Balık Ağlarında Parfüm Kokusu

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Rengârenk luzzular, balıkçı tekneleri, koya atılmış devasa hediye paketleri gibi denizde salınıyorlardı. Kimisinin üzerine muşamba brandalar çekilmiş, yaza kadar dinlenmeye bırakılmışlar sanki. Kimisi bakımda. Bazıları da akşam balığa çıkmak üzere hazırlanıyor. Fotoğraflarını çekiyorum. Bu cümbüş, fotoğraf karesini bahar tablosuna döndürüyor.

İki katlı Malta taşından yapılmış evler yüzlerini denize çevirmiş, elips şeklinde, Marsaxlokk kıyısını çepeçevre kuşatmışlar. En ön sırayı küçük balık lokantaları almış. Aradan köyün ana yolu geçiyor. Lokantaların hemen önüne ve yolu geçince deniz kenarındaki geniş kaldırıma masalarını açmışlar. Garsonlar davetkâr sözlerle, lokantalarına buyur ediyorlar. Sarımsakla hazırlanmış ızgara kalamar kokusu doluyor burnuma. Masalardan birini gözüme kestiriyorum. Sarı duvarlı evler gibi, sırtımı karaya, yüzümü güneşin altın damlaları ile aydınlanan denize dönüp oturuyorum. Güleç yüzlü, ufak tefek, kumral bir bayan garson masaya geliyor. Güneş gözlüğünün arkasındaki gözlerini görmüyorum, ama sempatik tavırları bu rahatsızlığımı gideriyor. Buz gibi bir bira, soslu midye ve kalamar kızartma sipariş ediyorum. Aç gözlülük yaptım, biliyorum. Ne var ki, hepsinden tatmak istiyorum. Manzarayı seyrederek yemeğin tadını çıkarıyorum. Gelmeden önce kafamın içinde dolanan tüm sıkıntıları, üzüntüleri, endişeleri, asma kilitli bir kutuya kaldırmış gibi sadece güzel şeyler düşünüyorum.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kendi kendime, eve dönünce rejime başlamayı vaat ederek, ısmarladığım tüm kalamar ve midyeleri bitiriyorum. Arkama yaslanıp biramı içiyorum. Güneş gözlüklü garson kıza el ediyorum, yanıma geliyor. Yediklerimi sindirmek için espresso ve Jagermeister istiyorum. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlardan kurtulan güneş, turkuaz deniz ve tabii tıka basa yediğim yemek ile göz kapaklarımın üzerine yerleşmeye çalışan ağırlıktan kurtulmak için hızlıca hesabı ödeyip kalkıyorum. Masaların istilâsından kurtulan bir kısım kaldırımda, hediyelik eşyalar satan tezgâhlar kurulmuş. Şekil şekil, renk renk buzdolabı mıknatısları, kurşundan Malta şövalyeleri, yerel likörler, kurabiyeler ve daha pek çok cazip ürün var tezgâhlarda. Birkaç parça bir şey satın alıyorum. Köye geldiğimden beri gözümü tırmalayan yegâne şey, koyun ucundaki upuzun bacaları ile doğayı kirlettiğini düşündüğüm fabrika oluyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Meydandan, köyün iç kısımlarına yöneliyorum. Mevsimden mi, hafta içi olduğu için mi, yoksa öğle saatleri olması sebebiyle mi sokaklar bu kadar ıssız bilmiyorum. Üstelik de kıyı kadar sevimli gelmiyor tüm ara sokaklar. Tekrar kıyıya dönüyorum. Otobüsün gelmesine on beş dakika kadar var. Biraz daha yürüyüş yapıp, fotoğraf çekeyim derken, bulutlardan kurtulan yağmur damlalarının bombardımanına tutuluyorum. Yazın, muhtemelen masaların konulduğu bir pergolanın altına sığınıyorum. Otobüsü bekleyen diğer turistlerle, gece balığına hazırlanan takanın tayfası da koşarak pergola altına geliyor. Az önce fotoğraflarını çektiğim balıkçıları izliyorum. Güneşten ciltlerinin renkleri kopkoyu olmuş balıkçılar, deniz suyundan sertleşmiş ve matlaşmış saçlarını kasketlerinin altına gizlemeye çalışmışlar. Benim için hepsi birbirinin aynı.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Koyun sonunda profilini gördüğüm fabrikanın ne olduğunu balıkçılara sorsam, en doğru cevabı alırım diye düşünüp, İngilizce konuşmaya başlıyorum. Aynı anda da, soruyu yönelttiğim balıkçının kadın olduğunu fark ediyorum. Kızgın gözlerle bir bakış fırlatıp, “No English. Maltese,” diye nefret kusarcasına tıslıyor. Yıllarca İtalyanların, İngilizlerin, Fransızların sömürgesi altında yaşamanın baskısı ile milliyetçi duyguları kabarmış belli ki. Tüm Maltalılar, dil ve kültürleri konusunda bu kadar katı değil. Bazıları şakırcasına, hayranlıkla İtalyanca konuşuyor. Hemen hepsi İngilizce biliyor. Balık ağlarına takılan bu kadın beni şaşırtıyor. Erkek çocuk beklerken kızı olan baba, erkek çocuğu gibi yetiştirdi belki onu. Zamanı geldiğinde de babasının görevini devraldı. Ya da balıkçı babası ile tekneye çıka çıka, erkekleşti. Belki de hormonları, parfüm kokusundan değil, balık kokusundan hoşlanacak kadar üzerinde baskı yarattı. Baştan aşağı kadını süzüyorum. Hâlâ bana kızgın. Belki de koylarının cazibesini zedeleyen bu gudubet fabrikayı kuranlaradır kızgınlığı. Bunu asla bilemeyeceğim. Söylenerek ellerini eprimiş kot pantolonunun ceplerine sokuyor ve tek ayağını önündeki banka dayayarak denize dönüyor. Erkeklerin dünyasında kadınlığından soyutlanmış bir balıkçı. Her gün denize açılıyor, narinliğini yitirmiş, tuzlu sudan, güneşten kalınlaşmış ve hantallaşmış nasırlı elleri ile balık ağlarını denize salıyor. Tuttuğu balıkların bir bölümünü, o gün de olası bir fırtınadan kurtulmalarının minnetini ifade etmek amacıyla kiliseye bağışlıyor. Aksi, yaşlı bir adama benziyor. Memnuniyetsiz bir yüzle bana bakıyor ve yağmurun durmasını fırsat bilerek, koşar adım tekneye dönüyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sonradan öğreniyorum; koyun güzelliğini, heykelsi yüzdeki çıban gibi bozan fabrika, enerji santraliymiş.

Peyman Ünalsın

Sıcak Çörek

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü, yerini güneşe bırakmaya hazırlanan ayın son ışıklarıyla yıkanıyordu. Çan sesleri çınlıyordu henüz uyuyan şehirde.

Maxim uzandığı bankta gözlerini aralayıp köprüye baktı. Gözleri oyun oynuyordu kendisine ya da zihni; köprü üzerindeki heykellerden biri hafifçe gözünü kırpmıştı sanki.

Kendisiyle baş başa kaldığı saatler sona ermek üzereydi. Fazlasıyla hüzünlü, ama tüm bakışlardan uzak geçirdiği yegâne saatler. Birazdan gün ağarmaya başlayacak, etraf işine, okuluna gitmek için koşturan insanlarla, şehri karış karış gezmeye çalışan mutlu turistlerle dolacaktı.

Köprü, geçmişiyle bağını simgeliyordu. Her şeyin yolunda olduğu günlerde, iş yerinin penceresinden köprüyü izlerdi. Şehre enerjik bir hava kattığını düşünürdü. Şimdi ise yaşam alanı olmuştu. Orada yatıp, orada kalkıyordu. Bazı geceler sabaha kadar heykellerle dertleşiyordu. Köprünün vâkur gözcüleri seslerini çıkartmadan, Maxim konuşmaktan yorgun düşünceye kadar onu dinliyorlardı.

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Gündüz etraf insanlarla dolu olurdu; turistler, turistlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak sanatçıları. Maxim en çok müzik yapanları severdi. Bardakları enstrüman niyetine kullananların, gitar, violonsel, akordeon çalanların, bir kuklanın parmaklarında melodiyi bulan piyano tuşlarının, ıssızlığına kattığı rengi yitirmek istemiyordu. Yalnızlığını, dünya üzerinde dikiş tutturamamasının talihsiz hikâyesini unutturuyordu köprünün canlılığı. Vltava’nın bir ucundaki, çocukluğunun pamuk şekerlerini çağrıştıran binaların arasına sığınıyordu bazen de.

Jan Palach Abidesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Jan Palach Abidesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Wenceslas Meydanı da coşkulu kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Ama Jan Palach Abidesi’ni görmek içini burktuğundan, orayı sadece bacaklarının pasını açmak için yürüyüş parkuru olarak seçmişti. Abideyi her gördüğünde, çok özlediği babası geliyordu aklına. Hatıralarını anlattığı uzun gecelerde, altmış dokuz yılının Ocak ayını unutmak istediğini söylerdi.

Bir sabah Gregor Samsa gibi böcek olarak uyanmayı diliyordu. Ancak o zaman, sokaklarda yaşamanın omuzlarına yüklediği ağırlıktan, utanma duygusundan kurtulabilirdi. Kimse sokakta oradan oraya koşturan bir böceği garipsemezdi. Böcek olsaydı istediği her yere sığınabilirdi. Köprünün hemen yanındaki Kafka Müzesi, sığınmak için biçilmiş kaftandı. Müzenin labirentinde, istediği zaman, tüm gözlerden soyutlanırdı.

Old Town - Fotoğraf KorkutGökhan

Old Town – Fotoğraf KorkutGökhan

Doğruldu. Saatin 5:31 olduğundan emindi. Kaçta uyursa uyusun, her sabah, köprünün temelinin atıldığı saatte gözlerini açıyordu. Köprüye bağlılığının bir açıklaması olmalıydı. Belki de saat kulesinden yükselen seslerdi onu uyandıran hep aynı saatte. Kulenin üzerindeki iskeletin titrek kemiklerini rüyasında mı görüyordu, yoksa uyanır uyanmaz gözünün önüne mi geliyordu, anlayamıyordu. Saatin kenarındaki diğer heykeller gibi kafasını sallıyordu hemen. “Daha çok erken” diyordu kendi kendine. Aziz John Nepomuk “yaşadığın anın değerini bileceksin” diye fısıldıyordu kulağına. Bankta geçen günlerin ne gibi bir değeri olabilir ki diye düşündü. Güvenmeyi öğrenmişti ailesinden. İyiliği, vicdanı, dürüstlüğü… Sorgulamayı atlamıştı. Herkesin kendisi gibi olamayacağını da… İnsanların, başkalarının zayıflıklarından faydalanmak için pusuda beklediğini reddetmişti hep. En önemlisi, hayatın bir terazi olduğunu, her bir kefeye konulan değerlerle onu dengede tutabileceğini öğrenememişti. Yavaş yavaş uçmuştu elinden sahip oldukları. Artık hükmü sadece bu banka geçiyordu. İnsanlar ondan uzak duruyorlardı. Pejmurde haliyle şehrin estetiğini bozduğuna inanıyordu. Ama bir tek o yoktu ki böyle başıboş olan.

Prag Astronomik Saat - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Astronomik Saat – Fotoğraf KorkutGökhan

Bisikletinin zilini çalarak selâm veren fırıncı çırağı Ivan’ı son dakikada fark etti. Etrafına bakındı, selamladığının kendisi olduğuna emin olmak için. Ondan başka kimse yoktu henüz ortalarda. Bisiklet hızla uzaklaştı. Epeydir onu selâmlayan olmamıştı. Şaşırdı. Kalbinde bir kıpırtı hissetti.

Tepedeki kaleden kendisini izleyen bir çift göz vardı sanki. Sabah serinliği mi, yoksa izlendiğini düşünmek mi onu ürpertmişti?

Prag Kalesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Kalesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir fren sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ivan bisikletiyle bankın yanında duruyordu. Elinde bir kesekâğıdı tutuyordu. “Günaydın” dedi yamuk gülümsemesiyle. “Çörekler fırından yeni çıktı. Paketin içinde bir de kahve var. Afiyet olsun.” Maxim’in cevap vermesine fırsat bırakmadan geldiği gibi hızla uzaklaştı. Demek hâlâ iyilikler vardı yeryüzünde!

Tepeden izlendiğini düşündüren o bir çift göz, belki de Tanrı’nın gözüydü.

Peyman Ünalsın

Mavi Pencere

Gozo - Mavi Pencere - Fotoğraf KorkutGökhan

Gozo – Mavi Pencere – Fotoğraf KorkutGökhan

Prenses Elena mesut gözlerini ufka dikti. Şehre ilk geldiği günü hatırlıyordu. Prens Oliver ile arabanın arkasında oturmuş şaşkınlıkla etrafına bakıyordu. Şehrin girişindeki giyotin kanını dondurmuştu. Prens Oliver’ı hiç tanımadığını, bu adamla evlenmesinin büyük hata olduğunu düşünmüştü. Arabadan inip, oradan kaçmak istemişti. Ama nasıl geri dönebilirdi ki? Prens Oliver belki de hiç bilmedikleri kadar cani bir adamdı. Kendine itaat etmeyenlere, şehre izinsiz girmeye çalışanlara, şehrin girişinde ibretlik ölüm törenleri düzenliyor olabilirdi. İçi korkuyla titremişti. Şehrin girişine kadar hızla gelen araba, aslanlı kapıdan girer girmez hız kesmişti. Sokaklar o kadar dardı ki, hızlı gitmek mümkün değildi. Malta taşından yapılmış iki katlı binaların dar sokaklara bakan küçük camları, demir aksamlı tahta kapıları vardı. Binalara asılı fener lambalar loş, ürkütücü bir aydınlık veriyordu. Kahverengi kukuletalı bir papaz binaların birinden çıkıp, gölgelere karışmıştı. Çan sesleri ıssız sokaklarda yankılanıyordu.

Mdina - Fotoğraf KorkutGökhan

Mdina – Fotoğraf KorkutGökhan

Arabanın, iki katlı güzel bir binanın önünde durmasıyla birlikte, kapı açılmış ve içerden bir kadın ve bir erkek arabanın yanına gelmişti. Uşak eşyaları içeri taşırken kâhya da Prenses Elena’ya eşlik etmişti.

Saraya geldiğinin ertesi günü Prens birkaç günlüğüne Valletta’ya gitmişti. Yokluğunda, Elena, ağlamaklı ve bedbin, tanımadığı insanların arasında kalakalmıştı.

Ailesine duyduğu özlemin yanı sıra, gözünü açtığı her yeni günde görmeye alıştığı lacivert denizi, kayalara vuran dalgaların köpüklü haykırışını, denize açılan renkli sandalları, küçük sakin koyları, adasının mütevazı ve neşeli insanlarını özlüyordu.

Saraylarının balkonunda ablası Rita ile güneşlendikleri günler çok uzakta kalmıştı. Meltemin tatlı esintisi, masmavi suların iyotlu kokusunu saçlarının arasında dolaştırırdı. Emektar dadı Lora elinde buz gibi limonata ile kapıdan göründüğünde çığlık çığlığa etrafında dans etmeye başlarlardı. Kraliçe, hastalığının depreştiği günlerde kızlarına eşlik edemezdi. Odasının pencerelerini sonuna kadar açtırır, onların ilâç mahiyetindeki cıvıltılı seslerini dinlerdi.

Valletta - Fotoğraf KorkutGökhan

Valletta – Fotoğraf KorkutGökhan

Prensin yokluğunda tek can yoldaşı, saraya ilk geldiği gün kendisini karşılayan kâhya, Bayan Mari idi. Kâhyanın arkasından, Prensle paylaşacağı daireye giderken, kadının dik duruşuna, kendinden emin yürüyüşüne hayran kalmıştı. Gözlerinin etrafındaki kaz ayakları, daha arabadan inerken fark ettiği gülümsemenin sıkça yüzüne yerleştiğini teyit ediyordu. Güçlü ve bilge bir duruşu vardı. Kendini güvende hissettirmişti. Şehre, saraya ve hatta Prens’e alışmasına yardımcı olmuştu. Yalnızlığını anlatan düşünceli gözleriyle karşılaştığında, Prensin çocukluğunu, gençlik yıllarını anlatmış, Elena’nın onu daha iyi tanımasını sağlamıştı.

Birkaç gün aradan sonra Prens saraya döndüğünde, karşısında tedirgin bakışlarından arınmış, dingin bir kadın buldu.

Prens Oliver bu gizemli orta çağ şehrini idare ederken takındığı katı mizacını, karısı ile baş başa kaldığında, zırhını çıkarıp atarcasına bir kenara bırakıyordu. Prenses, kocasının sevgi ile parlayan bakışlarında kayboluyor, şehre duyduğu tedirginliği unutuyordu. Prens, büyüleyici hikâyeleriyle Elena’nın Gozo özlemini yatıştırıyordu.

Valletta’da da yine aynı Malta Taşından yapılmış binaların olduğunu, ama kırmızı, mavi, yeşil ahşapla kaplanmış cumbaların ve pencere pervazlarının şehre masalsı bir renk kattığını anlatmıştı. Şehrin yüksek kesimlerinde durunca, denize dik inen sokak aralarından nefes kesen manzaraların görülebildiğini söylüyordu. Kale tüm Malta Limanı’na hâkimdi ve yelkenlilerin meltem rüzgârıyla salınarak limana girmeleri, gökte uçuşan bir sürü martının kanat çırpışını andırıyordu.

Bütün o sokaklardan geçerek kendilerinden izler bırakan, farklı milletlerden gelmiş insanların adaya sahip çıkma ve yaşam mücadelelerini dinlemişti ondan.

Geceleri, saraya sessizlik hâkim olduğunda, Valletta’dan sızan birkaç ışığın parıltısını, dolunayın ve yıldızların aydınlattığı vadiyi izleyerek ağustos böceklerini dinlerlerdi.

Çocuklarının da babaları gibi, hikâye anlatma kabiliyetinden nasiplenmeleri en büyük arzusuydu.

Valletta - Fotoğraf KorkutGökhan

Valletta – Fotoğraf KorkutGökhan

Hayal dünyasını sürekli uyanık kılmak büyük beceriydi. Tadılmadık güzellikleri duyumsatmak imrenilecek bir yetenek…

Tanrı’nın Oliver’a bahşettiği bu yetenek, Elena’ya yeni adasına alışma kolaylığı sağlamıştı. Gozo’nun dünyaya açılan Mavi Penceresi, artık Mdina’da, Valletta’da, Oliver neredeyse, oradaydı.

Peyman Ünalsın

Zeytin Kokusu

San Therapon Kilisesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Arabayla geçtiğimiz daracık yolların kenarlarında uçsuz bucaksız uzanan zeytin ağaçlarını izliyorum. Athena’nın, Atina şehrine diktiği ilk zeytin ağacından bu yana, sadece Atina’ya değil, ülkenin tamamına ve Yunan adalarına da o şiirsel güzelliği getirmiş. Heykeli andıran gövdelerinin üzerinde, aynı boyda budanmış ağaçları izlemek huzur veriyor. Keskin zeytin kokusu sarmış bazı köyleri. Sert kabuklu, fırından yeni çıkmış köy ekmeği parçalarını bir kâse zeytinyağına batırdığımı hayal ediyorum.

Molivos - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Molivos – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Molivos’un şahsına münhasır hali hoşuma gidiyor. Adada olduğuma inanamıyorum. Taş evlerin hepsi aynı tarzda, hemen hepsinin göz alıcı kapıları var. Sokaklar beni içine alıyor, kendimi buraya aitmiş gibi hissetmemek elimde değil. Parke taşlı dar yollardan adanın tepesine, kaleye çıkarken dönüp arkama bakmayı ihmal etmiyorum.  Manzara, kaçırılmayacak kadar güzel.

Kale ile limanı bağlayan yol üzerinde bir tam gün geçirebilirim. Rahibe işi masa örtüleri, yatak örtüleri, diğer hediyelikler sere serpe, alınmayı bekliyorlar. Üstü akasya yaprakları ile örtülü dar galeriden aşağı inerken mağazalardan birinin önünde oturan yaşlı teyzeyi fark ediyorum. Yukarı, kaleye çıkarken de orada oturuyordu. Sokağın taşınmaz kaldırım süsü gibi, hiç kıpırdamamış olduğunu hayretle görüyorum. Önünden geçerken “Kalimera” diyerek selâmlıyorum. Çapaklı gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme ile cevap veriyor.

Ege havasını ciğerlerime çekip, manzaranın keyfini sürmek istiyorum. Dar sokağa açılan ön cephesinden bakınca, şehre tepeden hâkim olan pencerelerinden mükemmel manzaraya erişilen kafelerden birine giriyorum. Bir zamanlar tanıştığım bir İtalyan şöyle demişti; “Ne kadar şanslısınız! Sizin de ouzo gibi hem aperatif, hem yemekle birlikte, hem de yemek sonrası dijestif içebileceğiniz bir içkiniz var.” Rakıdan bahsediyordu elbette. Bir ouzo istedim, aperatif niyetine. Yan masaya gelen waffleda da gözüm kalmıştı ama.

Limana inene kadar bütün kafelerde mola vermek isterdim. Hepsi o kadar şirin ki! Ve kapanışı denizin kollarını açmış beni beklediği noktada, iplere asılmış kurumayı bekleyen ahtapotların gölgesinde yapmak. İçi peynirli, kızarmış kabakların, jumbo karideslerin, ızgara ahtapotların tadı hâlâ damağımda.

Skala Skamnia - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Skala Skamnias – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Molivos ile Mytilini güzergâhında geçtiğimiz köyler, şehirler zihnimize kazınıyor. Skala Skamnias’da tam deniz kenarında, tepenin üzerindeki ufacık kilisenin yanından köye bakıyorum. Dükkânların dışlarına asılmış renkli el yapımı objeler ve aksesuarlarla panayır yerini andırıyor.

Skala Skamnias - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Skala Skamnias – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sonbahar, adaya başka renkler katıyor. Güneşten kavrulmuş topraklar, dağlar yerine, turuncunun, yeşilin, kızılın tonlarıyla yıkanmış doğaya hayran kalıyorum. Lavanta olmadığını keşfettiğim mor çiçekler her yeri kaplamış. Anlıyorum ki, yediğimiz o lezzetli balı yapmak için doğadan arılara sunulmuş hediye.

Bir gece önce yağan şiddetli yağmur ve fırtına bazı dağlık bölgelerde doğaya epey zarar vermiş. Ağaçların kırılan dalları yollardan geçişi engelliyor. Ama küçücük arabamız sağ olsun, o bölgeyi aşacak ufak aralıklar buluyoruz.

Plomari’nin beyaz köpüklü dalgalarla yıkanan mendireğini izlerken iyot kokusuna, anason kokusu karışıyor. Şehrin yaşlı erkekleri, kahvehanelerde oturuyor. Elinde pazar çantasıyla, başında eşarbı, koyu renk kıyafeti içinde yaşlıca bir bayan köşeyi dönüyor. Masa örtüsünü silkeleyen komşusu laf atıyor. Belki de o gün ne pişireceklerinden konuşuyorlar.

Mytilini - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Mytilini – Fotoğraf PeymanÜnalsın

San Therapon Kilisesi’nin gösterişli ışıklandırması Mytilini limanını fotoğraflık bir manzaraya dönüştürüyor. Ermou Caddesinde iki yana sıralanmış tek katlı dükkânlardan sızan dağ kekiği, zeytinyağı, ouzo kokuları baş döndürücü. Osmanlılar döneminden kalma Yeni Camii’nin yakınlarına gittikçe atmosfer daha da tanıdık oluyor. Sanki Bursa’dayım.

Mytilini – Fotoğraf KorkutGökhan

Sahilde eğlenen gençlerin coşkulu sesleri çalınıyor kulağımıza. Ege tınıları her yerde…

Adaya adını veren Sappho’nun dizeleriyle Panelinion Cafe’ye yöneliyoruz, adalıları dinlemeye.

Dostlarım 
Başkaldırmıyorsa, neye yarar şiir?
Azgınları ve azgınlıkları yıkmıyorsa, neye yarar şiir?
Zamanı ve mekânı
Sarsmıyorsa, neye yarar şiir?
Satrapların başındaki tacı
Yere çalmıyorsa, neye yarar şiir? 

Peyman Ünalsın

Pedal Sesi

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Her gün kaç kilometre yol yaptığımı bilmiyorum. Uzunluk, ağırlık gibi bir takım ölçülere takılmak istemiyorum. Sosyal statülerin hayatımda yeri yok. Tek saplantım, üstlendiğim işi iyi yapmak…

Günün ilk ışıkları, kanala yansıyan masal evlerinin aksiyle, suda kaleydoskop etkisi yaratırken işe başlıyorum. İki gün üst üste aynı insana hizmet etmek, gökyüzünde asılı yıldızların birbirine ne kadar benzediğini çözmeye çalışmak gibi.

O günkü sahibimle ilk karşılaşmamızda adını, nereli olduğunu, mesleğini hiç bilmem. Birkaç saat sonunda birbirimizi tanımaya başlarız. Günde en fazla kaç kilometre yol yapabilir, ne kadar hızlı sürebilir, trafikte ne kadar dikkatli, bana ne kadar özen gösteriyor, anlarım. O da beni tanır tabii; performansım nasıl, frenlerim iyi tutuyor mu, pedal çevirirken oradan buradan çıldırtan sesler geliyor mu?

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

İnsanların beni görür görmez vurulduğu ilk şey incecik tekerleklerim. Bu incecik tekerleklerle, asfalta hiç temas etmeden gidiyormuş, hatta uçuyormuş gibi yol alınıyor. Merkezden biraz daha uzaklaşmak isteyenlerin en sevdiği şey de bu. Tek tük serpiştirilmiş köy evlerinin arasında, egzoz dumanlarından soyutlanıp, alabildiğine uzanan ovaların içinde sessizliği dinleyerek pedal çevirmek pek çok insanın hayali.

Küçük köylerde, kasabalarda birbirinden güzel evlerin, perdeleri sonuna kadar açık davetkâr pencerelerinden içeriye bakasınız gelir. Bu evler, her an pencereden uzanacak gözler için hep düzenlidir. Gözünüz baktığız odayı daha da güzelleştiren cam vazolar içindeki rengârenk çiçeklere takılır.

Çiçekler demişken aklıma en çok vakit geçirmeyi sevdiğim yer geldi; çiçek pazarı. Bir keresinde Anne Frank’ın evinin önünden İspanyol bir bey almıştım. Turistler, ilk defa görmeye gittikleri bir ülkede, içlerinde heyecanlı serçelerin kanatlarını taşırlar. Oysa Senyor Miguel tüm ruhunu Anne Frank’ın evinde bırakmış gibi bembeyaz bir suratla çıkmıştı karşıma. Amsterdam’a geldiğine bin pişmandı. Müşfik ev sahibi olarak şehrimde en iyi şekilde ağırlamaya karar verdim. Böyle üzgün yüzler, solmuş göz bebekleri görmek beni üzüyor.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Senyor Miguel seleye oturduğunda o küçücük bedeninin rahatça istenilen yere götürülebileceğini fark ettim. Pedalları çeviriyordu. Ama gidonun ne tarafa döneceğine ben hükmediyordum. Müzelerden önce görmesini istediğim, onu mutlu edeceğine inandığım yere götürmeye karar vermiştim. Bloemenmarkt’ı seveceğinden emindim. Mis gibi çiçek kokularıyla sarılıp sarmalandığında, öncelikle zarif lâlelere hayran kalacağını biliyordum. Sıcak Akdeniz kanı yeniden damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Beni, bisiklet park yerine bırakıp yanımdan ayrıldı. Döndüğünde elinde bir torba dolusu çiçek tohumu vardı. Anne Frank’ın anılarıyla kesişen kendi soyunun anılarının dramatik sarsıntısından arınmış gibiydi. Artık istediği her yere gidebilirdik.

Resim yapmayı sevdiğinden Bloemenmarkt’tan sonra rotamızı Rembrandt Müze Evi’ne çevirdik. On yedinci yüzyıldan kalma müze evden, ressamın kişisel eşyalarını, eserlerini, koleksiyonlarını görmüş olmanın sevinci ile çıktı.

Ben ısrarla gideceğimiz her müze arasına bir cafe, bir halk pazarı katmaya çalışırken, Senyor Miguel önce müzeleri bitirmek konusunda inat ediyordu.

Internet Arşivi

Internet Arşivi

Güne üzgün başladığından, onu daha fazla kırmak istemedim. Afyon kokulu dar sokaklardan geçerek Madam Tussauds’ya vardık. Ben de içeri girebilmeyi isterdim. Sevdiğim rock yıldızlarıyla, devlet başkanlarıyla, aktörlerle fotoğraf çektirmeyi isterdim. Sanki her birini Amsterdam’da ben gezdirmişim gibi… Tahmin ettiğim gibi, eğlenmiş bir yüzle geri geldi.

Yolda bana, kanal gezisi yaparken gördüğü yüzen evleri ne kadar tipik bulduğunu anlattı. Küçücük pencereleri, çiçeklerle süslenmiş renkli dış cephelerinin kanala güzellik kattığını söyledi. Peki ya Amsterdam’ın diğer masalsı evleri? O küçücük kapılardan insanların nasıl geçtiğini, hadi insanları bırakın, taşınırken eşyaların nasıl geçtiğini aklı almamış. Eşya taşımak için binaların çatısında asılı kancadan ve nispeten geniş olan pencerelerden faydalanıldığını anlattım.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Heineken Experience önünden geçerken “Hadi, durup soluklanalım” dedi. Bu deneyimi yaşamadan İspanya’ya dönmek istemiyordu. Deneyimi yaşamakla kalmamış, hatta alışveriş de yapmıştı. Yüküm gittikçe ağırlaşıyordu, ama yine de mutluydum.

Artık daha neşeliydik. Birbirimize iyice alışmıştık. Islık çalarak Van Gogh Müzesine doğru yola çıktık. Postempresyonist ressamın Ayçiçekleri tablosu önünde, kulağını Gauguin’in bir tartışma sırasında mı kestiğini, yoksa absente bulanmış bir gece sonunda kendisinin mi kestiği sorusuna cevap aradığını anlattı. Keşke kafamıza takılan bu soruların cevabını, zamanda geçmişe bir yolculuk yapıp, o anı yaşayıp, öğrenip geri dönebilsek.

Stedelijk Müzesi’nden hayranlık ifadeleri ile çıktı.

Bir süre cıvıltılı insan seslerinin aktığı sokağın bir kenarında durduk. Çektiği nefis fotoğrafları gösterdi bana. Zaanse Schans’da gördüğü kadar çok yel değirmenini bir arada görmemiş daha önce. Edam’daki  kış bahçeli harikulade evleri, peynir satan dükkanları, pitoresk kanal manzarasını anlata anlata bitiremedi.

Hava kararmadan görmemiz gereken son müze ise Rijkmuseum’du. Çıktığımızda akşam yemeği için onu kanal üzerinde şirin bir restorana götürdüm.

Yüzündeki hoşnut gülümseme ve hızlı adımlarla yanıma geldiğinde, keyifle yemeğini yediği, ama daha görülecek yerler olduğundan elini çabuk tuttuğu anlaşılıyordu.

Red Light District ayrılmadan önceki son uğrak yerimizdi. Tipik Amsterdam evleri kırmızı neon ışıklarla aydınlatılmıştı ve evlerin sokağa bakan salonları yere kadar uzanan perdeyle örtülüydü. Perdeleri açık olan evlerin odalarında yarı çıplak kızlar oturuyordu. Senyor Miguel bu ilginç görüntüyü de Amsterdam’dan hatıra karelerinin içine eklemeye çalışıyordu ki, fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğunu hatırlattım. Bu güzel günü sırf bu yüzden mahvetmek hiç de hoş olmazdı.

Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf KorkutGökhan

Hafiften çiselemeye başlayan yağmur, binalardan fışkıran neon ışıklarıyla sokağı daha da ilginç kılmıştı. Senyor Miguel ile yollarımız ayrılacağı için biraz hüzünlenmiştik. Derinden gelen müzik ritmlerine, pedal sesi ve kalplerimizin sesi karışıyordu.

Peyman Ünalsın

Kırmızı Balon

III.Alexandre Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Yeryüzüne, kuşların uçuş yüksekliğinden bakmak erişilmesi zor bir açıdır. Aşağıdaki dokunun içinde telaş halinde koşturan canlılara bakar, bir yerde bakışlarını odaklandırır ve yavaşça odağa yaklaşırsın.

Gökyüzüne uzanan demir kuleyi sıyırarak süzüldü kırmızı balon. Seine Nehri’nin yeşil-kahve sularında şehre tutkun turistleri gezdiren botlarla yarışa soyundu.

St.Germain’de vereceği mola yerini çoktan gözüne kestirmişti. Cafe De Flore’da insanın ağzında çıtırdayarak eriyen milföy pastasını yiyip, kahvesini yudumlarken Camus ve Sartre’la birkaç kelime teatisinde bulunacaktı.

Cafe de Flore'da bir Parisienne

Karanlık ve gizemli Ortaçağ hikâyeleriyle, insanlardan kaçış sebebi olan kamburuyla kuledeki çanların iplerine asılan hilkat garibesi Quasimodo’nun sığınağı Notre Dame’ın bahçesinde tur attı. Kendini şehrin tepesinde, tüm sokaklara hâkim, oradan oraya koşturan insanların tek gizli şahidi olarak görüyordu.

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf KorkutGökhan

Pont des Arts üzerine kilit takan kırmızı elbiseli kıza odaklandı bakışları. Gözlerinde mutluluğu gördü. Aşkını simgeleyen kilidi bıraktı yüzyıllık köprünün üzerinde. Ve belki de bir gün, astığı bu kilit yüzünden köprünün çökebileceğini umursamadı o anda. Düşüncelerine hükmeden tek şey aşktı çünkü. Bu güzel sahneyi arkasında bıraktı kırmızı balon.

Pont des Arts – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehir boyundaki akasyaların gölgesinde öpüşen âşıkları izledi. Onların duygu yoğunluğunu kendi basit gövdesinde hissetti. Bir gün yolda karşılaştığı, mavi bir balonla aralarında yaşanan kısa, ama kuvvetli çekim ânını hatırladı. Daha da kızardı.

Birkaç defa kendi etrafında döndü. Ne yöne gitsem, diye düşündü. Yeşillikler içindeki saraya çevirdi bakışlarını. Tuileries Bahçelerine daldı. Dingin bir sessizlik hâkimdi. Bebek arabası ile dolaşan genç anneler, paten kayan gençler, romatizma ağrılarını güneşte dindirmeye çalışan yaşlılar, öğle tatilini gül kokuları arasında geçirenler sanki birer konu mankeni idiler. Sessizlik içinde keyifli saatler geçirmeye adanmış bahçenin tamamını dolaştı. Elleriyle gel, gel diye işaret eden çocuklara göz kırptı. Onlarla şakalaştı, kovalamaca oynadı. Her birinin gönlünden geçen, kendisine sahip olmaktı. Bunu biliyordu. Ama o, Paris sokaklarında avare dolaşmak, chansons d’amour dinlemek istiyordu. Yavaşça göğe yükseldi. Kırmızı Balon’a sorsalar şehrin neresi senin için vazgeçilmez diye, hiç düşünmeden Montmartre diye cevap verirdi. Şehrin en sevdiği semtine doğru uçmaya başladı heyecanla.

KG__1878

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf KorkutGökhan

Montmartre tepesinde insanın bütün bir gününü sıkılmadan geçirebileceği kafelerle donanmış parke taşlı sokaklardaki sanatçıları izlemek yolculuğunu keyifli kılıyordu.

Şövalelerden birinin üzerindeki tuvalin köşesinde tanıdık bir sima gördü. Sarı kıvırcık saçları yüzünü çevreleyen mavi gözlü küçük kızın başının arkasında kırmızı bir balon parlıyordu. Küçük kız elini kaldırmış balonun ipini tutmaya çalışıyordu.

Sureti ile mavi gözlü şirin kızı tuvalin üzerinde bıraktı. Bu panoya girmekten mutlu, ayrıldı yanlarından.

KG__1767SB

Montmartre – Fotoğraf KorkutGökhan

Semtin semalarında asla çok yukarılara çıkmazdı. Uçabileceği kadar alçaktan uçup, sokakları tüm detayları ile incelemek hoşuna gidiyordu. Buradayken hız kesiyordu. Ne kadar yavaş geçerse bu semtten, kendini o kadar sanata, estetiğe, güzelliğe dokunmuş hissediyordu. Le Chat Noire’ın önünden her geçtiğinde masada oturmuş purosunu içip, eskizler çizen Picasso’yu görme umuduyla doluyordu. Olga, oturduğu sandalyeden onu aşkla izliyor ve hiç sesini çıkarmadan eskizlerini bitirmesini bekliyordu.

Salındığı yerden saatte 230 km yapan Mercedes’i ile Claude Lalouch‘un geldiğini sandı. Saat, o saat değildi. Ne de yıl, o yıl. Ama gözünde hep o sahne canlanıyordu; Lalouch Mercedes’inden iniyor ve sevgilisi ile Sacre Coeur önünde sarmaş dolaş oluyordu.

Montmartre Sokakları - Fotoğraf KorkutGökhan

Montmartre Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

İnsanlara karıştı. Çocuklar sevinçle ona el sallıyorlar, yetişkinler ise çocukluklarına özlemle, gülen gözlerle selamlıyorlardı.

Etraf şehri doyasıya gezmeye çalışan turistlerle doluydu. Yarın, öbür gün onlar ülkelerine dönecek, ama kendisi hep bu göklerde, bu sokaklarda gezecekti. İçindeki hava bitene, çok sevdiği sokaklardan birinde süklüm püklüm yere serilinceye kadar. Provence’tan gelen lavanta kokularına karışmak için de yeterli zamanının olmasını diledi içinden parlak, güzel kırmızı balon.

Peyman Ünalsın

Şemsiye

IMG_2193A_resize

Melekler Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Sema Hanım! Sema Hanım!

Hay Allah ya! Bir tutam güneşi gördü, unuttu beni, gitti.

Hayalperest! Ta nerelerden taşıdı beni. Kâh kolunun altına sıkıştırdı, kâh başının üstüne taç yaptı. Ne yağmurlar atlattık birlikte. Az fırtınalara direnmedik değil hani. Ters dönüp tellerim ikiye katlanacak diye kalp çarpıntıları yaşadım. Yeri geldi, şuursuz şoförlerin sıçrattığı yağmur sularına, çamurlara kalkan oldum. Siyah beyaz fotoğraflarda, renkli dekor niyetine kullanıldım. Yağmurlu günlerin vazgeçilmezi ben, öyle bir sandalye tepesinde süklüm püklüm unutulmayı hak etmedim.

Geliyor mu ne? Tüh! Benzetmişim. Hatırlayacak mı acaba beni unuttuğunu? Hiç sanmam. Dalmıştır şimdi kiliselerin içindeki fresklere, şehri kuşatan çeşmelere, vitrinlere. Eh haksız sayılmaz! Benim bile aklım kaldı şık, kaliteli mağazalarda. Pembe açelyalarla süslü İspanyol Merdivenleri’nden inince daldığımız sokaktaki mağazalardan birinin vitrininde dekor olmayı isterdim doğrusu. Her gün vitrinin köşesinden gelip geçeni izlemek, her biriyle, farklı hayallere dalmak ve kim bilir, günün birinde başımı döndüren parfüm kokulu zarif elleri ile belimi kavrayan şık bir hanımefendinin elbise dolabında yerimi almak.

IMG_3008_resize

İspanyol Merdivenleri – Fotoğraf KorkutGökhan

Bazen, önceki hayatında kış aylarını Tevere boyunda yürüyüşlerle renklendiren, yaz geldiğinde Ostia’daki huzurlu evine sığınan bir İtalyan Kontu olduğuma inanasım geliyor.

Şu sandalyeden kurtulsam ve kendimi o muhteşem sokaklara atsam. Yıllara omuz omuza direnen sarı binaların, dimdik vakur ön cephelerinin arkasında sakladıkları sardunya kokulu neşeli avlularını gözlesem. İkindi güneşiyle yıkansam, manolya ağacının altındaki masaya uzanıp.

Anita ile Marcello mu o öpüşenler? Suyun sesini ve aşkın havaya saçılan tutku dolu büyüsünü hissediyoum. Neptunus, Cares ve Salus nöbet tutuyor çeşme başında. “Biz, attığınız bozukluklara göz kulak olur, dileklerinizin yolunu açarız. Denizlerin uçsuz bucaksız enginliğini, bereketi ve suyun arındırıcı gücünü size sunuyoruz” diyorlar adeta.

IMG_2015AR_resize

Trevi Çeşmesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir sandalye köşesinde unutulmuş olmak o kadar da dokunmuyor artık. Gördüklerim beni avuttu. Belki de bu güzel şehirde beni yeni bir hayat bekliyor. Bir anda kaderim tamamen değişebilir. Kalabalık sofralar etrafında toplanan, konuşurken ellerine kollarına söz geçiremeyen İtalyan ailelerinden birine karışabilirim. Küçük hamur parçalarının, çeşitli renk ve tatta soslarla nasıl da leziz bir ziyafete dönüştüğüne tanık olabilirim.

IMG_2503A_resize

Navona Meydanı – Fotoğraf KorkutGökhan

Sularım süzülsün diye duvarın dibine dayadıkları balkondan, heybetli heykellerle donanmış meydanların pandomim ustaları ile selâmlaşırım. İmparatorluğun bağımsızlığına ithaf olunan beyaz mermer saraya bakıp, büyük kralın şanlı savaşlarda kullandığı değerli kılıcı olduğumu hayal edebilirim. DOLCE VITA!

Hasetle bakan gözlere inat, istediğim zaman Pantheon’a süzülen güneş ışığında yıkanır, Borghese Villası’nın bahçesinde sandal sefası yapardım.

Pantheon - Fotoğraf KorkutGökhan

Pantheon – Fotoğraf KorkutGökhan

Maalesef tüm bunlar hayalden öteye gidemez. Ben ne Mary Poppins’in sapına tutunarak göklerde uçtuğu, ne de yağmurlu bir gecede dans edip, şarkı söyleyen Gene Kelly ’nin şemsiyesiyim. Ben, mütevazı öğretmen maaşıyla çocuklarını okutmak için seferber olan, eşinden dostundan imrenerek dinlediği uzak ülkeleri, kitap sayfalarından esinlenerek düşlerinde yaşayan vefakâr Sema Hanım’ın şemsiyesiyim. Vefakârlık ana, babadan çocuklara sirayet eden bulaşıcı bir hastalık bu ailede. Onların sayesinde buradayım ben de. Sema Hanım’ın unutkanlığı yüzünden de bu sandalyede.

Beni büyüleyen bütün bu şehrin dokusu, kokular, şık insanlar yurtseverliğimin önüne geçemiyor. Yaşayamam ben yaban ellerde. Kıyamam Sema Hanım’a da. Başka şemsiyeler altına terk edemem. Gelsin, alsın beni artık.

Peyman Ünalsın