Kadınım Manolyam

aaa KG__6016 2_resize_2

Ressam Ayhan Türker’in tablosundan Peyman Ünalsın Gökhan’ın çalışması

Sensiz rakı sofrası olmuyor be dostum!

Karşılıklı tokuşturacaktık kadehlerimizi, yudumlarken anacaktık sevda sözlerini. Belki birkaç mısra fışkıracaktı en derininden. Sevdiğin yağlı sert beyaz peynir diliminden bir parça, bir parça daha kesecektik. Kavun dilimlerinin arasına sıralayacaktık.

Su gibi akacaktı Güzel kelimeler dilinden… Biraz cesaret, bir yudum nasihat arayacaktım sözlerinin arasında. Kalbimin sevdayla çırpınışını dinletecektim sana.

Bir kadın tanıdım diyecektim. Bahçemin en keyifli köşesindeki, o çok sevdiğim manolyaya benzediğinden dem vuracaktım. Sen kelime oyunlarınla ilmek ilmek çözecektin dilime dolanmış sevgi nağmelerini.

Çalışma odamın küçük penceresinden bahçeye bakınca görürüm her seferinde ruhumu tutuşturan güzelim manolyayı. Gün geçtikçe büyüyen, serpilen gövdesiyle, serin gölgeler yapar yazın kavuran sıcağında. Işık huzmeleri oynaşır yeşil yapraklarında. Farklı tonlara bürünür, büründürür bahçeyi. Altına tik masa koydum. Üç, beş sandalye… Minderli. Geçlere kadar oturuyorum altında. Bazen şövaleyi alıyorum karşıma. Verdiği ilhamla fırçamdaki renkler hikâye oluyor tuvalin üzerinde. Bir bakıyorum hep aynı karakteri yansıtmışım; beyaz, kocaman, narin bir manolya. Yapraklarının yeşili yansıyor bazen çiçeğine. Sarımsı bir yeşil oluyor. Dokunsan dağılıverecek sanki. Uzakta durup seyrediyorum.  Öyle zarif, öyle asil, öyle şahane ki! Işığa koşan pervaneler gibi etrafında döneniyorum. Dokunmaktan ürkerek. Gösterişli başka çiçeklerle, ağaçlarla kıyaslıyorum. Evet, belki hepsi birbirinden güzel, nadide, ama ben ona vurgunum.

Cazibesine kapılıp duymak isterim kokusunu metrelerce öteden. Umarsız bir bekleyiştir her seferinde. Sonra ta dibine kadar yaklaştırıp burnumu, içime çekerim baş döndürücü kokusunu. Kendi içinde saklı bir etkileyiciliği vardır. Doğanın şaşırtıcı nimetlerindendir. Toprağa karışan reçinenin, inci duruluğundaki bir boyunda parlayan ambere dönüşmesi gibidir.

Doğanın harikulade eserlerine hayranlık duyan sen anlarsın beni. Kime anlatsam, “bu adam bir manolyaya tutulmuş. Dengesiz,” derler. Desinler. Beni anlayan anladı. Açamam öyle kolaylıkla kendimi. Birkaç kadeh yuvarlarsam çenem düşer, bilirsin. Ama aslında benim dilim, resimlerimdir. Orada anlatırım sevdamı, gönlümde kopan fırtınaları, küskünlüğümü. Kafamın içinde ne varsa, o yansır tuvale. Ruh halim sakin mi, çalkantılı mı, başımın üzerinde güneş parlıyor mu, yoksa gri bir bulut mu çöreklendi, hemen anlaşılır. Son yaptığım resimleri görmedin tabi. Aşkın bin bir rengi yansıdı onlara. Maalesef platonik. Çünkü evli. Ve mutluluk pırıltıları gözlerinde oynaşıyor. Uzaktan izliyorum manolyamı. Asla benim olmayacak kadınımı.

Biz mahpushane tozu yutmuş adamlarız. Bir karşılıksız aşktan mı arınamayacağız?

Peyman Ünalsın Gökhan

Nazar Boncuğu

IMG_7257

Güneş, sonbaharın solgun havasını kapatacak kadar parlak bugün. Evdeki kalabalıktan uzaklaşmam gerekiyordu. Meraklı gözler, sorgulayan bakışlarını evin dört bir yanında gezdirmiştir yokluğumda. Cahit Bey’in küçük kızı, cenaze evinde üzgün ziyaretçilerini bırakıp gitti, diyorlardır. İnsanlar konuşur. Özellikle de böyle günlerde. Bu insanlar bizim canımız, kanımız olmayan insanlar. Samimiyetsiz konu komşu… Perde arkalarında gizlenerek başkalarının hayatlarına sızmaya çalışan insanlar. Gıybete meyilli, yüreklerindeki fesat tohumlarıyla kendi kendilerini beslemeye çalışırken, etrafındakileri kurutan insanlar.

Babamla bu kahveye bayılırdık. Annem arkadaşlarıyla toplandığında biz de buraya gelip kestaneli lokumla ağzımızı tatlandırıp, sade kahvelerimizi içerdik. Yuvarlak ceviz masalar ve tonet sandalyelerle şehrin en eski kahvesidir burası. Akşamüzerleri günle vedalaşan güneş ışıkları, renkli vitray camlardan sızarak duvarlarda kaleydoskop desenleri örer. Salonun bir köşesindeki camlı antika dolapta çeşit çeşit kahve değirmenleri, fincanlar sergilenir. Kahve tutkunu bir ailenin, nesilden nesile çizgisini bozmadan yaşattıkları sevdaları gizlidir burada. Tüm aile dost canlısıdır. İnsan sarrafıdır. Yüzünde bir yudum mutsuzluk görseler, leziz kurabiyelerle donatılmış bir kahve masası kurarlar. Konuklarının halet-i ruhiyesini onarmak için çekiverdikleri sandalyeye kurulup güzel hikâyeler anlatırlar. Unutursun derdini, atarsın tasanı bir kenara. Hafiflemiş çıkarsın kahveden. Kafanda, sorunlarına dair ürettiğin çözümlerle huzurlusundur artık. Babam, iş seyahatlerinde, evimizden sonra en çok özlemini duyduğu yerin bu sıcak kahve olduğunu söylerdi. Bugün onunla son defa buluşmak, baba kız dertleşmek ve vedalaşmak için buradayım. Cemile hanım mutsuzluğumun farkında, ama yanıma gelmiyor bu sefer. Anlatacak hikâye bulamıyor.

Avucuma batan tırnaklarım acı vermeye başlıyor. İçindekini düşünüyorum; babamdan bana hatıra. Ben yaşadıkça benimle kalacak. En değerli mücevherden daha kıymetli… Tüm değerine rağmen onu bir kasaya kapatmak istemiyorum. Her zaman yakınımda olmalı. Onu özlediğimde, ona hasretimi gideremediğimde, onun tesellilerine ihtiyaç duyduğumda elime alabilmeli, babamın sıcaklığını duyabilmeliyim. Avucumu açarsam, içindekini kaybetmekten korkuyorum.

Sevmem aslında nazar boncuklarını. İnsanları korumayı vaat ettiği haset bakışları getirir aklıma. Nerede o göz varsa, orada fesatlık vardır diye düşünürüm. İnananlara saygı duyarım. İnançlarından vazgeçirmeye çalışmam. Ama taşımam üzerimde. Ya da taşımazdım desem daha doğru olacak sanırım. Avucumdaki bu nazar boncuğu, bugünden itibaren ben nereye gidersem, yanımda olacak. Haset gözleri hatırlatmayacak bana artık. Babamın fedakârlığını, sevgisini, gülen yüzünü, dostluğunu hatırlatacak. Sert bakışlarının altında yatan muzip, insancıl yaradılışı gibi, asla kendisinden beklenmeyecek inançları olduğunu gösterdi bize. “İnançları olmalı insanların”, derdi. “Allah’a inanıyorum”, derdim. “O çok büyük bir inanç. Daha küçük şeyler de olmalı. Sanatın insanı depresyondan, nazar boncuğunun kem gözlerden, fesleğenin sivrisineklerden korumasına inanmak gibi”, der ve kahkaha atardı. Hepsine gerçekten inanıyor mu, bana mı takılıyor anlamazdım. Meğer inanıyormuş.

Hep çok şık giyinirdi. İşe giderken, kravat takmasa da, kumaş pantolonu ve ona uyumlu ceketi olurdu üzerinde. Hafta sonları daha spor giyinirdi. Ama şıklığından taviz vermezdi. Evleneceğim adamın da onun gibi iyi giyinmesini isterdim. Oldu da. Keşke başka huyları da babama benzeseydi.

Hastaneden ayrılırken, hayatla vedalaştığı gün üzerinde olan özel eşyalarını elime tutuşturmuştu hemşire. Ne var ne yok hiç farkında değildim. Akşam karanlığı çökünce ruhuma çöreklenen kasveti dağıtmak için eşyalarını aldım önüme. Tek tek elledim, kokladım. Ceketinin cebinde buldum nazar boncuğunu. Bilmezdim nazar boncuğu taşıdığını. Meğer annemin düşük yaptığı ikinci bebeğinden sonra ailemizi nazarlardan korumak için taşımaya başlamış. Annem bu sabah söyledi. Ve gördüm ki babam inanç konusunda söylediklerinin her birine inanıyormuş.

Peyman Ünalsın Gökhan