Bir Yabancı İle Yolculuk

img_7499aa_resize

Fotoğraf KorkutGökhan

Trenin çığlığı ile daldığım düşlerden uyanıyorum. Sarı başaklarla kaplı bozkırlara, arkasında yükselen sisli Alplere dikili gözlerim. Düşüncelerim o kadar kalabalık ki, en son hangi virgülde kaldığımı hatırlamakta zorlanıyorum. Hayata bir çığlık da ben göndermek istiyorum.

Arkamda bıraktığım şehirlerin kokusunu duyuyorum hâlâ. Nasıl kazınmışlarsa burnuma, doğrudan şehirlerin imgeleri geliyor gözümün önüne. Sonra seslerini duyuyorum. İtalyanların misafirperverliği, yabancısı olduğum sokakların her bir taşına katıyor beni. Adeta şehirle bütünleşiyorum. Bu liman kentinin mendireği, iskelesi, giden gelen gemileri oluyorum. Kimim ben aslında? Burada ne arıyorum? Hiçbir yere ait değilim. Bunun için de çabalamıyorum. İçimden ne, nasıl geçerse onu yaşamak istiyorum. Dikteler beni kahrediyor. Yalnızlığa itiyor. Birkaç dosttan başka kimseyi aramıyor yüreğim. Hepsinden önce ise çocuğumu… Bizim yarattığımız bir can, hayata tutunmak için bizim desteğimize muhtaç.

“Koltuk boş mu?”

Bakışlarımı manzaradan koparıp sesin sahibine bakıyorum. İnce yapılı kumral adam, Fransız aksanlı İngilizcesi ile kulağımda melodik bir tını bırakıyor.

“Buyurun, boş.”

“Teşekkür ederim.”

Tam karşıma geçip oturuyor. Ellerinden ne iş yaptığını çıkartmaya çalışıyorum. Uzun, düzgün parmakları var. Tırnakları parmaklarına göre çizilmiş gibi, çok muntazam. Onu incelediğimi fark ediyor. Hafifçe gülümsüyor. Tebessümle karşılık veriyorum.

img_1383arr_resize

Floransa – Fotoğraf KorkutGökhan

“Tren yolculuklarını seviyorum,” diyor gözlerini ufka dikerek. Koridorda hızla kapanan kapının sesi ile camlı bölmenin öbür tarafında sigara içenlere çeviriyor başını. Konuşmaları duyulmuyor. Sessiz film izler gibi kısa bir süre bakışları üzerlerinde takılı kalıyor. Tren makas değiştiriyor. Sarsıntıyla kendine geliyor.

“Bu ülkeyi de seviyorum. Kendimi evimde, huzurlu hissediyorum burada. Bir yabancı olmaktan öte, bu topraklarda doğmuş büyümüşçesine rahat, kendine güvenen bir insan oluyorum. Siz nerelisiniz?”

İtalya hakkında ortak düşünceye sahip olduğumuzu öğrenmek, kendimi ona yakın hissettiriyor.

“Türk’üm. Yabancı…”

 İnsan bazen kendine bile yabancı olmuyor mu? Hele gençlik yıllarında! Kendini tanımak, anlamak için uğraşmıyorsun. Ancak başına büyük bir dert gelirse çözmeye çalışıyorsun içindeki bilinmezlikleri. Her şeyi sorguluyorsun; neden dünyaya geldiğini, ailenle ilişkini, toplumdaki yerini, hayattaki amacını. Bir derdin olmaz ise öylece bırakıyorsun akışına, akıntıda savrulan kayık gibi. Olgunluğa eriştiğinde boşa geçen zamanın tahlilini yapmaya başlıyorsun. Elinden kayıp giden mutluluklara hayıflanıyorsun. Bunlar insanı daha da olgunlaştırıyor. Panikle birlikte gelen yaşlılığın kıymetini anlıyorsun.

“Bir karnavalı yaşar gibiyim İtalya’da. Birbirinden güzel tasarlanmış sokaklar, binalar içinde zevkli insanların yaşadığı… Her zorluğun üstesinden gelebiliriz burada.”

img_0137ar-a_resize

Toskana – Fotoğraf KorkutGökhan

Ölümcül hastalıklar atlatmış şehirler var dünyada. Ve bu hastalıklarla mücadele etmiş insanlar. İşte asıl bu durumdayken anlıyorsun hayatın anlamını, ıskaladıklarını, yaşlılığın ondan çekinmeden yaşanacak bir tadı olduğunu. Bir futbolcu düşünün; yıllarını veriyor bu işe. Sıkı antrenmanlar, belki de hiç arzulamadığı beslenme tarzı, organize bir hayat. Pek çok rakibinin arasından sıyrılıp tam zirveye ulaştığında, beklenmedik bir sakatlanmayla sahalarla vedalaşmak. Hayat oldukça acımasız… Üstesinden gelmek ise bize kalmış.

Kondüktör kompartımana giriyor. Başındaki şapka hafif arkaya itilmiş. Binlerce insanın biletini kontrol etmekten yorgun görünüyor. Yüzümüzde dolaşan bakışları, eline uzattığımız biletlere kayıyor. Elindeki aletle işaretliyor ikisini de. Tam kapıdan çıkacakken, başımızın üstündeki rafta duran çantalardan birini geriye ittiriyor. Aynı anda teşekkür ediyoruz.

img_1672a_resize

Roma – Fotoğraf KorkutGökhan

“Ya gelemezsek? Ya hepten karamsarlığın gölgeleri içinde hapsolmuşsak? Aklınıza gelen çözüm nedir?  Pavese’ye hak vermemek işten bile değil.”

“Bu düşüncelerle ta Prag’a gittiğinizi söylemeyin sakın! Sahip olduğu güzelliklere rağmen, Ortaçağ’ın tüm kasvetini omuzlarında taşıyan bir şehir orası. Her gittiğimde, Kafkaesk bir düşünceyle, böceğe dönüştüğüme kendimi inandırdığım o harikulâde şehir. Ve fakat buna rağmen gitmekten asla vazgeçmem. Bu da insanoğlunun, zevk alırken bile acıyı hissedebilme yetisini kanıtlıyor.”

“Bu uzun tren yolculuğunda ne bir böceğe dönüşmek isterim, ne de kompartımanda intihar etmeyi. Bir yabancıyı öldürmek bana daha cazip geliyor.”

tezeralbert

Peyman Ünalsın Gökhan

Uzak Bir Köy

kg__3712r-3_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Yağmur bulutları yavaşça sahneden çekiliyor. Göğü beyaz bulutlar devraldı. Parça parça asılıp kaldılar sonsuz mavilikte. Katmanları arasından güneş ışınları süzülüyor yeryüzüne. Kafamı kaldırıp bakıyorum gökkuşağını görme umuduyla. Başka gözlere değiyor şu anda mutlaka. Üzülmüyorum. Etrafta yeterince güzellik var. Gül yapraklarının üzerinde parıldayan yağmur damlacıkları, kayrak taşlı sokağı baştan aşağıya dolaşan salyangozlar, saklandıkları kuytulardan çıkan bülbüller ve tabii toprak kokusu. Doğa en nadide, en pahalı parfümünü süründü bugün.

İki kanatlı pencereyi ardına kadar açıyorum. Güneşin sıcaklığı dolduruyor odayı. İçerde oturmak istemiyorum daha fazla. Baambrugge’deki son günü doya doya yaşamak istiyorum. Çocukluğun zihinlerde yer eden tatillerinden dönmek zordur. Belki de zamanda yolculuktayım şu anda.

kg__2477_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Tatil süresini değil, ama son saatlerinden alacağımız zevki uzatabiliriz diyerek bahçeye çıkıyorum. Elma ağaçlarının altındaki beyaz masayı ve iki yanındaki aynı renkli bankları kuruluyorum. Bir bardak kırmızı şarap alıp masaya oturuyorum. Yaşlı Ormanın Gizemi elimde. Orman cinleri ıhlamur ağacının ardından beni gözlüyorlar, biliyorum.  Nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlar. Bu yeşilin beni nasıl mutlu ettiğini, huzurlandırdığını fark ettiler bence. Elma ağaçlarının bir dalına bile zarar vermeyeceğime, güllerin birini bile gövdesinden ayırıp, vazoya koymaya kalkışmayacağıma ikna oldular. Taç yapraklarını ışıldatan su zerrecikleri, çiçeklerinin renklerine bulanmış. Bereketli yağmurların ardından, etrafa yayılan gül kokusu, toprak kokusuyla harmanlanmış. Mükemmel bir esans oluyor doğada. Chanel bile bu esansı henüz keşfedemedi.

Kitaba odaklanmakta zorlanıyorum. Beni çevreleyen ormanın gizemini çözmeye çalışıyorum. Yaban kazları uçuyor tepemde. Peşlerine takılmak istiyorum. Kitabımı ve şarap bardağımı masanın üstünde baş başa bırakıyorum. Tahta çitin yanına ulaşıyorum sekiz, on adımda. Toprağa gömülmüş kilidin dilini yukarı kaldırıyorum. Bahçe kapısını açıyorum. Sokak bomboş. Neredeyse günün her saati çok sakin.

kg__3995-4_resize

Baambrugge – KorkutGökhan

Sessizlik mahmurlaştırıyor beni. Bir sıra müstakil evin arka cephesinde dingin akan nehirden, gösterişli renkleri ile dişisinin peşinden yüzen erkek kazların sesleri geliyor. Yalnızlığı sevmiyor onlar da. Köyün sonuna ulaşan yolun yarısındayken ben de bir başınalığı sindiremiyorum içime. Eve dönüyorum. Kocam, yüzünü yıkayan güneş ışınlarının sıcaklığında şekerleme yapıyor. Yanağını okşuyorum. Sıçrıyor uykusunda.

“Son defa köyün sonuna yürüyelim mi?”

Teklifimi hemen kabul ediyor. Çapaklı gözlerle bakıyor bana. O da hüzünlü. Çıkıyoruz. Bahçe kapısına kadar, yola döşenmiş çakıl taşları ayağımızın altında çatırdıyor. Neredeyse tüm köy evlerinin bahçeleri bu taşlarla kaplı.

kg__2271-3_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Üçgen çatılı masal evleri büyüleyici. Ortaçağ mimarisiyle bizim evimiz de onlardan biri. Beyaz çerçeveli pencereleri açılacak ve Juliette narin elini sallayıp, Romeo’ya öpücük gönderecek.

Sokağımızdaki küçük evlerden birine hayranlıkla bakarken, yaşlı bir kadın beliriyor pencerede. Yüzünün ifadesinden, evini seyrettiğimiz için bize kızıyor mu, bizden ürküyor mu, anlamıyorum.  Varlığı müphem geliyor bana. Düş gücümüzün ürünü olup olmadığı belirsizliğini onunla konuşarak kırabiliriz. El sallıyorum. Kıpırdamıyor. Omuz silkip arkamızı dönüyoruz. Açılan kapıyla, birbirine değen rüzgâr gülünün, ahşap tınılarını duyuyoruz.

“Merhaba!”

Aynı yaşlı kadın, yüzünde belli belirsiz gülümseme ile eşikte duruyor. Konuşmak istiyor belli ki. Köyde görmeye alışık olmadıkları simâları yadırgayan herkesin sorduğu sorularla başlıyor konuşmamız. Nereli olduğumuzu öğrenince bir mutluluk kaplıyor yüzünü. Baambrugge’ye geldiğimizden bu yana, milliyetimizi duyunca yüzünde gülücükler açan ilk kişi. Tatil de miyiz, yerleşmeye mi geldik, merak ediyor. Kahve ikram etmek üzere içeri davet ediyor. Salondan Strauss valsleri çarpıyor kulağımıza. Kocaman beyaz bir kurt köpeği, parkelerde tırnaklarını çıtırdatarak bize yaklaşıyor. Ürküyorum. O da bunu hissediyor. Bacaklarımı koklarken, nefesimi tutmuş bekliyorum. Yaşlı kadın kendi dilinde bir şeyler söylüyor. Köpeğin başını okşuyor. Sırtını dönüp uzaklaşıyor kurt.

kg__3650_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Küçük, ama ferah bir ev. Az eşyayla döşenmiş. Salon, bir cepheden ön, diğerinden arka bahçeye açılıyor. Pencereler tavandan yere kadar uzanıyor. Ceviz konsolun üzerinde, renkli gözyaşı şişeleri var. Duvarlarda tablolar asılı. Birkaçı aynı ressamın imzasını taşıyor.  Hayran oldukları ressamın adını okumaya çabalıyorum; Edward Hoper. Mavi berjerin dayandığı duvarda Devrim Erbil imzalı bir tablo görüyorum.

“Türk ressam,” diyorum şaşkınlığımı gizleyemeden.

Yarım yamalak Türkçe ile “Evet, benim koca Türk,” diye cevap veriyor.

Evrende sadece yaşlı kadın ve biz kalmışız gibi, birbirimize kanımız ısınıyor. Hemşeri muamelesini hak etmişçesine kolunu sıvazlıyorum. Bizi terasa alıyor. Bir köşede, iki yandan kulplu bakır mangal duruyor. Çocukluğumu geçirdiğim birinci kattaki evimizin balkonunda vardı bundan bir tane. Babamın kuzguni saçlarından yayılan kömürde pişen etlerin kokusunu hatırlıyorum. Değeri bilinememiş çeşit çeşit eşya geliyor aklıma; mine işli yağ lambaları, masif, aynalı kapaklı büfeler, aslan pençeli berjerler, bakır sahanlar, kristal likör takımları. Naftalinli anıların sayfalarında gizliler artık.

kg__3666ar-2_resize

Baambrugge – KorkutGökhan

Nehre bakan teras, saatlerce oyalanabilecek kadar konforlu. Yaşlı ev sahibesi, elinde bir tepsi ile terasa çıkıyor. “Sormadım, ama bu saatte soğuk birer kadeh şarap iyi gider diye düşündüm.”

“Harika!” diyerek bardaklardan birini alıyorum hemen.

Havada kesif bir tezek kokusu uçuşuyor. İlk geldiğimiz gün rahatsız etmişti. Eve dönünce özleyeceğim kokular arasına gireceğini düşünmezdim hiç.

Saatlerce sohbet ediyoruz. Eşi ile tanışmalarını, aşklarının sınır ötesinde nasıl büyüdüğünü anlatıyor. Ailesi, Ertuğrul Bey’in Türk olduğunu duyunca bu ilişkiye müsamahakâr bakmamış. Çok kasırgalar kopmuş. Ama nihayet sevgi galip gelmiş.

Yaşlı kadının misafirperverliği bizi biraz daha bu köye bağlıyor. Artık Baambrugge’de de bir arkadaşımız var. Türk geleneklerine aşina ya, kapıda durup, biz nehrin üstündeki asma köprünün ötesinde gözden yitene kadar el sallıyor.

Gökyüzünde bulutlar alacalı. Günün son ışıklarını bekleyen köyde sükûnet hâkim. Evlerin ışıkları yanıyor birer birer. İş çıkışı sporu ihmal etmeyenler evlerine dönüyor. Onları karşılayan mutlu çocuk sesleri yükseliyor kapıların ardından.

Güneş, yel değirmenlerinin ardında, ovaların ufukla el ele tutuştuğu noktadan veda etmeye hazırlanıyor. O yatmaya gittiğinde, biz uçakta olacağız.

kg__2446_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

 

————————————————

Nemli bir İstanbul sabahına uyanıyorum. Perdeleri açıyorum. Etrafımızı kuşatan gökdelenlerin arasından derme çatma binalarla sıvanmış bir tepe görünüyor. Zirvesini sis bürümüş. Bugün sıcak olacak.

Baktığım yerde Baambrugge’yi görüyorum.

kg__4012_resize

Baambrugge – Fotoğraf KorkutGökhan

Sabah köyü bir sis sarmış. Ona eşlik eden hafif rüzgarda oradan oraya salınan özgür ağaç dalları beşik olmuş üzerlerine yuva yapan kuşlara. Güneş ışınları delmek için uğraşıyor sisten duvarı. Rengarenk çiçekler ilk ışınlarla güne merhaba diyor. Kokuları keskin. Yapraklarına düşen çiğle daha parlak.

Koyunlar, kuzular çoktan otlamaya başlamışlar bile. İnekler rüzgârda dönen değirmenin eteklerine yayılmış ıslak çimleri tadıyorlar.

kg__4136a_resize

Kazlar havalanıyor nehirden. Bir Karabatak kahvaltılık arayışında pusuya yatmış.

Gün taptaze doğuyor. Camları açıp, içeri davet ediyoruz yeni günü.

Özleyeceğiz bu manzarayı.

 

Peyman Ünalsın Gökhan