Hedef Metinden Parodiye; DON KİŞOT İSTANBUL’DA – Rıfat Ilgaz

Cervantes Orta Çağ efsanelerini, şövalyelerin yaşamlarını sıradanlaştırarak parodileştirmiş ve dünya edebiyatına Don Quijote gibi büyük bir eser armağan etmiş. Rıfat Ilgaz ise parodinin parodisini yaratarak edebiyatımıza Don Kişot İstanbul’da isimli öykü serisini kazandırmıştır.

Don Kişot İstanbul’da ilk olarak 1957 yılında İlhan Selçuk ve Turhan Selçuk’un çıkardığı Dolmuş Dergisi’nde “Stepne” adıyla yayımlanmış. 1972’de “Palavra” adıyla yayımlanan öykü kitabı daha sonraki yıllarda Don Kişot İstanbul’da Palavra ve en nihayet Don Kişot İstanbul’da adını almıştır.

Kitabın ilk altmış iki sayfasında Cervantes’in Don Quijote romanının parodisi olan Don Kişot’un İstanbul maceralarını içeren öykülerini okuyoruz. Bundan sonra da hepsi birbirinden bağımsız olan, Rıfat Ilgaz’ın toplumcu gerçekçi mürekkebini kokluyoruz.

Parodi ilk defa Aristoteles’in Poetika’sında “destan ve trajedinin, şiirsel bir tonda yazılmış bir parçanın gülünç bir taklidi” olarak tanımlanıyor. Cervantes’in, okuduğu şövalye hikâyeleriyle kafayı bozmuş efsane karakteri Don Quijote, Rıfat Ilgaz’ın mizahi yaklaşımıyla İstanbul sokaklarına taşınmış ve karakter üzerinden toplumsal eleştirisini yüklediği parodiye dönüşmüş.

Rıfat Ilgaz 1911 Cide, Kastamonu doğumlu. Edebiyata şiirle giriş yapan Ilgaz, öykü, roman, çocuk kitapları yazmış, edebiyatımıza Hababam Sınıfı’nı kazandırmıştır. Kronik verem hastalığı sebebiyle öğretmenlik ve ona paralel yürüttüğü öğrencilikten uzaklaşmış, yaşamını dergicilik yaparak ve şiir, öykü, roman yazarak kazanmıştır. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Ömer Faruk Toprak gibi toplumcu edebiyat anlayışına sahip şair ve yazarlarla aynı gemide yer almıştır. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile edebiyat tarihimizin önemli dergilerinden Markopaşa’yı çıkarmışlardır. Toplumcu gerçekçi yazılara yer verilen dergi diğer benzerleri gibi birkaç defa kapatılmış, toplatılmış. Hür MarkoPaşa, Yedi-Sekiz Paşa gibi isimlerle yeniden basılmıştır. Türk Edebiyatında modernist akım yaygınlaşmaya başladığında dahi Ilgaz toplumcu gerçekçi yazınına devam etmiştir. Mizah ve hiciv yönünden zengin eserler yaratmıştır. Don Kişot İstanbul’da bunlardan biridir.

İstanbul sokaklarında dolaşan Şövalye Don Kişot De La Manş’ın maceralarını bize, hikâye örgüsünün içinde yer alan bir başka karakter, “Sinyor Cemil” birinci ağızdan anlatıyor. Sinyor Cemil, asıl metindeki Sancho Panza’nın yerini alarak Don Kişot’a eşlik eder. Rıfat Ilgaz, Don Kişot’un şövalyelik romantizmini ta İstanbul’a taşımış olmasını Yahya Kemal’in 18. Yüzyıl divan şiirinin neoklasizmini yapmaya kalkışmasına benzetiyor. 

Tam da Cervantes’in aklımıza kazıdığı Don Quijote duruyor karşımızda; miğferi, miğferi ile asorti çizmeleri, zırhı, mızrağı ve tabii atı Rocinante. Ama bu sefer miğferi kartondan değil, sigara kutusuyla üzerindeki delik onarılmış gerçek bir miğfer. Miğferdeki delik, asil şövalye İkinci Dünya Savaşı’nda mavi tümenle Şark cephesine giderken, dalgın bir Amerikan havacısının düşürdüğü bombanın muzipliğiyle açılmış. Aklıma son günlerde izlediğim 2021 yapımı Danimarkalı yönetmen Ole Borndahl’ın The Bombardment isimli filmi geldi. 1945 yılında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri Gestapo karargâhını bombalamak isterken hedefi şaşıran uçaklardan biri bir okulu bombalar. Olay gerçektir ve 86’sı çocuk 120 kişi ölür. Ah pardon, bir yanlışlık oldu diyemeyecek kadar büyük, korkunç, onanmaz bir hata. Zaman ya da mekânın dışında, insan yeryüzündeki en önemsiz toz zerreciği muamelesi görmekten soyutlanamıyor.

Don Kişot De La Manş atının üzerinde İstanbul surlarına doğru gide dursun, etraftan geçenler “Yuu enayi, film çeviriyor!” diye bağırırlar. Signor Cemil enayi kelimesini şövalye olarak çevirir Don Kişot’a. Soyluluğun, şan ve şöhretin bir tek hitapla alt üst edilebileceğini vurgular. Artık onu yüceltirken yerebilecektir.

İstanbul surlarına yaklaştıklarında Cemil’in aklına, Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri gelir. İstanbul’u asil görünen şarlatanlarıyla olabildiğince karanlık, hâkir gören şair tüm çirkinliklerden ancak ve ancak üzerini örtecek sis tabakasıyla arınacağını söyler mısralarında. “Sis” şiiri göndermesiyle şehre ve orada yaşayan bin bir çeşit insana, yaşanan türlü çeşit haksızlığa dikkat çeker Ilgaz.

Rıfat Ilgaz, Don Kişot üzerinden toplum yozlaşmasını, haksız yere verilen unvanları eleştirir. Şövalye Don Kişot Cemil’i kafadan Yalova Kaymakamı atar.

Signor Cemil konuştuğu Yahudiceyi sadece kadın-erkek ilişkilerini konuştuğu Viktorya’dan öğrenirken şövalyeyi yeren birkaç kelime oyunu da ortaya çıkar. Viktorya “palavra” kelimesini “parol donör” yani “şerefim üzerine söz veriyorum” olarak tercüme eder. Don Kişot “Allah daima benimledir. İstanbul’u kompradorların istila ettiğini duydum. Halkı soyanların kellelerini mızrağıma takıp Galata Kulesi’ne dikeceğim! Zayıfları, çaresizleri himaye edeceğim; kılıcım üzerine söz veriyorum. Palavra! Palavra! Palavra!” (syf.7) diye bağırır. Ama gafiller için anlamı son derece açıktır. Don Kişot’u “Palavra!” diyerek yuhalarlar. Zavallı şövalye bunu gerçek bir tezahürat olarak algılar.  

Cervantes’in Don Quijote’si şövalyelerin bir sevgilisi olması gerektiğine inanır ve Dulcinea Del Toboso sevgilisi olur. Rıfat Ilgaz öyküsünde ise bu rolü, “Aşksız şövalye odunsuz sobaya benzer” diyerek Donna Aysel dü Kostantinopl’a verir. Don Quijote hanlarda kalırken İstanbul’da Don Kişot Hilton Oteli’nin konforunda ağırlanır. Ilgaz sadece toplumda soytarılığa soyunan soyluları eleştirmez. Signor Cemil, Don Kişot’un maceralarını filme aktaracak bir rejisörle anlaşır. Aysel dü Kostantinopl da buna dünden razıdır zaten.

“Sen yine hazırlan, film çevireceğiz! Nerede bir kamera görürsen, başla oynamaya!”

“Nasıl oyun? Çiftetelli mi? Zeybek mi, rock’n roll mu?”

“Canım, oyun demek istiyordum, yani rol…”

“Ha göbek, ha roll! Hepsi aynı kapıya çıkmaz mı yerli film çevirdikten sonra!” (syf.31)

Bu vesileyle Türk sineması da eleştirilerden nasibini alır.

Haydutlar güvenlikli otel falan dinlemezler, Aysel’i odadan kaçırırlar. Don Kişot atı Rossinant’ın sırtına atladığı gibi Signor Cemil’in rehberliğinde İstanbul sokaklarına geri döner.

Cervantes’in eserinde Don Quijote’nin bir macerası da kürek cezasına mahkûm edilen esirleri kurtarmasını anlatır. Ama her macerada karşısına çıkan tezat burada da varlığını kanıtlar. Kurtardığı mahkûmlar Don Quijote’ye saldırır.

Rıfat Ilgaz’ın Don Kişot’unda ise şövalye sevgilisi Aysel’i haydutların elinden kurtarmak isterken yüzlerce Aysel’in çalıştığı batakhanenin önüne gelir. Burada da kadınlar namuslarıyla çalıştıklarını, kiralarını düzenli ödediklerini ve kimseye kendilerini ezdirmeyeceklerini söyleyerek Don Kişot’a saldırırlar. Don Kişot’u kadınların elinden polisler kurtarır.

Cervantes Don Quijote’nin maceralarını köyüne döndüğü, hastalandığı ve ölümünü aktaran bölümle sona erdirir. Don Quijote şövalye hikâyelerine inanmakla ne büyük aptallık ettiğini söyler.

İstanbul’daki Don Kişot ise son bölümde Tophane Hamamı’nda uyuklarken soyulur. Ne atı Rossinant ne miğferi ne mızrağı kalmıştır. Bütün bu eşyalar gittiğinde özüne, Alonzo Kesada olmaya döner.

“Asil şövalye mi? Asil şövalye dediğin, çizmeler, zırhlar, kılıçlar, kalkanlardı. Biraz da Rossinant’tı. Onlar gitti, ben kaldım. Ben… Don Kişot De La Manş değilim. Artık Alonzo Kesada’yım. Bu zırhları giymeden de Alonzo’ydum. Memleketinizde kendime geldiğim için çok mutluyum.”

“Şövalyem! Pardon, Alonzocuğum. Sen Don Kişotların en akıllısı çıktın. Bizim memlekette boy boy Don Kişotlar var ki yıllar geçti, hâlâ kendilerine gelemediler.” (syf.60)

Bu diyaloglar beni Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları romanına götürdü. Don Kişot İstanbul’da öyküsü gibi Menderes döneminin toplumsal çarpıklıklarını eleştiren Orhan Kemal de bu romanda yine aynı dönemde İstanbul’da başlayan hummalı imar çalışmaları için Anadolu’dan göç edenleri anlatır. Romandaki Hüseyin Korkmaz karakteri, karısının zoruyla müteahhit olan, Anadolu şivesi ile konuşan ve fakat özünden kurtulamadığı için karısının evden her gidişinde hizmetlilerinin bölümüne inerek onlarla yer sofrasında yemek yiyen bir sonradan görmedir. Hüseyin Korkmaz’ın eviyle ilgili betimlemeleri hatırlamasam da, Rıfat Ilgaz’ın Don Kişot İstanbul’da öyküsünde eleştirdiği, bir dönem zengin evlerinin olmazsa olmazı Amerikan barlarından bir tane de Hüseyin Korkmaz’ın evinde görüyorum. 

Altmış ikinci sayfadan sonra kitapta yine Rıfat Ilgaz’ın toplum gerçekçi kalemini ortaya seren, mizah yüklü eleştirel öyküler yer almaktadır. Daha çok birinci tekil anlatıcı ile yazılan öykülerde Rıfat Ilgaz’ın muhalif kişiliğine dayanan deneyimlerinin gölgesini hissederiz. Siyasi mevtaları, bürokratik işlemlerdeki tutarsızlıkları, bazı meslek gruplarının nasıl aşağılandığını, insanların sahip olmadıkları payeleri kendilerine yakıştırdığını, statü peşinde koşarken yalan söylemeyi caiz addedenleri mizahi bir dille eleştirir.

Öykülerinde kurguladığı meselelerin zamansal aidiyeti yoktur. O dönemin eleştirilen konuları bugün de güncelliğini ortaya serer. Bu da bize edebi metinlerin, zaman ve mekândan bağımsız, değerini kanıtlar. 

  

Cafe De Flore’da Bir Sabah

Photo by Peyman Ünalsın Gökhan

Saint Germain Bulvarı’ndan aşağıya hızlı ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Ulu çınar ağaçlarının gölgelediği bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor. Bütün binalar aynı renkte; kirli beyaz. Fransız balkonların hepsi, rahibe işi siyah dantelli farbelalarla süslenmiş. Dar balkon kapıları ve pencerelerin bir kısmı açık renk ahşap panjurla sıkı sıkıya örtülü. İçerden, ocağın üstünde kaynayan minik kahve makinesindeki espressonun kokusu sızıyor. Kızarmış bir dilim ekmek üzerine incecik bir kat tereyağ sürülürken çıkan kıtırtı duyuluyor derinden. Erik marmelatının kırmızısı, panjurdan içeriye süzülmeye çabalayan güneşin kızıllığı ile buluşuyor. Bir serçe havalanıyor çınarın dalından, balkonun danteline konuyor. 

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç kadın mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, aralarına geçip, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede, yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Art arda ekledikleri sigaralarının dumanında, bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta, yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Cappuccino siparişi veriyorum masamın başına gelen uzun boylu garsona. Göğsünün üzerindeki yaka kartında Michel yazıyor. Bu kadarcık mı bakışı atıyor birbirine yakın gözleriyle. Paris’e ilk gelişim değil. Aldırmıyorum tepeden bakan ukala tavrına. Masanın üzerindeki menü kartını alıp uzaklaşıyor.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı rahat bir sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki gazetecinin önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi açıkçası. Ben burada çalışıyor olsaydım “Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir” deyip bundan yüksünmez, aksine canla başla çalışırdım. Küçük koyu yeşil masalarda oturmuş tüm yazarların, şairlerin, filozofların ruhlarıyla dost olurdum. “En önemli eserim, hayatımdır” diyerek o ruhların bana katacağı değerlere kucak açardım. Biliyorum ki “En büyük günah pişmanlıktır.” O sebeple burada çalışmakla yerinmezdim. Yarın buradan ayrılırken kalbime sığdırdığım özel anlarım ve anılarım olurdu.

Kahvemi yudumlarken zar zor not alabiliyorum. Etraf o kadar hareketli ki! Ne kafamın içindekileri toparlayabiliyorum ne de yazdıklarıma odaklanabiliyorum. Neden bu şehirdeyim? Bu kafede? Bütün o sevdiğim yazarların kokusunu duymak, onların oturduğu masalara oturmak, az önce Camus’nun konuştuğu Michel’le iki cümle alışverişi yapmak. Varoluşlarındaki tevazuyu gözlemlemek gelen geçende. Sanırım bütün bu güzel insanlar, gözlemlemek, izlemek, paylaşmak, yaratmak, eksilmemek ama çoğalmak için toplanma yeri olarak burayı seçiyorlardı. Derin bir nefesle göğüs kafesimi şişiriyorum. İlk baharın sabah serinliğine bulanmış eski kitap sayfalarının, kağıtların ve henüz kurumamış mürekkebin kokusu ile doluyor ciğerlerim.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’yu bugüne sığdırmalıyım. Ama önce mutlaka Shakespeare and Company kitabevinin önündeki avantaj sepetlerine göz atacağım.

Photo by Peyman Ünalsın Gökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor.

Mutsuzluklarını çözemediğim Michel ve René’yi kırmızı pantolonlu adamla sohbet ederken bırakıyorum. Adımlarım hızlanırken cebimdeki Cafe de Flore yazılı beyaz peçeteyi avucumun içinde sıkıyorum.