Esaret

KG__2477_resize

Cama vuran yağmur damlalarını dinliyoruz birlikte. Onun gözleri boşluğa asılı, benimkiler ona. Üstündeki kolsuz beyaz elbise olmasa sonbahar sanırsın. Günlerdir nefes aldırmayan sıcakla şehir katlanılmaz oldu. Yağmur iyi gelecek toprağa, bize.

Karşımdaki koltukta ayak ayak üstüne atmış oturuyor. Bacakları mermer parlaklığında. Ellerimi gezdirsem. Teninin yumuşaklığıyla durulsa içimdeki çalkantı. İki eliyle tuttuğu viski bardağını ağzına yaklaştırıyor. Tam o esnada yineliyorum aylardır ısrarcı olduğum soruyu.

“Neden buraya taşınmıyorsun?”

“Böyle iyiyiz.”

“Yokluğunda özlüyorum.”

“Sen kendi özgürlüğünde, ben benimkinde.”

“Geceler bitmiyor.”

Duymamazlığa geliyor. Yine dalıp gidiyor uzaklara.

“Pencereyi açalım mı? Yağmura doyan toprak kokusuna hasret kaldık.”

Başını sallıyor. Pencereyi açıyorum.

Özgür ruhu kanat çırpıyor. Artık yanımda değil. Martı olup uçuyor okyanuslar üzerine. Gittikçe bağlanıyorum ona. Benimle kalması için yalvarıyorum. Bir kere dönüp bakmıyor geriye. Hoşuna gideceğini bildiğim ne varsa önüne seriyorum. Çalışma odamın bir köşesine şövale alıp koyuyorum. Antikacıda buldum onu. Satışa çıkarılan bir yalıdan kalmış nadide parçalardan. Bir kadının parmak izlerini buluyorum şövalenin kenarlarında. Hülyalı bir kadın belki de kim bilir. Belki de aşık bir kadın. Onun gibi değil. Deniz gören cam kenarına yerleştirmiş, her gün birkaç saatini başında geçiriyor. Duygularını akıtıyor tuvale. Birikmiş yoğun hislerini boşaltıyor boya tüpleriyle birlikte palete. Fırçasını batırıyor önce alizarin kırmızısına, sonra ultramarin mavisine. Beyaza çalıyor ucundan. Kocaman bulutlar çiziyor. Köpük köpük beyazlar atıyor. Fırçayı ufak sık darbelerle gezdiriyor renklerin üzerinde. Kayboluyor bulutların içinde. Çığlık çığlık bir martı uçuyor. Deniz kokusuna kanat çırpıyor. Tamamen özgür. Ruhu nerede dinlenmek isterse orada duruyor. İçinden geldiği müddetçe kalıyor aynı yerde. Buluyor kendini oyalayacak bir şeyler. Ve zamanı gelince havalanıyor bulutların arasına.

KG__1281_resize

O ise kendisi için hazırlanmış resim köşesine bir kere bile uğramıyor. İlgilenmiyor hiç. Aidiyet duygusunu benimle tatmaktan imtina ediyor. Hep bir yabancı gibi gelip gidiyor. Günübirlik aşık olmaktan öteye gidemiyorum.

Sağ eliyle alnına düşen bir tutam saçı arkaya itiyor. Parmaklarının yerinde olup o alev kızılı özgür dalgayı ellemek arzusuyla kıvranıyorum. Biliyorum, müsaade etmez. Mesafe koyar hep aramıza. Zaman zaman dalga geçer “aşırı romantiksin” diyerek. O kaçtıkça ben kovalıyorum. Kaçmaktan haz duyuyor. Pes etmiyorum.

Evin çok sessiz olduğunu fark ediyorum aniden. Yağmur şiddetini arttırmış. Adalar ıslak sis perdesinin ardında birer siluet şimdi. Ayağa kalkıp müzik setine doğru yürüyorum. Mozart 40. Senfoni yağmurun sesini boğuyor.

Elindeki bardağı sallıyor yavaşça. Erimeye yüz tutmuş buzlar cama değiyor tıkır tıkır. Arkasından yaklaşıp ensesine dokunuyorum dudaklarımla. Etkilendi mi? Yanağındaki ayva tüylerinin camdan sızan silik ışık huzmesinde küçük altın zerrecikleri gibi parladığını görüyorum. Başını sağ omzuna yatırıyor.

“Yapma.”

Cılız bir ses. Duymamış olabilirdim, sol eliyle, omuzundaki elimi itmemiş olsaydı.

“Bugün sadece yağmuru dinleyelim.”

Hiçbir şey söylemeden koltuğuma dönüyorum. Başlıyor konuşmaya. Konu biz değiliz. O ve ben olalım istiyorum. Biz. Sadece biz. Fotoğraflardan bahsediyor. Eski aile fotoğrafları, okul fotoğrafları… Hiçbir çerçevede ben yokum. Biz yokuz.

Avşa Adası’nda limana bakan bir pansiyonun balkonu. Masanın üzerinde ayakta durduğu siyah beyaz bir fotoğraf. Arkasında uçsuz bucaksız deniz. Altı yedi yaşlarında. Üzerinde mini şort, askılı çiçekli bluz. Saçlarını at kuyruğu yapmış. Adadaki meşhur macuncunun çocukları tezgahın başına çeken nağmelerini duyuyorum.

Bir diğerinde 23 Nisan okul müsameresinde. Sıranın en önünde, mikrofona yapışmış bir eliyle, avaz avaz şiir okuyor. Şiirin ruhunu yansıtıyor izleyenlere. Hep o seçiliyor törenlere.

Bütün pencerelerini kapattım. Muğlak bir geleceğe açılan tek pencere bıraktım. Uçup gitmek istiyor oradan. Hayır! Hayır! Tahayyülü bile kalbime hançerler saplıyor.

Çaresiz kaldığını düşündüğün oldu mu hiç? Gıptayla gözünü diktiğin, ama sahip olamadığın herhangi bir şey… Kor ateşlerde yanarcasına acı çektiğin. Girişi olan, gelişen, ama sonuçsuz bir romanın sayfalarında umutsuzca hapsolmuş karakterlerden öteye geçemediğin.

Önümüzde daha kaç yıl var, bilmiyorum. Yarını bile bilmiyorum. Bir sabah kalkıp da onu bulamayacak olmaktan endişe duyuyorum. Rüyalarım hep bu minvalde. Ter içinde uyanıyorum. Hâlâ başının izi olan yastığı kokluyorum.

“Endişelenme. Buradayım,” diyor ya, sıcaklığına sarılıp yeniden uyuyorum.

Şimşek çakıyor. Koltukta büzülüyor. Ürkek kız çocuğu bakışlarını yakalıyorum bir an. Maziye gitti. Evlerinin karşısındaki mavi çama düşen şimşeği hatırlıyor. Kapalı olan televizyonlarının ekranında beyaz bir ışık yanıp sönüyor ve elektrikler kesiliyor. O günden sonra duyduğu her şimşek sesi korkulu anları çağrıştırıyor. Yatıştırılmaya ihtiyacı var. Müsaade etmez ki! Tek başına aşmak istiyor.

Onu ürkütmemek için uğraşıyorum. Kaçar diye endişeleniyorum. Yükselen keman sesiyle birlikte kalan o tek pencereden uçup gitmesin.

Konu konuyu açıyor. Genç bir kızken, yine böyle yağmurlu bir günde denize girdiğini anlatıyor. Eski bir sevgili ile suya düşen yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyorlar. O kadar çok gülüyorlar ki, balıklar sesten rahatsız olup, başka koylara yüzüyorlar. O konuştukça benim koltukta eriyip gittiğimi fark etmiyor bile. Gözlüklerimi çıkarıp camlarını siliyorum gömleğimin ucuyla. Yüzüne bakmaktan kaçınıyorum.  Anılarından gözlerine yansıyan parıltıyı görmeyi reddediyorum.

Delicesine kıskanıyorum. Olur olmadık senaryolar yazıyorum kafamda. Pusuya düşürülen eski sevgili, etrafında dönenip duran potansiyel yeni sevgilinin saf dışı edilmesi ve daha da dozajı kaçıraraktan, ayrılmamak pahasına ona verebileceğim zararın düşünceleri ürkütüyor bazen. Kendimi bir gerilim filminin içinde buluyorum. Psikolojik buhranda olan aşık adam, sevdiği kadının başkasına yâr olmasına katlanamayacağı için onu tamamen kendine saklama planları yapar. Şömine başında geçirdikleri romantik bir akşam, eter koklatarak bayıltır ve evin bodrum katında hazırladığı odaya kapatır. Rahat yaşaması için her türlü konforla donatır; güzel, büyük bir yatak, yerde halı, çalışma masası, şövale, her renk boya, çeşitli ebatlarda tuvaller, televizyon, müzik sistemi. Kendisine âşık olacağı günün hayaliyle aylarca esir tutar. Ta ki umutsuzluğa kapılıp önce kadını, sonra da kendisini baldıran özüyle zehirleyene kadar.

“Yemek hazırlayayım.”

“Aç değilim.”

“Somon var buzlukta. Onu indireyim. Salata, roka, bir de ufak rakı açarız. Fırında limonlu helvayla da balığı bastırırız.”

“Ahududu’nun ilacı var. Kalamam.”

Yine bahane. Kedinin ilacını biraz geç de verebilir. O da beni görmeden edemiyor aslında. Benimle konuşmak onu rahatlatıyor. Geçmişini sorgulamadan dinliyorum. Yargılamıyorum. Küçümsemiyorum. Eleştirmiyorum. İşin aslı kaçıp gitmesini istemediğim için bazı şeyleri sineye çekiyorum. Mazi albümlerde kalan anılardan ibaret. Gelecek ise önümüzde açılan yeni bir pencere.

“İlacı birkaç saat geç alabilir. Daha önce Duman için sormuştum veterinere.”

“Israrda üstüne yok.”

“İyi vakit geçireceğimizi bildiğim için bu kadar diretiyorum.”

“Ne kadar da eminsin!”

“Hiç şüphem yok! Sen rahatına bak. Ben hazırlarım her şeyi.”

Nihayet ikna etmeyi başarıyorum. Salon kapısını kapatıyorum ardımdan. Sokak kapısının kilidinde anahtarı çevirirken, içerden ses duyulsun istemiyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Esaret” üzerine 8 yorum

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s