LAVANTA KOKULU HATIRALAR

img_1376

Yavuzköy’de Köy Evi – Fotoğraf Peyman Ünalsın Gökhan

Karşımda duran inek kocaman siyah gözleriyle bana bakıyordu dimdik. Kafa tutuyordu açıkca. Sağılırken onu rahatsız etmekti suçum. Özeline sızmıştım. Memeleri ortalıkta sallanıyordu. Bebeği için yedek süt sağan annelerin başkaları tarafından görülme korkusuna sahip utangaçlığı vardı gözlerinde. Önünde bir kapı olsa, bir çifte atar ve suratıma çarpardı kapıyı, orası kesin. Ben de yerin dibine batmıştım aslında. O müstehcen haliyle görmek istemezdim onu.

img_1387

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

“Anamgiller birazdan burda olurla,” diyen cılız sesle irkildim. Arkamda, dalından koparmaya çekindiğim olgun elmalar kadar kırmızı yanaklı, akça pakça, çakır gözlü bir kız çocuğu duruyordu. Ellerini kucağında kavuşturmuş, pembe plastik pabuçlu ayaklarını çaprazlamış, utangaç bakışlarla beni süzüyordu. Hafza Kadın’ın torunu olmalıydı. Annesi ona hamileydi en son köye geldiğimde. Düşük tehlikesi olduğundan yatağa mıhlanmıştı zavallı kadın. Sonradan almıştım güzel havadislerini; hayata tutunmakta ısrarlı zayıf, ama çok şirin bir kız doğurmuştu.

“Adın ne senin?”

“Ceren…”

“Hafza Kadın yok mu?”

“Orada…” deyip işaret parmağıyla pembe badanalı tek katlı evi gösterdi.

Doksan yaşın üzerindeki Hafza Kadın tek başına yaşama cesaretine sahipti. Ne toprağı sürmek, ne kavurucu güneş, ne güttüğü hayvanlar onu yorabilmişti. Hâlâ kendi işini kendisi görüyor, çocuklarının yanına taşınmayı reddediyordu.

Evin sokağa açılan küçük ahşap kapısından içeri girdim. Bahçenin ön kısmında kümes vardı. Yabancıyı gören tavuklar küçük telaşlı adımlarla koşuştular kümesin içinde. Şehirde market raflarında aradığımız köy yumurtaları burada ibadullah. Sabah dal kümese, kap sıcacık yumurtaları, kır mis kokulu tereyağının orta yerine. Organik mi değil mi şüphesi duymadan gönül rahatlığıyla afiyetle ye. Bahçede irili ufaklı birbirinden farklı onlarca saksı ve onların içinde dikili güller, karanfiller, küpe çiçekleri, alev alev saçılmış mercanlar. Onlardan arta kalan yere de günlük ihtiyaçları karşılayacak kadar maydanoz, domates, biber ve nane ekilmişti.

Yamuk yumuk dört beş basamağı tırmanıp evin kapısına ulaştım. Eşiğin önünde dizili ayakkabılar içerde misafirler olduğunun habercisiydi. Kapıyı çaldım. Orta yaşlarında tanımadığım bir kadın açtı. Başıma bağladığım mor oya işli yemeniye ve altımdaki şalvar pantolona rağmen alışık olduğu köylü kadından farklı olduğumu görüp baştan ayağa inceledi.

“Hafza Kadın’ı görecektim.”

img_1355-2

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

İçeri aldı beni. Hemen tanıdı Hafza Kadın. Süt kaymağına dönmüş yüzünde mutlu bir gülümsemeyle doğrulmaya çalıştı. İki adımda koştum yanına. Yüzü kadar buruşuk ellerini öptüm. Sedire elini vurup oturmamı söyledi. Ben anlattım o dinledi. O anlattı ben dinledim. Evin içi de dışı gibi pembe. Üç duvar boyunca çepeçevre uzanan sedir, tahta masa ve masanın bir köşesine yerleştirilmiş tüplü televizyondan başka eşya yok oturma odasında. Çiçekli muşamba örtü serili masada sadece iki kişiye yer var. Diğer kadınlara tanıttı beni; “Ahmet Bey’in torunu”. Dedemin adı geçince efelerin efesinden bahseder gibi hürmetle selam ettiler. İçlerinden en genç olanı, oturma odasına açılan kapılardan birinin ardındaki mutfaktan bir şişe kolonya ile döndü. Buz gibi zeytinli kolonya ile serinledim. Dur durak bilmeden ikramda bulundular. Kırmamak adına her önüme konan tabak ve bardaktan nasiplendim. Alışık olmadığım sert sedire rağmen öğleden sonra güneşinin teğet geçtiği odada ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşmeme uğraşı verdim. Kalkıp yürümeliyim diye düşündüm. Köy evinin anahtarlarını sordum. Geldiğimden beri ilk kez ayağa kalktı Hafza Kadın. Odaya bakan ikinci kapıda gözden kayboldu. Kadınların meraklı bakışları ve sorularıyla baş başa kaldım. Unutulmuş olduğuma ikna olacakken Hafza Kadın kocaman halkaya asılı anahtar destesi ile geri geldi. Cümleten selamlaşarak pembe evden ayrıldım.

img_9509_r

Yavuzköy’ün tezek kokulu sokaklarında sıska kedi ve telaşlı tavuklar eşliğinde dedemlerin evine yürüdüm. Tahta bahçe kapısı daha da eskimiş. Pergolasının yerinde yeller esiyordu. Anahtarların neredeyse tamamını deneyip kapıyı açtım. Bahçe kaderine terk edilmişti. Otlar son on günlük kuraklıkla iyice kavrulmuştu. Kendi yaprakları ile süslü kalıntıların arasında yeniden doğmuştu akantuslar.

img_1381

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Bahçenin sağ tarafında sonradan yaptırılan ek bina şantiye görünümündeydi. Köy evinde hayat devam ederken, ek binaya bahçeden toplanıp gelen mahsul serilirdi. İncirler orada ayıklanırdı. Bembeyaz bezlerin üzerine serilir, kurumaya bırakılırdı.

Ana binadaki giriş katının bazı camları bahçeye sızan meraklı yaramazların hışmına uğramıştı. Sıska bir tekir kedi fırladı pencereden. Huzurunu bozmuşum gibi hınçla yüzüme baktı.

Mutfak olarak kullandığımız küçük binaya girdim. Annemin mis kokulu ekmekler pişirdiği kuzine toz toprak arasında çürüyordu. Çocuk gözümle hatırladığımdan daha küçüktü.

img_1369

Köy Evi – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ek binaların hali hevesimi kırdı. Ana binaya tereddütle yaklaştım. Demir kapı yaptırmak, nerden kimin aklına gelmişti bilmiyorum. Neyse ki normal ebatlardan daha küçüktü ve çıkardığı gıcırtı evin yeni sahipleri haşaratları ürkütmeyecek kadar azdı.

Alt kata yığılan eşyalardan, içerisi olduğundan ufak ve karanlıktı. Kalın bir toz tabakası örtmüştü her yanı. Tırabzanlarından kayarak indiğimiz yüksek, dar ahşap merdivenlere ulaşmak için yolu kapatan örümcek ağlarını temizlemek gerekti önce. Merdivenlerin üst kata ulaştığı yerdeki ahşap kapağı tek başıma kaldırabileceğimden şüphe duydum. Ama ardındaki dünyayı merak, kollarıma güç verdi. Kapağı kaldırıp üst kata ulaştım. Canlanmak için fırsat kollayan hatıraların yığıldığı çatı katına çıkmak gibiydi.

İçi bin bir mefruşat parçası ile dolu annemin sandığı beni ilk karşılayan oldu. Kapağını aralayıp baktım. Sararmış keten çarşaflar, iğne oyasıyla süslü yatak örtüleri bizi gün ışığına kavuştur diye yalvarıyordu adeta. Çeyrek asırlık terk edilmişlikleriyle elimde lime lime olacaklarını düşünerek sonsuzluk uykularına iade ettim onları. Kapağı kapattım usulca.

img_1371

Fotoğraf PeymaÜnalsınGökhan

Sofa eski ihtişamını çoktan yitirmişti. Terk edilen bu hüzünlü mekânla alakalı alakasız eşyalar yığılıydı orta yerde. Kardeşimle içine oturup kitap okuduğumuz geniş pencere eşiğinde dedemin Aydın zeybeği dinlediği hasır kaplamalı eski radyo, sobanın üzerinde ısıtılan demir ütü, cam sürahiler diziliydi. Çiçekli perdeler odada esen son rüzgârla uçuştuğu yerde kıvrılıp kalmıştı. O anda donmuştu sanki her şey. Pencerelerdeki renkli vitray köşe camlarından yansıyan güneş, odaya efsunlu bir hava katıyordu. Eşyaların yavaşça havalanıp odada döndüğünü, sonra hepsinin yerini bulduğunu izledim büyülenmişçesine. Ayak sesleri yankılandı evde. Kimisi çocuk sesiydi. Kimi sesler bastığı yeri titreten cinstendi. Geçmiş beni ağırlamak üzere uyanıyordu.

O anda karar verdim lavanta kokulu hatıralar bırakmaya.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

 

Reklamlar

Café de Flore’da Bir Sabah

IMG_8775_R

Tuileries Bahçeleri – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Geniş bulvardan aşağıya hızlı, ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor.

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç bayan mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

IMG_8839_R

St.Germain Bulvarı – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Ardı ardına ekledikleri sigaralarının dumanında bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

IMG_8849_R

Café de Flore – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı bir rahat sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki kioskun önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’ya ulaşmak planım.

IMG_8921_R

Notre Dame Katedrali – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor. Güler yüze bahşiş bırakılır.

Yola koyulmadan lavaboya uğramalıyım. Üst kata çıkan merdivenlerde Michel ile karşılaşıyorum. Gülümseyerek selamlıyor beni. Hâlâ gülümseyebilen yüz kasları olduğuna memnun oluyorum.

Cafe de Flore’dan ayrılmadan son bir selam ediyorum edebiyatın devlerine.

Peyman Ünalsın Gökhan

Ferrara’nın Gizemli Konuğu

Estense Sarayı - Fotoğraf KorkutGökhan

Estense Sarayı – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir varmış, bir yokmuş. Güneş, Po Ova’sının bereketli topraklarıyla çevrili Ferrara’yı, ışıklarıyla yıkarken, atının terkisinde yorgun bir adam, ağır aksak şehre doğru yaklaşıyormuş. Günlerdir at sırtında, yüzünü gölgeleyen sakallarından rahatsız, vücudundan yükselen tozla karışık ter kokusundan tiksinerek kente varmak için sabırsızlanıyormuş. Yeşil gözlerinin can yakan feri sönmüş. Çatlamış dudakları güneşte sızlıyormuş. Kendi ne kadar bitkinse, yağız atı da bir o kadar güçsüzmüş artık. Hayvanın ince bilekleri kıvrılıveriyor, tökezliyor, adam düşmeye ramak kala at kendini toparlıyormuş.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Ufuk çizgisini bölen sisin içinde kara dumanlar yükseldiğini görmüş. Bir umut parlamış içinde. Hafifçe atın karnına dokunmuş. At hızlanmış. Kente varma sabırsızlığından mı, kentin yakın olduğu yanılsamasından mı bilinmez, adamla at yaklaştıkça, kent uzaklaşıyormuş. Kaç saat üzüm bağlarının arasından, çeltik tarlalarının içinden geçtiklerini, kaç çiftlik aştıklarını anlayamadan kendilerini kentin surları önünde bulmuşlar. Gözcüler kapıları açmış yaklaşan atlıyı görünce. Askerler yabancının yolunu kesmişler mızraklarını dikerek. Yorgunluktan mecali kalmayan adam anlaşılmaz birkaç kelime yuvarlamış ağzında. Dudaklarını oynatabilse adını söyleyecek, askerler de geçmesine izin vereceklermiş. Ama ne mümkün! Çatlayıp, yarılan dudakları, konuşmaya başlayınca kanıyormuş. El kol hareketleri ile derdini anlatmaya çalışmış. Kaplumbağanın bir buğday tarlasını geçtiği süre kadar itiş kakış yaşadıktan sonra adamın, kralın davetlisi olarak kente geldiğini anlamışlar. İçlerinden biri saraya kadar eşlik etmiş. Tuğla kaplı evlerden, parke taşlı dar sokaklara fışkıran sesler kesilmiş. Kente gelen yabancıyı dışlarcasına, teker teker kapanmış kırmızı, yeşil panjurlar. Bombeli pencere demirlerine asılmış çocuklar bağrışarak içeri kaçışmışlar. Evlerin birinden sokağa dökülen oturak dolusu sidikle ıslanmaktan ancak kurtulabilmiş adam.

Katedral - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral – Fotoğraf KorkutGökhan

Kent katedraline sırtını vermiş olan saray, derin suyla dolu hendekle çevriliymiş. Önünde yükselen gösterişli yapıyı şaşkınlıkla izlerken bir çarkın içinde dönen demir seslerini işitmiş. Kocaman ahşap köprü gıcırdayarak inmiş. Kapının berisinde hazır kıta bekleyen iki muhafızla selamlaşmış. Konuşmasına müsaade etmeden adamı peşlerine takıp avluya doğru yürümüşler. Avludaki kuyunun başında elbisesinin bir ucunu belindeki kemere sıkıştırmış genç bir kadın, elindeki koca çiçek buketinin ardından soru yüklü bakışlarla adamı izliyormuş. Pencerelerden sarkan meraklı başları görmüş birer birer. Yıllardır ilk defa saraya ayak basan bir yabancı olarak ne için geldiği sorusu koridorlarda çalkalanmış. Kimse cevabı bilmiyormuş. Muhafızlar büyük bir kapının önünde durmuşlar. Kapı açılmış. İçerden gelen keman sesi büyülü çağrışımlarla adamı içeriye çekmiş. Kapı arkasından kapanmış. Kral tüm heybeti ile karşısında duruyormuş.

Volte Sokağı – Fotoğraf KorkutGökhan

Adamın kralla neler konuştuğunu ve olanları hiç kimse öğrenememiş. Sarı saçlarının lavanta kokusunu etrafa saçarak gıkını çıkarmadan tezgâhının başında oturan, çiçekçi Eleonora dışında. Masum mavi gözlerinden bir anlam çıkarmak mümkün değilmiş. Her Cuma saraya nefis kokulu yaseminler, göz alıcı lilyumlar taşırmış Eleonora. O hafta en taze çiçeklerini kraliçeye götürdüğünde,  her zaman kapalı olan kapının açık olduğu dikkatini çekmiş. Şaşırmış. Başını uzattığında, yatağın başucunda genç bir adamın, elindeki yastıkla kraliçeyi boğduğunu görmüş. Saraya geldiği gün avluda gördüğü yabancıymış bu.

Ferrara Sokakları - Fotoğraf KorkutGökhan

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Paniğe kapılan Eleonora, elindeki çiçekleri yere atarak koşup uzaklaşmış. Muhafızlar Eleonora’nın telaş içinde ayrılmasına anlam verememişler. Ne var ki üstünde durmamışlar. Sarayın pencerelerinden birinde, gözlerini ufka dikmiş sabırsız bekleyişini sürdüren kral, genç kızın hızla uzaklaştığını görmüş.

Ferrara’da Pazar – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ertesi gün Eleonora saraya çağırtılmış. Korkudan, bin bir türlü düşünce geçiyormuş genç kızın kafasından. Kalbi yerinde duramıyormuş.

“Kentimizin biricik çiçekçisi Eleonora, yıllardır mis kokulu çiçeklerinle sarayımıza renk katıyorsun. Bu iyiliğinin altında kalmak istemiyorum. Tam sana uygun bir eş buldum.”

Krala karşı gelinmeyeceğini bilen Eleonora, kraliçenin katili ile evlenmeye razı olmak zorunda kalmış.

 

Katedral Meydanı - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral Meydanı – Fotoğraf KorkutGökhan

Sisli bir gecede, kentin surlarının ötesine geçen yağız atı kimse görmemiş. Volte Sokağı’ndaki fahişeler bile muhafızların ağzından laf alamamışlar. Kentte çeşitli söylentiler dolaşmaya başlamış. Bazıları kralın güzel karısına rağmen erkeklerle gönül eğlendirdiğini söylemiş. Bazıları, sarayın bu gizemli konuğunun, kralın gayri meşru çocuğu olduğunu ileri sürmüş. Gizli ajan olduğunu fısıldayanlar bile varmış. Eleonora’nın da yokluğu kent sakinlerinin merakını bir kat daha arttırıyormuş. Cevapsız kalan sorular, yaklaşan kışla birlikte, ağızlardan çıkan buhar gibi havada asılı kalmış. Günler geçtikçe laflar azalmış. Dedikodu taciri bazı Katolikler, Katedral’e günah çıkartmaya gitmişler.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Kraliçe ise, üvey oğluyla girdiği yasak ilişkiyi ağır bir bedelle ödemiş. Kent duymuş duymasına bu ilişkiyi ve kraliçenin ölümünün akrep sokmasından olamayacağı zihinlerde yayılmış. Ama sarayın hendeğini aşıp, sırları gün yüzüne çıkarmak kimseye nasip olamamış.

Peyman Ünalsın Gökhan

Kiklad’ın İncisi

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşeğin sırtında, aşağıya bakmaktan ürkerek, tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Genç bir kızken birkaç defa ata binmişti. Hiç eşek tecrübesi olmamıştı. Ama kötü bir anısı vardı; sekiz yaşındayken köy hayatını tanımak için gittikleri okul gezisinde, sınıf arkadaşı Samet bir eşeğin peşine takılmıştı. Hayvancağızın kuyruğuna ip bağlamaya çalışıyordu. Epey bir süre tüm çocukların ilgiyle izlediği kaçma kovalama sahnesinden sonra eşek Samet’i tepmiş, Samet de ağlayarak öğretmenin yanına koşup eşeği şikâyet etmeye kalkmıştı. Öğretmen, zavallı hayvana eziyet ettiği için Samet’e kızmıştı. Öğretmenden yüz bulamayan Samet, küskün ağlamaklı bakışlarla, suratında kırmızı izle dolaşmıştı bütün gün. Hikâyeyi hatırlayan Ege’nin dudakları hafifçe kıvrıldı. Uçmasın diye bir eliyle şapkasını, diğeri ile eşeğin yularını sıkı sıkı tutmuştu. Sevdiği adam hemen arkadaki eşeğin üzerinden onu süzüyordu. Şimdiye kadar üstesinden gelemediği hemen hemen hiçbir şey olmamıştı. İçinden bu eşeğin üzerinde ne işim var diye küfürler de savursa, asla yenik düştüğünü dışa vurmazdı. Kocası da bu konuda ona güveniyordu. Bu hayvanlara acıyordu Ege. Her yük kendisi gibi ufacık tefecik değildi mutlaka. Günde kaç defa bu sarp yokuşu inip çıkıyorlardı kim bilir. Eşeklerin durumu vicdani duygularını uyandırmıştı, ama teleferiğe binmek için sıra bekleyecek sabrı yoktu. Çünkü bir an önce, turizm dergilerinde, reklam afişlerinde boy boy fotoğraflarının yayınlandığı, beyaz yapıları ve mavi kubbeleri ile ünlü bu sözde romantik adayı görmek istiyordu. Şehrin kayalara işlenmiş beyaz kesiti şu an için hiçbir şey ifade etmiyordu. Üstelik limandan tepedeki şehre yaklaştıkça bir iki katlı binaların yalınlığı, göz ucuyla gördüğü çorak arazilerin çokluğu, Santorini hakkında arafta bırakıyordu Ege’yi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Romantik hikâyeler duymuştu. Süt beyazı fotoğraflarda parlayan mavi kubbeler görmüştü. Çaktırmadan seviyordu romantizmi. Siyah bir kutunun içinden fırlayan rengârenk tüylü bir eldivenin suratına çarpması gibi değildi aradığı romantizm. Hiç beklemediği bir anda, usulca gelmeliydi.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşek son bir hamle ile parkuru tamamladı. Artık tepedeydi. Hediyelik eşyalar satan bir dükkânın köşesinden kıvrılan insanlara bakılırsa şehrin girişi oradaydı. Gittiği her Yunan adasında gördüğü hediyelik eşya dükkânlarından, sokaklarından farkı yoktu; mütevazı, kendi halinde bir ada.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar sokak boyunca el ele yürümeye başladılar. Seyahate çıktıklarında, yeni şehirler keşfederken Can mutlaka karısının elini tutardı. Birbirlerini kaybederler korkusundan değil. Gezdikleri sokakları birlikte gördüklerini tenlerinin her bir hücresinde hissetmek için. Can sadece fotoğraf çekerken Ege’nin elini bırakırdı. Hissettirmeden çektiği fotoğrafların bir kısmında karısı başrolde olurdu. Tatil dönüşü hiç üşenmeden sadece Ege’nin fotoğrafları olan gezi albümleri hazırlardı. Tamamlandığında Ege ile albümlere bakmak dünyanın en keyifli işiydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar yolun bitiminde önlerine biraz daha geniş, ama bu sefer sahil boyunca uzanan kayrak taşlarıyla kaplı bir yol çıktı. Tam karşılarında beyaz ahşap çerçevelerine gerilmiş tentenin örttüğü minik bir teras vardı. Beyaz toprak saksıya dikilmiş zeytin ağacının koyu yeşili, terastaki tek renkti. Önce Santorini’yi dolaşıp, sonra da birer kadeh şarap içmeyi önerdi Can.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’nın sahil boyu uzanan sokaklarına daldılar. Yol kimi zaman sadece tek kişinin yürüyebileceği kadar daralıyor, kimi zaman ise genişleyip, alçak geçitlerle kavisler çiziyordu. Tepeden Kiklad Adaları, anahtar deliğinden görünen dünya şaheseriydi. Aşağıda demirlemiş, yolcularını unutulmaz bir ada gününe teslim eden gemiler, limana konuşlanmış martıları andırıyordu. Deniz, masmavi gökyüzü ile arasındaki sis katmanı altında lacivert kadife kumaşıydı şimdi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Duru beyaz bir şehirde göze batan begonviller, ya da daha sade çağrışımlar sergileyen sukulentler oraya buraya serpiştirilmişti. Aniden karşınıza çıkan mavi kubbeli kiliseler, denizin lacivertiyle ahenk içindeydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Mavi, turuncu, sarı renkli binalar şehrin yaramaz çocukları olarak, bulundukları tepelerden muzipçe gülüyorlardı. Satır aralarındaki sevgi sözcükleri gibi kayalara asılı terasların şık havuzlarında birbirine sevgiyle bakan gözler birleşiyordu.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Ege ve Can gidebilecekleri en son noktaya kadar yürüdüler. Fira geçit vermediğinde Oia’ya uzandılar el ele. Güzel bir müzikle girdiler şehrin meydanlarından birine. Gitar çalıp söyleyen gencin sesinde Stavros Xarhakos’un buğulu nağmelerini hatırladılar. Durup, dinlediler bir süre. Sözlerini anlamasalar da içli bir duyguyu paylaştılar. Şimdiye kadar gezdikleri Yunan Adaları’ndan, şehirlerinden farklıydı Santorini. Volkanik Ada işte deyip de geçilmeyecek tarzda, çok elit, şık, özenli, yapay olmaktan uzak, sıcak, karakteristik.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’da yorulmuşlardı. Oturup soluklanmak istedi Ege. Can izin vermedi.

“Hadi gel, birazdan oturur bir yerde güzelce şarabımızı içip, dinleniriz. Oia’yı da bitirelim.”

Ege külçe gibi ağır, kocasının eline asılmış, adeta sürükleniyordu. Bu manzarayı kaçırmak istemiyordu. Adanın, methini duyduğu şaraplarından tatmak, kalamar yemek istiyordu. Belki de ilk defa bir Yunanistan seyahatinde uzo içmemişti. Şaraplar o kadar lezizdi ki.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Yamaca sıralanmış birbirinden güzel otellerin, evlerin teraslarında dekor amacıyla sergilenen lavanta ekili at arabasıyla, kocaman kaktüs saksılarıyla, beyaza ritim katan ateş kırmızısı sardunyalarla Ege’nin fotoğraflarını çekiyordu Can. Beyaz elbisesi ile Ege, Santorini’nin bir parçası gibiydi. Kocasının beyaz elbisesini çok beğendiğini biliyordu. Ama neden bugün onu giymesi konusunda bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyordu. Beyazlığın içinde adeta soyutlaşmıştı.

Oia - Santorini - Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Panagia Kilisesine doğru giderken sol tarafta kalan sanat galerisini gördü Ege. Sadeliğine hayran kaldı. İnsanın gözünü yoran hiçbir fazlalık yoktu. Dış cephesinde duvara asılı birkaç resim, birkaç sade koltuk… Resimlere baktıktan sonra bir kadeh şarap içmek isteseydi, galerinin sahipleri ne derlerdi acaba? Can’ın sıcak elini elinde hissetti. Galeriye sürüklüyordu onu. Çok defa aynı anda, aynı şeyi düşündüklerini fark etmişti. Yine aynı şey olmuştu.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Galeriden içeri girdiler. Dışarıdaki yalınlık, içerde de aynı şekilde devam ediyordu. Galeride sergilenecek tabloları da, şehrin dokusuna uygun seçtiklerini düşündü Ege. Can elini bırakmamıştı. Yandaki odaya götürdü onu. Diğeri kadar aydınlık ve ferahtı. Her taraf çiçeklerle süslenmişti. Diğer taraftan açılan bir iç kapının kolu hareket etti. Kapının açılmasıyla tanıdık simâlar ve hemen arkalarından salona giren ciddi tavırlı, takım elbiseli adamı gördü. Gözleri ışıldadı. Yasemin ve Cüneyt ona kocaman bir ayçiçeği buketi uzattılar. Can elini daha sıkı tutuyordu şimdi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Evliliklerinin otuzuncu yılını bembeyaz bir şehirde, hayran oldukları bir galeride, birkaç sevdikleri dostla kutluyorlardı. Romantik şehre, hakkını iade etmişlerdi.

Peyman Ünalsın Gökhan

Sansarak Destanı

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Köy meydanındaki söğüt ağacının gölgesinde dinleniyoruz. Bu köy hepimizi farklı çağrışımlarla çocukluğumuza götürüyor. Ben sıcak öğleden sonralarını sabırsızlıkla bitirmeyi arzuladığım zamanlara gidiyorum. Evimizin arka bahçesindeki söğüt ağaçlarının hışırtısını, dallarının arasında gizlenerek leylek yuvalarını saydığımı hayal ediyorum. Serinliğinde evcilik oynadığımızı…

Odun ateşinde demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz. Yan masamızdaki çakır gözlü yaşlı amca başıyla bizi selamlıyor. Biz sıcaktan bunalırken, o üşüyor belli ki. Kilim desenli, minik ponponlu bir bere var başında. Divanın üzerinde bereyi ören kadını görüyorum. Yüzündeki derin çizgiler, hayatı boyunca biriktirdiklerinin izleri.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kanyondaki zorlu yürüyüşten geldiğimizi duyunca içli gözlerle bizi süzüyor. Maziye gidip geliyor dalgın bakışları.

“Dere yatağı şaşırtır insanı. Bu kadar derinde, hoyrat ama güzel olduğunu düşünemezsin.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf - PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf – PeymanÜnalsın

“Hele biz, bunu hiç düşünmedik,” diyor Selim muzip gözlerle.

“Yağız bir delikanlıyken çok vaktimiz geçerdi orada. Kanyona inen en rahat yolu, nerede suyun daha yüksek olacağını, dere yatağının hangi yakasından yürümemiz gerektiğini bilirdik. Yukarı çıkmak ise çocuk oyuncağıydı.”

“Sizin anlatacaklarınız bizimkilerden çok daha güzeldir eminim,” diyerek onu anlatmaya teşvik ediyor Emre.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

“Çetin geçen bir kışın ardından, doğa ananın coştuğu, ağaçların tomurcuklanmaya, kelebeklerin tarlalarda biten gelincikler arasında kanat çırpmaya başladığı bahar mevsimi gelmişti. Güneş artık daha uzun saatler tepede parlıyordu. Karlar erimişti. Civardaki nehirler çağıl çağıldı. Topraklarımız verimli bir döneme giriyordu. Mahsulün bol ve bereketli olacağını şimdiden görebiliyorduk. Sabah tarlaya gitmeden kahvede çay içeyim dedim. Birkaç yudum almıştım ki, Mahmut koşarak kapıdan girdi. Köyün Yörük ailelerinden birinin güzeller güzeli kızı, Zişan, ağıldan kaçan keçilerinden birinin peşine düşmüştü.

Sansarak Köyü - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Köyü – Fotoğraf KorkutGökhan

Keçi dere yatağına inmişti. Zişan da peşinden. Anası iki saattir ondan haber alamıyordu. Heyecan içinde komşularından yardım istemişti. Mahmut, vadiyi benden daha iyi bilebilecek kimsenin olmadığını söyleyerek kahveye koşmuştu. Meydandaki ağaca bağlı Rüzgârın terkisine atlayıp dörtnala kanyona koşturdum. Sarı kısrak güçlüydü, çevikti. Ama vadi onun için tehlikeliydi. Bir meşe ağacına bağladım. Zişan’ın dere yatağına bu noktadan girip girmediğini bile bilmiyordum.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Onu bulmam şansım olacaktı. Koşarak inerken arkamdan küçük kaya parçalarını da sürüklüyordum. Şelale gürül gürül akıyordu. Gittikçe endişelenmeye başlamıştım. Suyun içindeki kayalar kaygandı. Üzerine basınca hareket ediyorlardı. Karlar yeni eridiğinden su buz gibiydi. Vadi de oldukça serin. O zaman da şimdiki gibi dere yatağının sular altında kalmamış birkaç noktasında, karadaki kayalar üzerinden yürüyebiliyorduk. Islak izler vardı.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zişan’ın oradan geçtiğini anlayıp ümitleniyordum. Ya bir hayvan ise diye de düşünmüyor değildim. Birkaç defa adını bağırdım. Cevap kendi sesimden geldi. Epey uzundur bizim dere yatağı, siz de gördünüz işte. Bazı yerlerde koca kayalar ilerlemeyi iyice zorlaştırır. Ya Zişan buradan geçmemişti, ya da azimle ilerliyordu. Birkaç yüz metre ilerde çiçekli entarisinin kumaşından bir parça buldum. Doğru yoldaydım. Isırganlar, yaban gülleri ve dikenler her tarafını dalamıştır mutlaka. Hızlanmam gerektiğini düşündüm.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bir noktada hızla akan sular karşı kıyıya geçmemi engelliyordu. Önümdeki büyük kayaya tutunarak etrafından dolaşmak istedim. Ayağım kaydı. Son anda suya düşmekten kurtulmuştum. Zişan burayı nasıl geçmiş olabilirdi ki? Gittikçe korkmaya başlamıştım. Kötü bir haberle köye dönmeyi istemiyordum. Kara düşüncelere gark olmuşken kocaman yapraklı bitkilerin arasında oturan Zişan’ı gördüm. Ağlıyordu. Ayak seslerimi duyunca küçük bir çığlık attı. Onu telkin etmeye çalışarak yanına yaklaştım. Sevinçten boynuma atladı. Onu sağ salim bulduğum için dünyalar benim olmuştu. Kızararak boynumdaki kollarını çözdü ve geriye gitti. Dere yatağındaki bitkiler kadar yeşil gözleriyle gözlerimi esir almıştı. “Seni almaya geldim. Herkes senin için endişelendi,” dedim. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Onu bulduğum ilk dakikalardaki tedirginliği yerini sakinliğe bırakıyordu. Yanında olmam onu huzura kavuşturmuştu. Zümrüt yaprakların üzerine konan yusufçukları gördükçe çocuk gibi seviniyordu.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bazen durup, etrafında uçuşan minicik mor kelebekleri izliyordu gözleriyle. Narin kanatlarına değecek diye ödü kopuyordu. Suya düşmüştü, belliydi. Islak entarisi içinde titrediğini görebiliyordum. O anda üşümesine çare olamadığım için mahcup olmuştum. Saatlerce tek başına vadide kalmıştı. Güçlü bir yörük kızıydı Zişan.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Ağaç köklerine tutunarak tepeye tırmanmaya başladık. Arada aşağıya kaçamak bakışlar atıyordu. Dik kayalar sedir ve palamut ağaçları ile kaplıydı. Yürürken sürtündüğümüz bitkilerden mis gibi kokular yayılıyordu. Tepedeki kocaman meşe ağacının dibinde otlayan keçiyi görünce “Fistan!” diye bağırarak koşmaya başladı. Keçisini bulur bulmaz, dere yatağında geçirdiği saatler uzak bir hatıra olmuştu. Dönüşte anasına sarı kantaron topladı. Gençliği, yorgunluğunu alıp gitmişti.

Evinin kapısına vardığımızda yarım yamalak teşekkür edip içeri kaçtı. Anası çok mutlu olmuştu. “Gel oğlum, buz gibi ayran vereyim. Yorgunluk at,” dediyse de ben tarlaya gitmem gerek diyerek reddettim. Allah’a emanet edip, oradan ayrıldım. Dere yatağının, hatırladığım en güzel haliydi o gün. Sonra Rüzgâr’ı bıraktığım yerden almaya gittim.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Cemal Dede susmuş, gözlerini uzaklara dikmişti. Onun hikâyesi bizimkini gölgede bırakmıştı. Anlatmak için teşebbüs bile etmedik.

“Zişan’ın dizleri tutmuyor artık. Acıkmıştır. Gidip çorbasını vereyim. Allah’a emanet olun,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. Sarı kısrağın üzerindeki yağız delikanlıyı gördük bir an için, çökük omuzları ile ağır aksak yürüyen çakır gözlü yaşlı adamın arkasından bakarken.

Peyman Ünalsın

Thassos’da Ağustos Böceklerinin Şarkısı

Limenaria - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Limenaria – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Yemyeşil bir geçitten geçip, dut ağacı ile gölgelenmiş pansiyonun bahçesinden içeri giriyoruz. Güneş yere paralel iniyor. Vadinin ucunda sarı kızıl parıltılar saçarak dinlenmeye çekilmek üzere. Etrafta hiç ses yok. Bizden başka tek bir insanoğlu da görünmüyor. Bahçenin çeşitli yerlerine henüz tamamlanmamış tahtadan buzuki, gemi, çift başlı ejderha heykelleri yerleştirilmiş. Ertesi sabah hepsini pansiyon sahibi Kostas’ın yaptığını öğreniyoruz. Adanın hikâyesinde gizli Atalarının tahta heykelcilikle uğraştığı. “Belki de ben sizden daha Türk’üm,” diyor uzun yıllar süren Osmanlı hâkimiyetine ithafen. Kostas ve eşinin yarım yamalak İngilizce ile yaptıkları sohbetleri çok keyifli, ama ertesi gün erkenden kalkıp adayı keşfetmek istediğimizden izin isteyip odalarımıza çekiliyoruz.

Vasilis Taverna - Kazaviti - Fotoğraf KorkutGökhan

Vasilis Restoran – Kazaviti – Fotoğraf KorkutGökhan

Oksijen Passiflora etkisi yapıyor. Mışıl mışıl uyuyoruz. Sabah ne sabırsız bir şoförün klaksonunu, ne sokağı erkenden ziyaret eden çöp kamyonunu, ne de zerzevatçıyı duyuyoruz. Sadece vadiye yerleşmiş, dişisini aşka çağıran eril ağustos böceklerinin şarkıları ulaşıyor kulağımıza.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Arabaya atlayıp çamlarla çevrili yollardan adayı çepeçevre dolaşıyoruz. Turkuvaz koyların hepsinde denize girmek istiyoruz. Minik bir akvaryumu andıran Aliki Plajı birkaç restorana ev sahipliği yapıyor. Denize bakan balkonları begonyalarla, sardunyalarla renklendirilmiş. Denizin lezzetli ürünlerinin masalara afiyet katan kokuları taşıyor mutfaklarından. Canlılarını görmek için şnorkelle açılıyoruz. Aliki’nin tadını çıkarınca yeni plajlara hareket ediyoruz. Beyaz tüllerin uçuştuğu La Scala’da, mavi yastıkların üzerine uzanıyoruz. Minik dalgalar beyaz çakıl taşlarının himayesindeki kıyıya usulca sokuluyor. Güneş tepede, alabildiğine yakıcı, suyun çekilmesini bekliyor çakıl taşlarını kurutmak için. Sonra yine denize teslim edecek onları. Elimizde buzlu kokteyllerimiz, hasır şemsiyenin saçaklarından süzülen güneş ışığınla kovalamaca oynuyoruz. Elimde Tante Rosa… Günün en sevdiğim saatlerini karşılamaya hazırlanıyorum. İnsanların yavaş yavaş akşama hazırlanmak için otel odalarına gizlendiği saatler… Martı çığlıklarıyla yıkanan plajın sükûnet saatleri…

Aliki Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

Aliki Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Her dakikasının tadını çıkarttığımız denizden güçlükle ayrılıp yemek için rotamızı belirliyoruz. Limenaria’da tasarım takı ve ev objelerinin olduğu şirin mağazayı gezip, bizi kendine çeken mütevazı restoranın mavi beyaz merdivenlerine adım atıyoruz. Bir geminin güvertesine çıkar gibi.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Başımızın üzerinde dönen pervaneler, gecenin sıcağını dağıtıyor. Vücudumuza yapışmak için fırsat kollayan sivrisinekler, yapay rüzgârından kaçıyor. Oksijene bulandığımız günler bunlar. Ciğerlerimiz coşkuyla nefes alıyor.

Mavi-beyaz boyalı duvarların üzerindeki ada fotoğrafları, yaşamın içinden hikâyeler anlatıyor. Geçmişten günümüze köprü… Tanıdık yerlerin yıllar önceki fotoğraflarına bakıp, değişimin büyüklüğünü tartmaya çalışıyoruz. Adanın hayatı ağırdan alan tavrı değişime de yansımış. Çam kaplı tüm tepeler. İç kısımlardaki kasabalar kayrak taşı çatılarla doğada yitip gidiyor. Adanın eski yerleşim yerleri onlar. Görmeyi arzuladığımız eski taş Rum evlerini de sadece iç kısımlarda buluyoruz zaten. Her yer çiçek; sardunyalar, begonyalar, kasımpatılar en fazla iki katlı olan evlerin çehresini renklendiriyor. Tüm bu armoniye oraya buraya serpiştirilmiş lavantalar eşlik ediyor. Kuzu etinin nasıl bu kadar lezzetli olduğunu anlıyorum şimdi; çamların gölgeleyemediği her yer kekikle donanmış.

Theologos - Fotoğraf KorkutGökhan

Theologos – Fotoğraf KorkutGökhan

Yan masalardaki Yunanlıların hararetli konuşmaları açık havada yel olup gidiyor. Ağır çekim akan hayata inat, konuşmalar fazlasıyla hızlı ve gürültülü. Dost canlısı, konuşkan, sıcak bir millet. Yıllarca koyun koyuna yaşamış olmamızdan yadigâr belki de.

Taverna’nın sahibi olduğunu düşündüğüm gözlüklü adam açılır-kapanır kapıdan çıkıp, ızgara kalamarları masamıza bırakıyor. Ardından dumanı tüten domatesli karidesler buyuruyor soframıza. Metal çerçeveli gözlüklerinin ardından görünen açık renk gözleri ile sıcak bir gülümseme gönderiyor. Yine aynı kapıdan mutfağa geri dönüyor.

Panagia - Fotoğraf KorkutGökhan

Panagia – Fotoğraf KorkutGökhan

Salata tabağından biraz beyaz peynir, domates, salatalık alıp tabağıma koyuyorum. Uzonun kokusu daha içmeden başımı döndürüyor. Kısık sesle çalan buzuki, bütün gün üzerimize sinen iyotun, güneşin, ortamın, yediğimiz enfes yemeklerin, soluduğumuz fazlasıyla oksijenin ruhumuzda yarattığı rehaveti körüklüyor. Dağların altında uyuyan mermerin, altın madenlerinin parıltılı zerrecikleri, toprakta yolunu bulup denize kadar ulaşıyor belli ki. Deniz suyuyla birlikte vücudumuza yaldız olmuş, parlıyoruz.

Thassos - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Thassos – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Gece sessizliğin sesini dinleyerek yattığımız yataklarımızda, hayatımızın güzel an’larının içine bugünü de kattığımız için şükran duyuyoruz.

Peyman Ünalsın

Murakami’ye Mektup

image1

Brunnen See – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sevgili dostum,

Beynimi, bedenimi, ruhumu teslim alan, tüm kaosu ile ölüm fermanımı hazırlamış şehirden uzakta olduğuma ne kadar mutluyum, bilemezsin.

Burası, yaşanılası bir cennet…

Evimde, ancak bir kafese hapsettiğim bülbülün sesini duyabilirim. Burada, sabah pencereye konduğunda, şarkılarıyla uyanıyorum. Egzoz kokusundan uyuşmuş beynim, oksijen sarhoşu şimdi. Gözlerime “açıl” diye emrediyor. Sarhoşluğunu üzerinden atana kadar tüm uzuvlarıma buyruklarını sıralıyor. Çabucak yataktan çıkarmaya çalışıyor beni.

image8

Neuenhof – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Yatağımdan o kadar nefis bir manzara görünüyor ki, gözlerim mutluluğun hasını yaşasın istediğimden, kalkmakta nazlanıyorum.

Bülbül küçük kanatlarını çırpmaya başlıyor. Onun robotik seri hareketlerini görünce tembelliğimden utanıyorum. Üzerimdeki çiçekli pikeyi, bacaklarımla savurup atıyorum. Banyoya yöneliyorum.

Bu evin en çok neyini seviyorum biliyor musun? Banyo dahil, tüm odalar manzaradan nasibini almış. Her işi gözüm dışarıya sabitlenmişken yapıyorum. Çayı koyarken fincanı ıskalıyorum, giyinirken düğmeleri yamuk ilikliyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Gözüm yine dışarıda. Bakıyorum, pijamaya diş macunu dökülmüş. Yeşile açlığımı gideriyorum doyasıya. Hani öleceğini bilirsin de, yaşamak istediklerini hiç aksatmadan gerçekleştirmek istersin ya, işte öyle.

Zug - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zug – Fotoğraf PeymanÜnalsın

İki gün önce, yine akasyalarla, çamlarla kaplı tepelere dalıp gitmişken, patikada yürüyen siyah uzun saçlı bir kadın gördüm. Göğsünden yere kadar evaze uzanan beyaz bir elbise giymişti. Saçları, esen hafif sabah rüzgârında omuzlarında dalgalanıyordu. Sanki yürümüyor da, süzülüyordu. Önündeki tümseği aşmak için eteğini hafifçe kaldırdığında ayaklarının çıplak olduğunu fark ettim. Bir karganın havada patlayan yırtıcı çığlığı ile aniden döndü ve bana baktı. Çekik gözlerinin yeşili ormanı yansıtıyordu. Ürkek bir tavşan gibi, gözlerini benden kaçırıp, hızla yürümeye başladı. Onu izlediğimi nereden anladı, hâlâ çözebilmiş değilim. Bir daha da ona rastlamadım. Değerli kol düğmemi kaybetmiş gibi, gözlerim her yerde onu arıyor artık.

Salonun penceresine değen manolyanın dallarına sakalar konuyor. Şen ötüşleriyle salondaki guguklu saat aklıma geliyor. Utanıyorum. Ev sahibine saatin zembereğini bozduğumu söyledim ıkına sıkıla. Saati kurarken de gözlerimi evi saran ormana kilitlediğimden, zinciri öyle bir hızla çektim ki zemberek boşaldı ve ucunda bronz kozalak olan zincir hızla kaydı. Minik halka da kopacak ve zincir hepten yere düşecek sandım, ama neyse ki halka sağlam çıktı. Sakanın sesi penceremden uzaklaşırken, aklım da guguklu saatten uzaklaşıyor.

Brunnen See - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Brunnen See – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Saçlarımı elimle tarayıp son defa aynaya bakıyorum. Siyah saçlarımdaki lacivert ışıklar aynada parlayıp sönüyor. Beyaz elbiseli kızı düşünüyorum. O kimdi? Ve şimdi nerede?

Banyodan çıkıp beyaz dolaplarla kaplı giyinme odasına geçiyorum. Mavi şort, beyaz tişört ve koşu ayakkabılarımı giyiyorum. Bunlar, senin tavsiyenle yeni aldığım ayakkabılar. Haklıymışsın dostum; koşarken vücudumun ayaklarıma uyguladığı baskıyı hiç hissetmiyorum. Ayaklarımın altındaki esnek yaylarla her adımda yerden havalanıp, yumuşakça yeniden yere iniyormuşum gibi. Her zamankinden daha hızlı koşuyorum adeta.

Koşarken senin gibi hiçbir şey düşünmüyorum. Sadece koşuyorum. Nefesimi kontrol ediyorum. Adımlarımı tahlil ediyorum. Ne zaman, hangi aşamada yorulduğumu anlamaya çalışıyorum. Bir sonraki seferde, önceki koşudan edindiğim tecrübeleri uygulamaya geçiyorum. Koşarken düşündüğüm bir diğer şey ise, dinlediğim parçanın sözleri. Billie Holiday, ‘’You Don’t Know What Love Is’’ derken, suratıma telefonu kapatan eski sevgilimi hatırlıyorum. Aşkı biliyorum aslında, sadece sözlere dökemiyorum. Her şeyin bu kadar aleni olmasına ne gerek var ki zaten? Beraberken iyi vakit geçiriyoruz. Konuşabiliyoruz. O daha söylemeden ben şarap kadehini dolduruyorum. Yorgun olduğunda omuzlarına masaj yapıyorum. İzlediğimiz filmleri, okuduğumuz kitapları tartışıyoruz. Ama neymiş? Daha ona bir kere “seni seviyorum” dememişim. Sevmesem onunla vakit geçirmek ister miyim?

Zug - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zug – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Görüyor musun? Yine bir sürü laf kalabalığı yaptım. Koşmaya başladığında amacın göbeğinde birikmeye başlayan yağlardan, hantallıktan kurtulmaktı. Yüz kilometrelik maratona kadar vardırdın işi. Disiplin, hırs ve çalışmanın ödülü. Yazmak, yaptığın en iyi şey değilmiş. Seni takdir ve tebrik ediyorum.

Dedim ya burası gerçek bir cennet. Bazı günler arabaya atlayıp Zug veya Zürih Gölü kenarına gidiyorum. Çimlere serilmiş, kısıtlı günlerde kendini gösteren güneşin tadını çıkaran insanların arasında koşuyorum. Bazen de evin yakınındaki ormanda sedirlerin, kestane ve kayın ağaçlarının arasında, sincapların yoldaşlığında yapıyorum koşumu.

Burada her şey saat gibi tıkır tıkır işliyor. Sokağa çıktığım anda düzene ters gelen davranışlar yapmamak için büyük çaba sarf ediyorum.

Bazı günler güneş dinlenmeye çekilip, bulutlarla bizi baş başa bırakıyor. Çamur arıyorum, o da yok.

Baden - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Baden – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Baharda gelmekle iyi etmişim. Bu mevsim yemyeşil ormanlarla çevrili göl kenarları, ufukta karlı Alplerle birleşiyor. Bir masalın içinde gibiyim. Anlatmakla bitmez, görmen lazım.

Ormanın yeşiline, sabahın pusuyla bulandığı gizemine karışmaya hazırım artık.

Evin kapısını açmamla kuzguni karga tünediği daldan havalanıp, ormanda kılavuzum oluyor. Belki de beni beyaz elbiseli kadına götürür.

Peyman Ünalsın