İlk Tanışma -Oğluma-

EMRE KUCUK 02

Güneşli bir Çarşamba sabahı, çok da aceleci olmayan bir bebek, bulunduğu karanlık ve ıslak ortamdan, binbir renkte ve çeşitte insanın yaşadığı acayip bir dünyaya elini uzattı. Onu görenler, minikliği karşısında şaşırdılar. Zirâ ufak tefek annesinin karın çevresini öyle genişletmişti ki, bebeğin irice doğacağına kani olmuştu insanlar. Lâkin annenin bebeğini beslediği kordon, elinden birşey gelmeyecek şekilde dardı. Annenin, bebeği gelişsin diye yediği bütün cevizler, kayısılar,  fındıklar bebeğe ulaşamadan annenin bedeninde mahpus kalıyordu. Bebek yavaşça gelişirken, anne hızla genişliyordu.

Narkozdan uyanan anneye bebeğinin ufacık olduğu müjdesini (!) veren hasta bakıcı, incecik bir damla göz yaşının annenin gözlerinden ensesine kadar indiğini göremeden asansöre bindi. Doğumhane soğuktu. Merakla bebeğini görmeyi bekleyen anne, ince çarşafın altında titriyordu. Biraz sonra bir hemşire geldi ve anneyi odasına çıkardı. Etrafında bir sürü şen şakrak göz vardı. Neşeli sözcükler havada uçuşuyordu.

Anne bebeği ile tanışacağı ânı bekliyordu sabırsızlıkla. Otuzsekiz buçuk haftalık hayatının her saniyesini birlikte geçirdiği, sadece kendine sakladığı minik varlığın neye benzediğini merak ediyordu.

Bebek de onca hafta boyunca kendisine bedeninde yer veren, sıcaklığı ile çevreleyen o kadınla tanışmak için sabırsızlanıyordu. Bebeklere aşina genç hemşire, kendisini kucağına alıp bebek odasından çıktığında arkadan ağlaşan diğer yeni doğanların sesleri geliyordu. Kimi açlıktan, kimi pisliğinden tiksindiği için, kimi anne özleminden, kimi şımarıklıktan avaz avazdı.

En nihayet birbirlerine kavuştuklarında, karanlık ve boş odada spot ışığıyla aydınlatılmış gibi sadece ikisi vardı. Sımsıkı sardı anne yavrusunu. Kalbi heyecanla atıyordu. Bebek gözlerini açtı. Sonunda annesini gördüğüne o da çok sevinmişti. Başını koluna gömdü iyice. Kalbinin sıcak atışlarını duyuyordu. Anne burnunu minik yavrusunun boynuna yaklaştırdı. Bebek kokusunu çekti ta genzinin derinliklerine kadar. Ağzıyla annesinin memesini aradı bebek.  Vücudunda hissettiği bir takım gariplikler vardı. Bunun açlık olduğunu bile bilmiyordu. Herşeyi öğrenecekti yavaş yavaş. Bu sevecen bakışlı kadın öğretecekti ona.

Anne, kucağındaki güzeller güzeli bebeği doyurmak için hemşireden yardım istedi. Onun da öğrenecekleri vardı elbet. Bebek beceriksizce memeyi yakalamaya, anne beceriksizce memesini yavrusunun ağzına vermeye çalışırken aralarında kurulan o kuvvetli bağın ilk ilmeğini atıyorlardı. Odayı saran bebek kokusu daha yıllarca burnunun ucunda asılı kalacaktı annenin. Teninin yumuşaklığı parmaklarında, minik ellerinin ve ayaklarının güzelliği hep gözlerinin önünde olacaktı.

Anne için hayatının en güzel günü, oğluyla tanıştığı gündü.

KG__1590ARTT

Peyman Ünalsın Gökhan

Sarma, Tutku, Sevgi

sarma

Kadın sırt üstü uzandı yatağa. İzlediği filmde başkarakterin bir bar sandalyesinde içtiği kahveye imrenmişti. Gözlerini tavana dikip uykuyu beklemesinin kabahatlisi de o kahveydi. Uykusunu tetikleyeceğini düşünerek yatmıştı, ama kafasında bir sürü düşünce, hayal uçuşuyordu şimdi. İnceden bir ürperti kapladı vücudunu. Havalar ısındı diye incecik gecelik giymişti. Mart yine yapmıştı yapacağını; birden bire soğumuştu ve cama vuran yağmurun sesini duyuyordu. Isınmak için kocasına yanaştı biraz daha. Elini onun güven veren gövdesine dolamak istiyordu. Hormonları kafeinle ayaktaydı. Kocasının kokusuyla da iyice çıldırmıştı. Ona dokunmak için önüne geçilmesi zor bir arzuyla doluydu.

Tıpkı en sevdiğiniz yemek olan zeytinyağlı sarmanın önünüze konması, ancak sizin yemenizin yasak olduğunun söylenmesi gibi. Sizi baştan çıkartan mayhoş salamura yaprak kokusuna karışan, tarçın ve yenibaharın egzotik rayihalarına dur demek aynı zamanda. Kalem gibi incecik sarılmış, zeytinyağında pırıl pırıl parlayan yeşil dolmalar tabaktan size göz kırpar ve karşı konulmaz davet gönderir. Siz ise o muhteşem görüntüye gözlerinizi dikmek, o enfes kokuyu içinize çekmekle yetinirsiniz sadece. Üst damağınıza yapışan dilinizde algıladığınız yeme arzusuyla salgılanan sıvı ağzınızın içine dağılmaya başlar. Bir lokmasına dahi dokunamadığınız sarmalardan ufak bir parçayı bıçağınızın yardımıyla kesip, çatalınızın ucuyla ağzınıza attığınızı hayal edersiniz. Yeşil yaprağın içinden taşan pirinçler, kuş üzümleri, çam fıstıkları dağılır. Granüllere dönüşünceye kadar çiğnersiniz. Çiğnedikçe tatları tüm ağız mukozasını kaplar. Boğazınızdan geçen granüller yemek borusundan mideye giderken arkasında bıraktığı o unutulmaz tat, ikinci sarma parçasını alma eylemine teşvik eder. Bir yandan da bitirmemeye özen gösterirsiniz. Sarmaları yemek ne kadar uzun sürerse, alınan haz da aynı oranda artar. Asıl mesele, sarmaları hazırlarken harcanan süredir. Harcamak kelimesi doğru tercih olmayabilir bu aşamada. Çünkü daha çok istemeden, sevmeden yapılan bir şey için sarf edilen zaman harcanmış sayılır. Sizi zevkin doruklarına taşıyan bir yemeği hazırlarken geçen zaman harcanmaz, yaşanır.

Minik, küp küp doğranmış soğanlar yağda kavrulur. Pembeleşen soğanlar, içine atılan kıyma ve ortasına kırılan sarıgözlü yumurtayı getirir aklınıza. Karabiberle taçlandırılan kıymalı, soğanlı yumurtayı bir başka zamana ötelersiniz bilinçaltınızda. Soğanlar, pirinçleri karşılamaya hazırdır artık. İkisi kavrulmaya devam eder. Soğanın tüm aroması pirinçlere karışır. İçine çam fıstıkları eklenir. Renkleri koyulaşmaya başlayınca içine tuz, şeker, karabiber, yenibahar, nar ekşisi, tarçın konur. Kısa bir süre daha kavurduktan sonra içine bir miktar su ekleyip hafif ateşte pişirilmeye bırakılır. Pirinçler dişe gelir kıvamdayken ateşten indirilir, kokusunu muhafaza etmesi için taze nane en son doğranır. Diğer tarafta salamura yapraklar, sıcak su içinde bekletilmek koşuluyla fazla tuzundan arındırılır ve daha kolay pişmesi için yumuşatılır. Aman dikkat! Dolma içini hazırlarken, yapraklar suda bekletilse de bir miktar tuzun üzerlerinde kaldığını unutmayın.

Yumuşayan yapraklar sudan çıkarılıp süzülür. Sıra sarmaya gelir. Mat kısımları, pirinçli karışımla temas edecek şekilde sarılan yapraklar tencereye dizilir. Annem en alta mutlaka birkaç yaprak koyar ki, sarma dibini tutup yapışmasın. Tencereye sıcak su konur ve ağır ateşte pişirilir.

Bazı kişiler zeytinyağlı sarmada kuş üzümünden, fıstıktan hoşlanmaz. Ben bütün bu malzemelerin yemeğe kattığı lezzeti bir bütün olarak seviyorum. Tarçın ve yenibaharı damağımda hissederken, çiğnediğim kuş üzümü ve fıstığın tadını dilimde duyumsamak bana keyif veriyor.

Önüme, tarife bire bir uygun pişirilmiş bir tabak dolusu zeytinyağlı sarma koysalar ve dokunmamamı söyleseler, beni tabağa doğru iten karşı konulmaz bir güç olurdu. Elimi sürmezdim. Lâkin gözlerimi yumar, kokusunu içime çekerdim.

Tıpkı yatarken kendisine sarıldığında uykusu kaçan eşine dokunmaması gerektiği gibi. Oysa saçlarını okşamak, elini boynundan sırtına doğru indirmek, yüzünü boynuna gömüp koluyla sımsıkı kocasına sarılmak istiyordu. Elini ona doğru uzatırken yarı yolda pes edip, öylece bırakıverdi yatağın üzerine. Sakil bir şekilde yastığın yanında duruyordu. Nereye koyacağını bilemiyordu. Sola döndü olmadı, sırt üstü yattı olmadı. Sağ tarafa döndü tekrar.  Feromonları ayaktaydı. Kocasının parfümüyle karışan teninin kokusunu içine çekti. Onu uyandırmaktan çekinerek… Zeytinyağlı sarma… Tutku… Sevgi…

 

Peyman Ünalsın Gökhan