Picasso’yu görme umuduyla doluyordu. Olga, oturduğu sandalyeden onu aşkla izliyor ve hiç sesini çıkarmadan eskizlerini bitirmesini bekliyordu.

Salındığı yerden saatte 230 km yapan Mercedes’i ile Claude Lalouch‘un geldiğini sandı. Saat, o saat değildi. Ne de yıl, o yıl. Ama gözünde hep o sahne canlanıyordu; Lalouch Mercedes’inden iniyor ve sevgilisi ile Sacre Coeur önünde sarmaş dolaş oluyordu.

Montmartre Sokakları - Fotoğraf KorkutGökhan

Montmartre Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

İnsanlara karıştı. Çocuklar sevinçle ona el sallıyorlar, yetişkinler ise çocukluklarına özlemle, gülen gözlerle selamlıyorlardı.

Etraf şehri doyasıya gezmeye çalışan turistlerle doluydu. Yarın, öbür gün onlar ülkelerine dönecek, ama kendisi hep bu göklerde, bu sokaklarda gezecekti. İçindeki hava bitene, çok sevdiği sokaklardan birinde süklüm püklüm yere serilinceye kadar. Provence’tan gelen lavanta kokularına karışmak için de yeterli zamanının olmasını diledi içinden parlak, güzel kırmızı balon.

Peyman Ünalsın