DİZBOYU PAPATYALAR – Tomris Uyar

Tomris Uyar’ın sekiz öyküden oluşan kitabı hayatın içinde yitip giden insanlık hallerini anlatıyor. Cana tak ettiren fakirlikle mücadele eden, biraz para için gözünü bile kırpmadan can alabilen bir karakter… Despotluģu ile tanınan, askeri disipline alışkın ama bununla da toplumda dışlanan emekli albay… Metazori evlilikle hayatı kararan ve gerçek aşkı arayan Aydın… Kocasının ailesi tarafından onay görmemiş bir kadın ve hayatını bu reddedilişin gölgesinde geçiren Feride Hanım’la Behçet Bey… Bir yastıkta kocama kısmetine erememiş, ayrı şehirlerde özlemle yaşama savaşı veren Şermin ile Orhan… Gönlünden, yatağından koparıp atsa da hayatından tamamen çıkaramadığı eski eşinin sırtına yüklenen dertleri ile boğuşan Müzeyyen Hanım… Yalnız hayatını, evinin bir odasını kiraya verdiği ünlü yönetmen kiracısıyla yaptığı diyaloglarla süsleyen Meliha Hanım… ölüm döşeğinde emektar yardımcısı ile sessiz diyaloglar kuran Hanım… Farklı karakterler, farklı hayatlar… Sokakta yanımızdan geçen insanlar ve kendilerinde gizli yaşam öyküleri…

Reklamlar

Ne Okuyorum

LRM_EXPORT_116367132921668_20180919_094416995

Portakal ve mandalina ağaçlarının gölgesinde, meyvelerinin kokusunu bastıran melisa çiçeğinin kokusunu içime çekerek okudum bu güzel beş öyküyü. İyiden iyiye serinleyen akşam saatlerinin nemiyle değil, öykülerin verdiği duygu yoğunluğu ile titredim.

Gidenler, gitmeyi beceremeyenler, ayrılıklar, sevgiyi içinde yaşayanlar, merdümgirizler, konuşamayanlar, kaçanların duygularıyla örülmüş “yuva” üzerine kurulu harika öyküler. Melisa Kesmez’in hayatın içinde biriktirdiklerini, Tanrı vergisi yeteneği ve azminin başarılı sonucu olarak beni derinden etkileyen cümlelerinde yaşıyorum. Bir sonra ki kitabını şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum.

#bizimbuyukchallengeimiz için çok sevdiğim bir yazarın henüz (uzak henüz değil. Ama doğru, kendisi çok sevdiğim bir yazardır) okumadığım kitabı kategorisine yerleştiriyorum.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

20180618_073307

Çocukluk yıllarında, babasının görevi sebebiyle farklı şehirlerde yaşayan sevgili arkadaşım Fatma, o süreçte bir sürü anı biriktirmiş. Farklı karakterlerin, farklı hayatlarının meselelerini empati yoluyla benimsemiş. Bazısını bizzat yaşamış. Duyarlı, duygusal kişiliğinin ve tabii kaleminin sihriyle de onları defterlere dökmüş. Öykülerinde Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal’in taşradan bizlere taşıdığı kokuları, duyguları, renkleri bulabilirsiniz.

Yeni öykülerini heyecanla beklediğim sevgili Fatma’ya yüreğinin o hisli dokunuşunu bizlere en kısa sürede ulaştırması dileklerimle.

#bizimbuyukchallengemiz ‘ın 13.sü olan bir öykü kitabı adına okuduğum kitaptır aynı zamanda.

Peyman Ünalsın Gökhan

 

Sınav Kazanan Nida

IMG_7515_R

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Yalnızım. Çıplak beyaz duvarlarıyla beni içine hapseden bir odada tek başına. Bir ayna olsa, umarsız bakışlarımın sarı yüzümde iki mat düğme gibi durduğunu görebilirdim. Çaresizliğimi yüzüme vuracak ayna bile yok. Durumun vahameti tepemde asılı koca bir gülle. Her an başıma düşecek. Altında kalıp ezileceğim. Ayak bileklerime kadar uzun elbiseme sarılıp uyuyorum. Kendini kozasına hapseden ipek böceği misali. Alacaklı gibi çalan zil deliyor uykumu. Söylenerek kalkıyorum. Zaman mefhumunu yitirdim. Sabah mı, akşam mı? Ne önemi var? Tek gailem, oğlum hangi liseye gidecek. Uzun, beyaz koridorda yürüyorum ayaklarımı sürüyerek. Kapının zinciri takılı.  Aralıktan bakıyorum. Kocaman burnuna kadar indirdiği kasketi ile postacı dikiliyor karşımda. Kalın parmaklı, güneşte dolaşmaktan ve yeşil keten çantayı taşımaktan sertleşmiş elinde bir zarf tutuyor. Zinciri yivinden çıkarıyorum. Kapıyı açıyorum iyice. Üzeri resmi damgalı zarfı uzatıyor postacı. Ve bir anda sihirli lambanın cini gibi toz bulutu oluyor. Zarf havada asılı kalıyor. Elimi uzatıp yakalıyorum. Açıyorum. Gözlerim dehşetle büyüyor. Çığlığım boğazımda patlıyor. Ağlıyorum.

Hıçkırarak sıçrıyorum uykumdan. Yatağın içinde dikilip oturuyorum. Beyaz gecelik sırtıma yapışmış. Saçlarım tel tel başımın iki yanından aşağı sarkıyor. Bu sınav bitmeden kâbuslar bitmeyecek. Terliklerimi ayağıma geçirip Can’ın odasına ilerliyorum koridorda. Kapıyı açıyorum usulca. Mışıl mışıl uyuyan oğlumun nefesini dinliyorum. Yine yoğun koşturmalı bir gün olacak. Sorular, cevap anahtarları, yanlış cevaplar ve doğruların izinde geçen sıkıntılı bir cumartesi bizi bekliyor. Vücudunun attığını görüyorum battaniye altında. O da gergin.  Evin içinde birbirimizi görmemek için uğraşıyoruz. Bir köşede karşılaştığımızda, tırnaklarımızı uzatıp, keskin dişlerimizi gösteriyoruz hırlayarak. O ergen, ben menopoz eşiğinde. Tahammülsüzlüğümüzle yıkandığımızdan sabrımızı sunamıyoruz. Saçlarını okşuyorum o uyurken. Alnından öpüyorum ağır uykusunun kalın perdesine güvenerek.

Yatağıma dönüyorum. Uyku tutmuyor. Sabahı sabah ediyorum tasalarımla.

“Günaydın!”

“Günaydın delikanlı! Erken uyanamayacağından korkuyordum. Beni mahcup ettin.”

“Heee tabi! Etüde de sen giderdin benim yerime.”

“Alsalar beni giderim. Beni etütle mi korkutacaksın? Haspa! Krep yaptım sana.”

“Oleeeeey!”

Kahvaltı ediyoruz koştura koştura. Ben bulaşıkları akıtmaya girişiyorum. Can ve babası kapıdan çıkmaya hazırlanıyorlar.

“Oooo anneye bir öpücüğü çok gördün bakıyorum.”

“Gel gel, öpeyim hadi!”

“Geç kalıyoruz yine, biraz çabuk!”

Asansörün kapısında gözden kayboluyorlar. Mutfağa, bulaşıkların başına dönüyorum. Canım iş yapmak istemiyor. Rüyanın etkisindeyim hâlâ. Suyun, kırmızı eldivenler üzerinden kayışını takip ediyorum. Böyle akıp gitse dertlerimiz de. Eldiven üzerinde su lekesi kalmaz. Hayatımızda da kalmasa bizi yıkıma sürükleyen olayların izleri. Sıcak suyla genleşip, ikinci bir deri gibi elimin şeklini alan eldivenleri çıkarıyorum çekiştirerek. Depresyon eşikte bekliyor. Her an üzerime atılmaya hazır. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum kahve fincanlarını hazırlarken. Birazdan İlker döner. Kahvelerimizi içtikten sonra bir yerlere gitsek… Evde oturup, kurmak, ya da kurmamak için kendimi ev işiyle hırpalamak istemiyorum.

İlker giriyor içeri anahtarıyla kapıyı açıp. Aynı anda kahve makinasının düğmesine basıyorum. Mis gibi koku kaplıyor mutfağı.

“Tam gelirken Süleyman Ağbi aradı. Fenerbahçe’de öğle yemeğine davet ediyor bizi. Gider miyiz? Nedir programın?”

“Evde oturup tasalanmak. Yemek daha cazip.”

“Arıyorum o zaman Süleyman Ağbiyi.”

Kahvelerimizi içiyoruz cam önündeki berjerlere kurulup. Sınavdan başka konu yok evde son zamanlarda. Yine aynı konu etrafında döneniyoruz. Konuşmak bile acı veriyor bana. Can’ın karakter itibariyle sıkıntıya gelemediğini biliyorum. Biz “çalış” diye baskı yaptıkça o daha da bıkıyor, sıkılıyor, reddediyor. Rakiplerinin fersah fersah önde olduğunu biliyoruz. Özellikle bazı okullarda bir buçuk yıl öncesinden başlayan hummalı çalışma programı ile Can’dan daha ilerdeler. Konuştukça, fazla oksijen temasında kalan yemiş tanesi gibi kuruduğumu hissediyorum oturduğum koltukta. İlker fark ediyor daraldığımı. Zaman zaman gerginlik bizi de sarıyor. Can’a yüklenmemek için birbirimize dadanıyoruz. Sonra bazen İlker bana üzülüyor, ben İlker’e üzülüyorum, ders çalışmayıp bizi üzdüğü için Can’a takıyoruz kafayı. Bir evde sınava hazırlanan bir ergen, menopoz arifesinde bir anne ve andropozdan muzdarip bir baba olunca, düşünün siz o evin halini. Kaynayan kazan misali. Antidepresanlarla direnmeye çalışanlar var, biliyorum. Sentetik ilaçlardan uzak olmak istiyorum. Kafam attığında koy bir duble viski diyor şeytan, yok öyle kolaya kaçmak bizim kitabımızda, kırılganlığımdan faydalanıp beni ele geçiremezsin diyorum. Dolabın karşısına dikilip kurabiyelerle flört ediyorum. Latte ile güne başlayıp, filtre, Türk kahvesi, cappuccino, buzlu kahve gibi türevleriyle akşamı ediyorum.

Süleyman Ağbi ile buluşma saatine kadar çocukluğumdan beri, günün her saatinde, her yerde bana kucak açan kitapların dünyasına terk ediyorum kendimi. Kimi sayfada fazla süre kaldığımı fark ediyorum, düşüncelerim yine sınava kayıyor. Karakterin yerine oynuyorum kendi atmosferimden çıkmak için.

En nihayetinde “hadi” diyor İlker. “Çıkma vakti geldi.”

Süleyman Ağbi ile buluşuyoruz Fenerbahçe’de. Masada bir bayan daha var. Adını duyduğum ama daha önce tanışma fırsatım olmayan ablasıymış meğer. En az Süleyman Ağbi kadar içten, samimi, konuşkan. Sanki yıllardır dostluğumuz varmış gibi muhabbet ediyoruz. Can’ı soruyor Süleyman Ağbi. Sınav sürecini. Emre’nin psikolojisini. Ve tabii bizimkini. Öğle yemeğine meze oluyoruz. Bizi yüreklendiriyor her zamanki gibi. İçimize su serpiliyor o konuştukça. Ferahlıyoruz. Sözleri ilaç oluyor ruhumuza.

İzin istiyorum lavaboya gitmek için. Şükran Abla “ben de geleyim,” diyor. Gençleri bekleyen yarınlardan bahsediyoruz. Umudumuzun kırıntı halini aldığından. İmkânı olanın ülkeden kaçmaya çalıştığından. Gücü yetmeyenlerin ise, iyi bir lise, iyi bir üniversite eğitimi için birbirini ezercesine rekabet ettiğinden, bunu bilen yetkililerin bunu lâyıkıyla kullandığından, çocukların strese girdiğinden, ailelerin parçalandığından, hedefini yakalayanların da içi boşaltılmış eğitim sistemiyle harcanıp gittiğinden.

“Hayatta en değerli hazinemiz sağlığımız. Bunu sakın unutma canım. Ben de iki oğlumla aynı süreçlerden geçtim. Çalış, çalış, çalış. Dilimizde tüy bitiyordu. En nihayetinde her ikisi de iyi birer okula girdi. İkisini de birer ay arayla aldı benden Allah. Yıkıldım. Hâlâ da toparlanmış sayılmam. Zaten bildiğim ama ihmal ettiğim, kafama kazınırcasına yeniden hatırladığım ve fakat önlem almak için çok geç kaldığım yegâne şey; hayatın kendisi bir sınav ve hiçbir şey sağlığın yerini tutamaz. Başarı dereceleri ne olursa olsun, onlar bizim evlatlarımız. Sonuç ne olursa olsun, birbirinizi üzmeyin.”

Duyduklarım, kulağımın dibinde çalan dev bir çan gibi sarstı beni. Bir annenin iki çocuğunu birden, kısa aralıkla kaybetmesi ne büyük acıydı Tanrım. Daha detay soramadım Şükran Abla’yı üzmemek için. Sebep ne olursa olsun, iki delikanlının hayatta olmamaları, yaşamları ile ilgili diğer her şeyi önemsiz kılıyordu. Şükran Abla’ya sarıldım derdine yoldaş olduğumu ifade etmek amacıyla.

Masaya döndük. Kahvelerimiz gelmişti. Göz pınarımda asılı yaşın yanaklarımdan aşağı kaymaması için çabalayarak içtim kahvemi. Hesabı istedik. En kısa sürede yeniden bir araya gelmek üzere sözleşerek ayrıldık.

Arabaya bindik. Saate baktım. Can’ın etütten çıkmasına az bir zaman kalmıştı.

“Can’ı alıp sinemaya gidelim. Onun seveceği bir film vizyona girdi dün.”

“Test çözecekti öğleden sonra…”

Şükran Abla’nın oğullarını anlattım. Olayın hüznü dilsiz kıldı bizi yol boyunca. Etüde yaklaşırken telefon çaldı.

“Anne, beni siz mi alacaksınız?”

“Evet canım, yaklaşıyoruz. Sonra da sinemaya gideceğiz üçümüz.”

Hattın öbür ucunda kocaman bir sessizlik oldu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Kimliğini arayan bir ses avaz avazdı şimdi. O mutlu nida, tüm sınavlardan geçmişti.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Son Gün

hamambocegi-1

Yorgunum. Yıllardır kaçıp, saklanmaktan bıkıp usandım.

Kafama estiği gibi yaşamak istiyorum. Yakalanma korkusu taşımadan.

Şu son basamağı da çıktım mı, evin en sevdiğim çatı katına ulaşmış oluyorum. Bu basamakları neden bu kadar kaygan malzemelerden yaparlar ki? Maksat bize eziyet olsun. Kayacağım diye aklım çıkıyor. Her an öldürülme endişesi ile yaşamak yetmiyormuş gibi, bir de zemin problemleri canıma okuyor. Hayır, genç olsam dert etmeyeceğim. Yağda kayarcasına çıkacağım merdivenleri. Ama artık yaşlanıyorum. Eskisi kadar hızlı ve dinç değilim. Bacaklarım dayanmıyor. Az mı tepetaklak oldum merdivenlerden? Tam vardım dediğimde, merdiven boşluklarından düşmedim mi bodrum katına?

Alt kattan evin küçük afacanının sesi geliyor. Beni görürse kibrit kutusuna hapseder, kabuğumu koparıp çırıl çıplak soyar. Dünyanın en çirkin canlısı muamelesi yapar. Hızıma yetişirse, o düz taban ayağıyla ezer beni.

Hiç sevecen yaklaşan birini görmedim şimdiye kadar. Çocukların işkencelerine maruz kalmış pek çok ahbap, eş, dost var. Ya da çekik gözlü insanların, derileri bu evde görmeye alıştığım insanların derilerinden daha kara olanların midesinde son nefeslerini verenlerimiz. Hem tiksinirler üzerimize bastıklarında; ayaklarının altında hissettikleri kabuğumuzun dolgunluğu vücutlarını kaskatı keser. Hem de ağızlarına atıverirler bizi bütün bütün. Dişlerinin arasındaki kıtırtıyı neye benzetirler anlamam. Fazla kızarmış milföy hamuruna mı? Leziz sosla yıkanmış ıstakoza mı? Bir tabağın içinde yenmeyi bekleyen akrabaları düşündükçe halime şükrediyorum.

Eyvah! Yine kayıyorum. Malzemenin suçu yok. Evin hanımı cilalı seviyor granit merdivenleri. Hemen odaya girmeliyim. Mesafe de çok fazla. Yürü yürü bitmiyor. Saatte otuz, kırk kilometre hız yapmak nasıl bir duygu acaba? Şimdiye ışık hızında odanın kapısında olurdum. Alan geniş, saklanacak yer yok. Şimdi merdivenleri çıksa şu çığırtkan çocuk, ayakkabısıyla zemin üzerinde fosilimi çıkartır. Radyasyona bile direnen biz karafatmalar, bir topuk darbesine yenik düşüyoruz ya, canım sıkılıyor. Aslında tepeye çıkacağıma mutfağa gitseydim, belki de Rıfat Bey’in biralarına sulanabilirdim. Bir bardak kırmızı bira köpüğünde keyif yapasım geldi şimdi bak! Ağzının tadını biliyor insanoğlu! Peki bende ne lezzet buluyorlar merak ettim doğrusu. Dur yahu! Göğsüm kapardı. Kendime güvenim arttı birden. Dinozordan daha uzun yaşa, ufacık cüssenle insanları ürküt, üstüne bir de tadına doyulmasın! Kükreyesim geldi.

O kadar mutlu oldum ki, onca mesafe anlamadan geçti bitti. Kapı kapalı. Fark etmez, kendi vücudumdan daha dar yerden bile geçerim nasılsa. Gözlerim karanlığa uyum sağlamakta zorlanıyor. Rutubet kokusu mu var ne? Bayılırım nemli ortama, tam benlik. Her tarafı dolapla doldurmuşlar. İkide bir oramı buramı çarpıyorum. Belli ki ardiye olarak kullanıyorlar. Ne çok hatıra barındırıyordur bu çatı katı kim bilir! Bebek beşiğinden tut, kayak takımlarına, kullanılmayan dikiş makinesinden, eprimiş şapka koleksiyonuna kadar her şey var burada. Ay o da ne? Nerden çıktı bu adam şimdi? Hiç duymadım geldiğini. Yaşlılık işte! Kulaklarım iyice az işitir oldu. Kıpırdamıyor. Üstüne giydiği kırmızı tulumuyla, kollarını göğsünde birleştirmiş öylece duruyor. Gel ve gör gününü der gibi. Hiç etkilenmedi benden. Yoksa, yoksa bu yaramaz çocuğun oyuncağı mı? Tabii ya! Baksana kovboy şapkası ile bir başkası da dolabın rafından aşağı sarkıtmış ayaklarını, kocaman gülümsüyor. Belinde tabanca taşıyan birinin önünden böyle kasıla kasıla yürümek ne güzelmiş!

“Hey sen! Şapkalı! Emekli olmak nasıl bir duygu? Hahahahaaaaa!”

“Canına mı susadın dostum? Ne bağırıyorsun avaz avaz? Şimdi sesini duyup gelecekler. Hayatının son günü olsun istiyorsun galiba.”

“Hadi canım! Onlar gelene kadar ben bir süpürgelik arasına sıvışmış olurum. Sen kendi derdine yan. Baksana tavan arasına atılmışsın bile.”

“Şimdi ki çocuklar doyumsuz. Kimseye gönül bağı ile bağlanmıyorlar. Yüzeysel yakınlıklar kuruyorlar. Artık yeni bir kahramanı var.”

“Ben olsam çok alınırdım gözden düştüğümde. Belki de onun için Tanrı beni kimsenin sevebileceği bir hayvan olarak yaratmadı.”

Ayak sesleri mi duyuyorum? Aman Allah’ım! Huzura kavuştum dediğim ilk anda, insanoğlu tarafından tacize uğrayabilirim.

“Aaaaaaaaa! Ah Rıfat! Hani burayı ilaçlayacaktın? Karafatmalar basmış. Dur sen, dur! Ben şimdi seni haklarım bir güzel.”

Şimdi yandık. Kadın terliğini eline aldı. Kafasına koymuş. Beni haklayacak. Hemen şapka kutularının arkasına sığınmalıyım. Yok, yok. Dikiş makinesi ile dolabın arasına gireyim. Nasılsa değirmen kadar geniş kalçalarıyla oraya giremez.

Tanrım! Gözlerime inanamıyorum. Terliği bırakmış, böcek ilacı ile geliyor. Nerden buldu bunu? Son duamı etmeliyim. Zorlu geçti hayatım, ama güzel gezdim. Çat orada, çat burada. Birbirinden değişik evler gördüm. İyi bakılmış bahçelerde sefa sürdüm. Arada uçurumlardan yuvarlandım. Ters döndüm. Kafayı kırmaktan kıl payı kurtuldum. Ama hep bir şekilde yırttım. Çünkü daha gençtim. İçimden bir ses, bu senin son günün diyor. Tuvalet köşesinde ölmektense, hatıralarla dolu bir çatı katında ölmeyi tercih ederim.

Öhö! Öhö !

İlaç gözlerimi yakıyor. Boğazım yırtılıyor. Bacaklarımda hiç güç yok artık. Sırtım ağır geliyor. Ters dönersem işim biter. Ah! İmdat! Ne kadar çabalasam da faydası yok. Bizim gibiler için ölüm seramonisi olmaz. Hayatta ne kadar değerinin olduğu, defnedilişinden bellidir. Şimdi bir faraşın içinde, bahçeye veya klozetin içine atılacağım. Bir başka dört ayaklı canlıya yem olacağım, ya da bir kova su ile şehrin kanalizasyonuna karışacağım. Ürküttüğüm insanlardan af diliyorum.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

Ne Okuyorum

avucumda cimen izi

Sandık içinden çıkan naftalin kokulu anılar tatlı yasemin notalarını taşır. Albüm yapraklarında çocukluğun en güzel hatıraları canlanır. Bir anne kokusu, bir baba şefkati, bir dost sohbeti yayılır huzurla salınan altın sarısı başaklar arasında.

Sevgili arkadaşım Dilek Türker’in bu ilk öykü kitabını zaman zaman yüreğinizin üzerine koyup, gözlerinizi kapatacak ve sayfalarından taşan yasemin notalarını koklayacaksınız.

Oyuklu Kütüphane

IMG_5668_R

Barbaros Köy Kütüphanesi ve Çınaraltı Cafe – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Süleyman Usta elindeki keskiyi tezgâhın üzerine bıraktı. Başındaki kasketi hafifçe geriye itip, alnında biriken ter damlacıklarını kuruladı. Mavi çizgili mendilini yeniden pantolon cebine koydu. Şekil vermeye çalıştığı ahşap rafların oymalarında gezdirdi başparmağını. Talaşlar temizlenince itinalı işçilik çıkıyordu ortaya. Ama dudaklarını kısmasından, işten pek hoşnut kaldığı söylenemezdi. Üzerinde çalışması gerekiyordu daha. Marangozhanenin arka tarafındaki mutfağa geçti. Semaverden bir bardak çay doldurdu. Kapının önündeki ahşap masanın başına oturdu. Gözlerini kapatıp portakal çiçeklerinin havaya karışan rayihalarını çekti içine. Son bir haftadır baharı gerçek anlamıyla hissetmeye başlamışlardı. Bülbüller, dutlar dalları sarıp sarmalamadan en güzel şarkılarını söyleyip bitirmeye çalışıyorlardı. Rengârenk çiçekler öbek öbek açmıştı bahçelerde. Buna bir de okuldan çıkan kış tutsağı çocuk sesleri eklenince köy şenleniyordu. Soğuk günlerin çoğunu marangozhanede Süleyman Usta’nın anlattığı hikâyeleri dinleyerek geçirmişlerdi. Artık şimdi doğayla bütünleşme zamanıydı.

Bankın üzerindeki el işlemeli mavi, beyaz yastıkları karısı yapmıştı. Haftada bir kılıfları çıkarır, yıkar, ütüler, sakız gibi getirirdi marangozhaneye. Birazdan kapıda görünürdü Esma. Her öğlen sefer taslarında yemek taşır, yazın şu anda oturduğu masada, kışın marangoz tezgâhının bir ucuna kurduğu sofrada karşılıklı yerlerdi yemeklerini. Yemekten sonra kahvelerini içerler, Esma mutfakta bulaşıkları yıkar ve boş sefer tasları ile eve, işlerinin başına dönerdi.

Esma’dan önce Memo belirdi sokakta. Okuldan çıkmış, nefes nefese koşuyordu. Siyah önlüğünün üzerinde beyaz yaka iğreti duruyordu. Önlüğünün altından şortunun açıkta bıraktığı yara bere içindeki sıska bacakları görünüyordu.

“Süleyman Amca yemeğimi yiyip geliyorum. Korkuluk malzemelerini de getiriyorum bu sefer.”

“Bekliyorum Memo. Tezgâhta sana yer açayım ben de.”

IMG_5652_R

Memo, Mayıs ayında yapılan Oyuk Festivali’ne ilk kez kendi yaptığı korkuluk ile katılacaktı. Bir ay vardı önlerinde. Epey çalışmaları gerekiyordu. Süleyman Usta tezgâhta yer açtı. Dolapta Esma’nın yaptığı kurabiyeler vardı. Bir tabağa birkaç tane koydu. Süt olup olmadığını kontrol etti. Çalışırken Memo’nun enerjiye ihtiyacı olacaktı.

Esma geldi elinde yemeklerle.

“Hadi hanım hemen yiyelim, Memo gelecek oyuk yapmak için.”

Esma çabucak sofrayı kurdu. Mavi beyaz pötikareli masa örtüsü, beyaz tabaklar, gelirken bahçeden topladığı hanımelleri ve güllerden yaptığı demeti de cam vazoyla masanın ortasına koydu. Hızlıca yediler yemeklerini. Memo’yu bekletmek istemiyordu Süleyman Usta. Esma bulaşıkları akıtırken Memo kapıda bitti.  Eli kolu doluydu.

“Malzemelerin hepsini tamamladım Süleyman Amca.”

“O zaman hemen başlayalım Memo.”

Memo heyecanlıydı. Bir hata yapıp malzemeleri heba etmek istemiyordu. Can kulağıyla Süleyman Usta’yı dinliyor, özenle anlattıklarını uyguluyordu.

“Bugün hikâye yok mu Süleyman Amca?”

“Senin elin işlemeye, kulağın dinlemeye hazırsa hemen başlayabilirim Memo.”

“Hazırım Süleyman Amca. Bugün hangi hikâyede sıra?”

“Yakında okullar tatil olacak. Köy seni sahile kaptıracak. Her kulaç attığında, her sandal gördüğünde hatırlayacağın bir hikâye olsun istedim. Onun için de sana yaşlı adam ile denizin öyküsünü anlatacağım.”

Süleyman Usta çocuğa bir bardak süt ve tabağa hazırladığı kurabiyeleri getirdi. Sonra da yaşlı adamın denize tutkusunu, azmini, yalnızlığını, zaman zaman kendisine can yoldaşlığı yapan çocuğa olan sevgisini anlattı. Denizin ortasında tek başına, zıpkın tutmaktan yaralanan ellerinin acısıyla, sandalı peşinde sürükleyen, ama pes etmeyen adamın kılıç balığıyla mücadelesini birebir yaşadı Memo dinlerken.

Hikâye bittiğinde korkuluk kolaylanmış, akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. İstemeyerek de olsa çocuk eşyalarını toplayıp evine gitti. Süleyman Usta, gözden kaybolana kadar Memo’yu izledi bakışları ile. Banka oturdu. Marangozhanenin yanındaki babadan kalma tek katlı binaya dikti gözlerini. Bir zamanlar depo olarak kullanılmıştı. Hâlâ da aynı amaca hizmet ediyordu. Kendi okuduğu kitaplardan aklında kalanları anlattığında çocukların gözlerinde beliren menevişleri fark etmişti. Seviyorlardı dinlemeyi. Arada sırada tezgâhın üstüne, masanın kenarına ince kitaplar bırakıyordu. Mutlaka bir iki tanesi sayfalarını karıştırıyor, ayaküstü bölümler okuyorlardı. İçlerindeki tomurcuğu yeşertmek gerekiyordu. Tıpkı kendi oğullarına yaptıkları gibi. Cüneyt’e de evin önündeki meşe ağacının altında az hikâye anlatmamıştı. Okuduğu kitapları bıraktığı yerde oğlunun parmak izlerine rastlardı sık sık. Bahçeden domates toplayıp getirmesini istediklerinde, bahçe masasına oturmuş kitap okurken bulurlardı Cüneyt’i. Kitap oku diye baskı yapmamışlardı hiçbir zaman. Öykülerin, romanların sihirli dünyasına girmişti bir kere, çıkmak istemezdi artık. Aynı yöntemle köy çocuklarını da o cevherin içine sokabilirdi. Bu depo neden bir kütüphane olmasın diye düşündü. Fikrini Esma ile paylaşmalıydı. Toparlandı ve koşar adım eve gitti.

IMG_5637_RR

Kapıyı açar açmaz kocasının gözlerindeki heyecandan etkilendi Esma. Sofrayı hazırlarken karısına anlattı plânını. Eğer aklına yatmasa kocasına açık açık söylerdi. Ama aynı coşkuyu kendisi de duyumsadı.

Ertesi gün ilk iş, postaneden, İzmir’de yaşayan oğullarını aramak oldu. Onun da desteğine ihtiyaçları vardı. Babasından duyduğu gurur Cüneyt’in sesine yansıyordu. Doğup büyüdüğü ve günün birinde mutlaka yeniden yaşamak için döneceği Barbaros Köyü’ne bir kütüphane kazandıracaklardı. Mayıs ayındaki Oyuk Festivali’ne yetiştirirlerse, kutlamalara gelen yöre halkı da kütüphaneyi görüp, koklama şansına varabilirdi.

Süleyman Usta ve Esma hemen kolları sıvadı; depoyu boşaltıp temizlediler. Duvarlarını, çocukların okurken hayallerine yelken açmasını kolaylaştırmak için açık maviye boyadılar. Pencereler, kapı yağlıboya yapıldı. Alet edevatın konduğu mevcut rafları onarmaya başladı Süleyman Usta. İlk etap için onlar yeterliydi. Ama kitap sayısı arttıkça yeni raflar yapması gerekecekti. Esma ellerindeki kitapları yazar isimlerine göre ayırdı. Hepsini etiketledi. Alfabetik sıraya dizdi. Bir defter oluşturdu. Kitap isimlerini bu deftere işledi. Cüneyt ve karısı da İzmir’den desteklerini esirgemedi; kendi iş yerlerinde duyurdular ve kitap bağışlarını kabul ettiklerini ilân ettiler. Her hafta sonu Barbaros’a getirdiler toplanan kitapları. Hummalı çalışmaya köy halkı seyirci kalmakla yetinmedi. Herkes işin bir ucundan tuttu; kütüphane pencerelerine perde dikenler, önceki yıldan yaptıkları korkulukları süsleme amacı ile kütüphaneye hediye edenler, kitapları Esma’nın hazırladığı düzende raflara dizenler. Hepsi kalben katkıda bulunuyordu. Çünkü Urla yöresinde varlığından haberdar oldukları böyle bir köy kütüphanesi yoktu. Barbaros Köy Kütüphanesi bir ilk olacaktı.

Hazırlıklar sürerken Süleyman Usta çocukları ihmal etmemeye çalışıyordu. Günlük rutinleri, kütüphane hiç plânda yokmuş gibi sürüyordu. Çocuklar yine okul çıkışı marangozhaneye geliyorlar, öyküler dinliyorlar, yorumlar yapıyorlardı. Hepsi gittikten sonra Memo biraz daha kalıyor ve korkuluğunun son eksiklerini tamamlıyordu.

Kütüphane neredeyse hazırdı. Oyuk da.

IMG_5615_R_resize

Oyuk Festivali’nden bir gün önce kütüphane açılışı yapıldı. Esma Hanım ve gelini kurabiyeler, poğaçalar, börekler pişirdi. Evlerde hazırlanan limonatalar sürahilerle kütüphaneye taşındı. Bu sene festival heyecanı katmerliydi. Tüm köy yorulmuştu, ama değmişti. Şimdi hem eğlenceli oyukları, hem de imrenilecek bir kütüphaneleri vardı.

Yazar Notu: Oyuk, tarla korkuluğunun yöresel ifadesidir.

Peyman Ünalsın Gökhan