Aynaya bakıyorum. İki suret görüyorum. Biri henüz dokuz, on yaşında. Gözlerin iç kısımları tatar bağı ile hafif gergin, ama şekli yuvarlak. Anne tarafına çekmiş. Zamanla belki biraz daha uzar, baba tarafına çeker. Tam tatar gözü olur. Yuvarlak bir surat. Başının etrafındaki kıvırcığa çalan dalgalı saçları hep aynı asi tavrında; toplansa da oradan buradan çıkan isyankâr teller yüzüne düşüyor. Kaşları hep hafif çatık. O yaşta ciddi bir yüz. Sanki çok şey görmüş geçirmiş. Oysa daha hayat bilgisi edinemeyecek kadar toy.
Diğer suret elli yedi yaşında. Gözleri hâlâ aynı koyu gözler. Kapakları biraz düşmüş. Hatta son aylarda musallat olan bir tür egzamanın hain oyununa yenik düşmüş. Kuru, kırmızı ve kaşıntılı. Yer çekimine kafa tutmaya çalışan göz kapakları bir de egzamanın etkisinde kalmış. Çok okuyorsun, dur biraz dercesine kapandı kapanacaklar. Kadın kremle, merhemle, oral haplarla savaş açmış egzamalarına. Arada sırtını mindere dayıyor. Galibiyet çığlıkları ile göğsüne vuruyor iki yumruğuyla. Ama çok inatçı ve saldırgan egzama. Kuru olduğuna aldanmayın, yağlı kuruyemişlerden, baharatlardan besleniyor.
Gözü egzamalı göz kapaklarından alnındaki kırışıklara kayıyor. Bir, iki, üç sıra çizgi. Alnı daha geniş olsa, çizgiler dört, beş diye gidecek. Ama tatar alnı işte, dar. İki gözünün ortasındaki iki derin çizgiyi açmak için alnına yüklendiği çizgilerden belli. Bir de yaşadıklarından. Her biri şaşırdığı, üzerinde fazlaca düşündüğü olaylarda daha da derinleşiyor. Dudaklarının kenarlarındaki gibi gülmekten derinleşmiş izler değil onlar. Şu ortadaki meselâ yıllarca aklına geldikçe ben bunu o sevdiğim insana nasıl yaptım diyerek hayıflanmasından ötürü.
Şimdi aynada, suratının yanındaki dokuz, on yaşındaki kız çocuğuyla yüzleşebilir.
Nasıl söyleyebildin öyle bir şeyi? Babanın şimdiki hâlini görüyor musun? Öylece koltukta oturuyor. Uyumakla uyanık olmak arasında belirsiz bir noktada. Tıpkı hafızası gibi. Ağzını açtığı her an cümleleri ‘ne diyecektim ben’ ya da ‘hatırlamıyorum ki ne diyeceğimi’ veya ‘ben böyle hayatın’ sövmeleriyle bitiyor. Eskiden boş muhabbetlerden hoşlanmadığı için pek konuşmazdı, tarih anlatırdı, eski İstanbul hikâyeleri. Şimdi ise hafızası onu neredeyse terk ettiği için konuşmuyor. Oturduğu yerde uyumayı tercih ediyor.
Hiç düşündün mü neden böyle olduğunu? Seni ve kardeşini okutmak, size güvenli bir gelecek vermek için günlerini gecelerine eklediği zamanlardan bir kaza yıllar sonra acısını hafızasından, bedeninden çıkarttı.
Sen ise o çocuk aklınla, okuldaki şımarık zengin kızının provokasyonuna kendini kaptırdın. Kapitalizmin kara, sinsi ağına kapılmaya pek meyyalmişsin. Zanaatkâr babanın sanatını, sanatına saygısını hor gördün. Utandın onun tulum giymiş hâli gelince gözünün önüne. Oysa baban, havalı havalı senin çocuk aklını çelen kızın babasından çok daha, geniş kitlelerin ihtiyacını gideren bir iş yapıyordu. Renkleri, renklerin birbiriyle uyumunu, kâğıdı, kâğıdın kokusunu, bugün o etrafını kuşatmasından mest olduğunun kitapların, resimli romanların, insanların binlerce liralar harcayarak aldığı hatıra pullarının baskısını özenle, bilgi yoğunluğu ile yapan senin babandı.
Şimdi o küçük kız utanç yüklü gözleriyle kadının alnındaki çizgiye bakıp, küçük parmağını üzerinde gezdiriyor.