Yürek Dağlayan Bir Ağıt ‘Cevizin Şarkısı’ – Aslı Tohumcu

Aile seramik atölyesine benzer. Aydınlık, ferah, güvenli. İçine girdiğinde kalbini huzur kaplar ve ayrılmak istemezsin. Saatler geçer, anlamazsın. Seninle aynı atmosferi paylaşan heveskârlarla kurduğun sohbetlerde düşüncelerin zaman zaman çelişse de, sonuçta aynı emel için oradasındır. İyi niyetle, dostça, sıcak bir bardak çayın ortak keyfini sürersiniz. Çünkü amaç bellidir; mükemmeli yaratmak. Malzemeleri özenle seçersen ve elinin tüm marifetiyle yeteneğini itinayla işlersen ortaya hayranlık uyandıran ürünler çıkarabilirsin. Ama yok, işin içine, şeytan zalimliğiyle, hile hurda karıştırırsan, görünüşte sorunsuz, gel gör ki ergonomide kusurlu ürünler yaratırsın. Yavaş yavaş şekillenen her bir parçaya sevgiyle, hevesle, özenle muamele edersen baktıkça insanın içini açan, kullandıkça işlevselliğinden memnuniyet duyulan, iftiharla sergilenecek eserler çıkmaması mümkün değil.

Aslı Tohumcu’nun Ocak ayında İletişim Yayınları’ndan çıkan son romanı Cevizin Şarkısı’nda hikâye ettiği aile, oraya buraya savrukça fırlatılıp atılan, sevgiden uzak, hor kullanılan, bakımsız, kırık dökük seramik kap kacağın olduğu pespaye bir atölye misali. Kuruyup dökülen deri parçaları gibi soyulmuş evin duvarları, yivlerinden kurtulmuş dolap kapakları, parmaklarından sökülen tırnaklarına benziyor. Kasvetli, küf kokulu, eski püskü Aslı Tohumcu’nun yarattığı mekân. Bahçedeki ceviz ağaçları nesillerdir şahit orada yaşananlara, onların şarkısını söylüyor. Sufi anlatımında cevizin metaforik anlamına bakarsak aslında romanın adını ‘Hakikatin Şarkısı’ olarak da açıklayabiliriz. Tasavvuf edebiyatında çoğul çağrışımları var cevizin. Ağacın gövdesi insan bedenini simgelerken, meyvesi insanın kafasını, cevizin kozu insan beynini, zarı beyin zarını, içindeki yararlı içerik hikmeti, yağı da aklı temsil eder. Ayrıca ceviz nefsin de metaforudur. Mevlâna cevizi insan ve ölüm bağını anlatmakta kullanmıştır. Elli dokuz sayfalık bu incecik roman sembolleri, metaforları ile bizi araştırması son derece keyifli bir bilmecenin içine alıyor.  Çocukluğumuzun elma şekerlerinin tadını bulamıyoruz bu zifiri hikâyede. Zehir zemberek acı, yakıyor boğazımızı.

Karanlık, tekinsiz bir dehlize çeker gibi katıyor bizi o kötücül, kasvetli, acı dolu hava solunan evin içine. Büyük harfler bile önemini yitiriyor. Bütün sinirlerini uyuşturan, sadece şiddeti çağrıştıran, kan dondurucu, kendi uğursuz dünyalarına hapsolmuş kadınların dünyasına, ateşe atar gibi atıyor okuru. Üçüncü tekil şahıstan dinliyoruz, çünkü ne kadar gözü kara da olsa, hiçbir yaralı kuş anlatamaz hangi şiddet dolu acılara gark olduğunu, kanadını kimlerin kırdığını, yuvasını yaşanmayacak cehenneme döndürdüğünü, cesaret edemez buna. Sezen’le tanışıyoruz. Doğup, büyüdüğü, sakatlandığı evi kundaklayan Sezen. Evdeki kadınların en yüreklisi, en cesuru. Belki de en gençleri olduğundan cüret ediyor. Belli bir sosyo ekonomik statüye dâhil olan geleneksel aile yapısında kadınlar kocalarına karşı gelemez. Erkeğin sözü geçer. Kadın itaat eder. Kızları da tıpkı anneleri gibi ezilmeye mahkûmdurlar. Nesil değiştikçe kadınların bakış açıları değişmeye başlar. Ailenin kız torunu zincirin zayıf halkasıdır artık. Daha asi, daha gözü pek.  

Sezen, canlı cenazeye dönen, donuklaşan annesi Ayşegül, ölüm koktuğu için sarılıp öpemediği teyzesi Cemile, ailenin diğer kadınları kadar güzel olamadığı ve itibar göremediğinden hayal kırıklıklarının acısını annesini tetikleyerek yatıştıran teyzesi Elif ile salonun ortasına gömülü iki canavarın kokusunu genzine çeker. Okkalı bir tükürük savurur cesetlere. Zafer kazanmış bir eda ile geyiğe biner ve arkasına bakmadan gider. Geyik, arketipsel sembolizm açısından kişisel yolculuğuna çıkan Sezen’in Anima’sını temsil ediyor. Ve okuyacağımız hikâyenin dişil sembolü aynı zamanda. Farklı bölümlerde karşımıza çıkıyor. Hatta reenkarnasyonu bile çağrıştırıyor.

Aslı Tohumcu şu ithaflarla başlıyor romanına;

“bana bu hikâyeyi yazma cesaretini veren duygu’ya…

canavarlarından kurtulmaya çalışan bütün kadınlara…”

Duygu bu hikâyenin öznelerinden biri mi, şahidi mi, bilmiyorum. Her iki rol de taşınması ağır bir yük bence. Ama Aslı Tohumcu’nun en hassas olduğu yarasını kazımış, oraya zehrini akıtmış ve kabuğun altından böylesine masalsı bir roman çıkmış. Şiddet gören, tacize uğrayan, enseste maruz kalan, bıçak darbeleriyle vücudu delik deşik edilen, boynu kesilen kadınlar Tohumcu’nun meselesi. Romanlarında, öykülerinde kelimelerini o kadınların şerefine bir araya getirir ve okurken o kadınların duygudaşı oluyoruz.  

Ayşegül, Cemile ve Elif, Ayşegül’ün kızı Sezen’in yardımıyla anneleri Suzan’ı ve Muhtar Dedelerini öldürüp evin salonuna gömerler. Üzerine, anneanneleri Meryem’in bahçedeki ağaçtan topladığı cevizlerle boya hazırlayarak dokuduğu kök desenli halıyı sererler. Halı, romanın sembollerinden biri. Zira Meryem için esarete dönüşen evliliğin sıkıntısından kaçışı simgeliyor. Meryem attığı her bir ilmekle dertlerini sağaltır. Meryem özgürlüğü elinden alınan, yalnızlaştırılan, kıskanılan, horlanan, eve kapatılan eş.  Adını taşıyan kızı Meryem de çare olmaz içine düştüğü bunalıma. Bir gün, bahçedeki ceviz ağacına bir darağacı kurar ve salıverir kendini ipin ucuna. Acısına dayanamadığı hayattan kendini kurtarsa da, ikizi gibi benzeyen öksüz yavrusu Meryem mirasını devralır. Canavar, Meryem’e rahat vermez. Meryem’in de annesi gibi bir takım güçleri vardır. İnsanların başına gelecekleri görür, dertlere derman olur. Ama bu güçler sadece konu komşuya yarar. Ne kendinin ne kızı Suzan ile torunlarının kaderine hükmedemez.

Suzan, ailede dengesini yitirmiş tek kadın değil elbette. Tohum, habis bir tümör gibi ailenin kadınlarını kuşatır. Genetiğiyle oynanmış sebzeden farkı yoktur hiç birinin. Kiminin ağzı, burnu kalemle çizilmiştir. Mamafih gözlerinin feri söndürülmüştür. İfadesiz, bomboş bakar. Kimi güzellikten nasibini almamıştır ve fakat aklı hep hinliğe çalışır. En kötüsü, hepsi sorunludur. Sezen, üç kız kardeşi, anneannesi Suzan’ı öldürmeye ikna eder ama üzerine binip gittiği geyiğin gözlerinden bakan Suzan’a dönüşmesi an meselesidir. Ve ne yazık ki Ayşegül, Cemile ve Elif, babalarının bahçeye diktiği üç ceviz ağacının kökleri kadar birbirlerine bağlı değildirler.

Rüyaların ve büyülerin iç içe geçtiği bu tekinsiz mekânda simgelerin, mitlerin izini sürmeye var mısınız? Yürekte bırakacağı bukağıya dayanmak suretiyle!

BEŞERBAZIN MARİFETİ – Arlin Çiçekçi

Yaratıcı, dinamik, hayal dünyası geniş genç kalemlerimizden Arlin Çiçekçi. Holden Kitap’tan çıkan ilk romanı Beşerbazın Mârifeti ile pek çok edebiyatseverin gönlünde kendine yer edindi.

Bugün Nilay Örnek’in severek takip ettiğim podcasti Nasıl Olunur ‘da beyin ve sinir cerrahı Prof.Dr. Türker Kılıç’ı dinlerken beynimizi dinç tutmanın, geliştirmenin, çok erken yaşlardan itibaren merak etmekle mümkün olduğunu bir kere daha teyit etmiş oldum. Merak etmek, soru sormak, ki Türkiye’de en az icra edilen insani eylemlerden, öğrenmenin kapılarını açıyor. Ufkumuzu genişletiyor. Merak bilgiye, bilgi de yepyeni bir merakla başka başka bilgilere ulaştırıyor bizi. Çok katmanlı bir öğrenme pratiği.

Arlin Çiçekçi’nin de diliyle, üslûbuyla okuru etkisi altına alan bu ilk romanı aslında bir merakın izinde doğmuş. Van Gogh’un Sarı Ev isimli tablosundaki evin duvarlarını kimin boyamış olabileceği düşüncesi bir araştırmaya yönlendirmiş Çiçekçi’yi, ardından başka bir konu merakını cezbetmiş, sonra diğeri ve diğeri derken bir zincirin birbirini takip eden, aynı zamanda iç içe geçmiş halkaları misali roman ortaya çıkmış.

Yani aslında ayrıntıda gizli zanaatkârın kim olduğundan yola çıkarak bizi çok hassas bir meseleyi sorgulamaya itiyor. Bir çocuğun yaşamında ailenin önemi.

Arlin Çiçekçi, kitabın başında yazdığı gibi ‘usta el vermez, kalfa el alır’ sözünün eylemsel ifşasını, ilham aldığı büyük ustalara, becerikli bir kalfa olduğunu ıspatlayan cümleleriyle selâm çakarak gerçekleştiriyor.

Kitapla ilgili yazımın tamamını Litera Edebiyat ‘tan okuyabilirsiniz.

Gönül rahatlığıyla yorum yapabilirsiniz. Alınmam, kırılmam, mutlu olurum, çoğalırım 🙂