BÜYÜK BUHRAN

Ocak ayının ikinci kitabı John Cheever’ın öykülerinin yer aldığı Boşanma Mevsimi. Amerikalı yazar büyük şehirler ve banliyölerinde yaşayan insanların hayatlarına misafir ediyor bizi. Aile yaşamları, ilişkiler, alışkanlıklar, zaaflar, beklentiler, krizler, kayıplar yazarın sade ve akıcı diliyle anlatılmış. En az beş sene önce okuduğum, sanat dünyasının büyük isimlerinin yaratma sürecindeki günlük ritüellerini konu alan Mason Currey’nin Günlük Ritüeller isimli kitabında John Cheever’ın yazma alışkanlığı, kitaptan aklımda en iyi kalanlardan biriydi. Büyük Buhran, bu kitaptan esinle yazdığım bir öykü.

Samuel yatak odasının penceresinden, sıra sıra evlerin olduğu sokağa baktı. Şiddeti değişken, iki gündür aralıksız yağan kar sokağı beyaz bir yorganla örtmüştü.  Binaların kızılıyla beyaz kar mükemmel bir tezat oluşturmuştu. Sokak boyunca sıralanmış çınar ağaçları birer beyaz minimalist heykel gibi duruyordu. Evlerin küçük ön bahçelerindeki şimşirler devasa kartoplarına dönüşmüştü. Noel zamanı, sahiplerinin göçmen kuşlar gibi daha sıcak bölgelerdeki yazlıklarına kaçtığı evlerin merdivenleri, karla birlikte eğimli düz bir rampa halini almıştı. Karda trafiğe çıkmayı göze alamayan park halindeki arabalar yarıya kadar karın altındaydı. Serçeler, güvercinler gagalarıyla kar katmanının altından ağızlarına layık yiyecek arayışındaydılar. Kuşlar için kaldırım kenarına biraz mısır, ekmek koymaya karar verdi.

Jeane ise evliliklerinin ilk yıllarında yaşadıkları Harlem’deki küçük, rutubet kokulu apartman dairesinden sonra Brooklyn’deki bu ev, azimle çalışmalarının ödülüydü. Jeane ile beyazların dünyasına giren Samuel, kendi ırkının yaşadığı sıkıntıları düşündükçe Tanrı’ya şükrediyordu. Üniversitede tanışmışlar ve büyük bir aşkla bağlanmışlardı. Kölelik kaldırılalı yarım asrı geçse de, zencilere yapılan haksız muamele yaşamın her gediğinden fışkıran ayrık otlarıydı adeta. Her gün ülkenin pek çok yerinden zencilerin mağduriyetlerine yönelik haberler yükseliyordu. Üniversite kampüslerinin kuytu köşelerinde hırpalanan genç zenciler, eleman alımında listeden otomatik elenen zenci adaylar, marketlerde bile ezilen, horlanan, kiralık ev bulamayan zenci aileler, hatta ayrımcılık tohumu içmiş gece kulübü sahiplerinin hışmından payını almış müzisyenler, insani duygulara sahip beyazları aktivist hareketlere zorluyordu. Samuel şanslı zencilerdendi. Ama çarkın nerede terse döneceği hiç bilinmezdi. Evlenmeye karar verdiklerinde Jeane’in ailesi de, önyargıyla, bu evliliğe şans tanımamıştı, ama genç âşıklar yorumlara kulaklarını tıkayıp kararlarından geri adım atmamışlardı. John ve Meryl’in aileye katılmasıyla birlikte de fırtınalara, heyelanlara direnebilecek bir bağ ile birbirlerine bağlı kocaman bir aile olmuşlardı.

“Sam, sevgilim yukarda mısın?”

Samuel, Jeane’in sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Banka müşterilerinin yatırım hesapları ile ilgili karar verirken bile bu kadar çaresiz hissetmemişti.  Jeane’e ve çocuklara karşı sorumluluklarının bilincinde bir aile reisi olarak kapana kısılmıştı. Borsa çöküşte,  büyük buhran ağzını açmış apartta bekleyen bir aslandı.  Birkaç aydır her sabah içinde uyandığı endişe denizi kocaman, tehlikelerle dolu bir okyanusa dönüşmüştü.

Kapı açıldı. Karısı, on beş yıl önce ilk tanıştıkları güzelliğiyle kapıdaydı.

“Sam, erken gelmişsin tatlım. Jefferson’lara vaktinde gidebileceğiz anlaşılan.”

“Oh! Nasıl unuttum onlara gideceğimizi.”

“Ben de bunun için erken geldin sandım.”

Jeane, Samuel’in cevabını beklemeden duşa girdi. Karısının keyfini bozmak istemedi. Yarın konuşacak bol bol vakitleri olacaktı.

Jeane bir gıda firmasının satın alma biriminde yönetici olarak çalışıyordu. Ülkenin içinde bulunduğu darboğaz gıda sektörünü henüz büyük çaplı etkilememiş olsa da, firma önlem olarak mali kısıtlamalara başlamıştı. Çalışanlar, maaşların ödenememesi endişesi içindeydiler.

Üniversitenin başarılarıyla gıpta edilen iki öğrencisi, ayrı ayrı sektörlerde ve pozisyonlarda başarılı iş insanları olmuşlardı. Yıllardır gerçek mesai saati nedir bilmeden özveriyle çalışmış olmanın ekmeğini yiyorlardı, ayrıca da onları epey süre idare edecek birikim yapmışlardı. Tüm ülkeyi ve dünyayı kasıp kavuran kriz büyük buhrana dönüşmek üzereydi ve boyutları pek de devede kulak kalacak gibi görünmüyordu. 

Jeane üzerinde gri bornozu ile banyoyu saran buharların arasından çıkarak odaya girdi. Samuel’in dalgınlığını fark etmişti. Kocasının dışa vurumcu kişiliğini gayet net bildiğinden içinde ne dert biriktiriyorsa, bir süre sonra olduğu gibi önüne akıtacağından emindi. Hazır olduğunda.

“Lewis’lerle Thompson’lar da geliyor muymuş?” diye sordu Samuel.

“Thompson’lar biraz gecikeceklermiş. Bakıcının işi varmış. Hava kötü olunca da ancak dokuzda gelebilirim demiş. Ah neyse çok uzattım. Anlayacağın yemekten sonra geleceklermiş.”

Samuel yeni hatırlamış gibi aniden döndü;

“Bizim bakıcı?” diye sordu.

Jeane, Samuel’in onuncu evlilik yıldönümü hediyesi zarif platin kol saatine baktı;

“Birazdan burada olur,” dedi.

On üç yaşındaki John, teyzesi ve onun John’la yaşıt ikiz oğullarıyla Rhode Island’daki yazlıklarına gitmişti. Oğlanlar çok iyi anlaştığı için sık sık birlikte kısa tatillere çıkıyorlardı. Şimdi de noel öncesi kısa bir kaçamak yapmışlardı. Meryl buna çok bozulmuştu. Israrla, on üç yaşın, aileden uzak tatile gitmek için yeterince büyük bir yaş olmadığını söyleyip duruyordu. Evet, on üç yaşın tek başına tatile gitmek için küçük olduğunu, ama abisinin herhangi bir yabancı ile gitmediğini, teyzesinin aileden biri olduğunu küçük kızlarının bilinçaltına işlemek istercesine her seferinde bıkmadan usanmadan anlatıyorlardı. Sen de abinin yaşına gel, bakarız deyip yatıştırmaya çalışsalar da Meryl abisi dönene kadar huzur vereceğe benzemiyordu. “Daha beş yıl var. Ben nasıl bekleyeyim o kadar,”  diye sızlanıyordu.

Bakıcı söylediği gibi saat tam yedide zili çaldı. Bayan Adams elli yaşlarında, ufak tefek ama cıva gibi bir kadındı. Şimdi üniversite çağında olan iki çocuk yetiştirmişti ve her ikisi de okulun en sevilen öğrencilerindendi. Jeane ve Samuel gönül rahatlığıyla çocukları Bayan Adams’a emanet ediyorlardı. Haftada bir akşam arkadaş toplantısına gidiyorlar, bir akşam da dışarda yemek sonrası sinema programı yapıyorlardı. Bayan Adams aileden biri gibi olmuştu.

“Yine çok şıksınız,” dedi Jeane’e. Jeane koyu kumral saçlarını ensesinde topuz yapmıştı. Boğazlı, hemen diz altında biten bej rengi yün elbisesi ve kahverengi çizmeleriyle göz kamaştırıyordu. Samuel de çikolata rengini daha da ortaya seren kemik rengi boğazlı kazak, kahverengi pantolon, kahveli bejli ekoseli ceket ve kahverengi botlarıyla Jeane’e uyum sağlamıştı. Karı koca sırayla Meryl’e sarılıp, onu öptükten sonra paltolarını giyip evden çıktılar. Samuel elindeki ekmek dilimlerini ufalayarak merdivenin trabzanlarının üzerinde temizlediği yerlere serpiştirdi. Jefferson’lar aynı sokak üzerinde, iki blok ötede oturuyorlardı. Ayaklarının altında gıcırdayan karları ezerek, kol kola yürüdüler. Soğuk hava ikisine de iyi gelmişti. Ciğerlerini genişleterek havayı içlerine çekiyorlar ve dolan taze havayla adeta arınıyorlardı. Birbirlerinin sıcağında, işleriyle ilgili sıkıntıların yarattığı buz dağları eriyordu. İnsan olmanın gerektirdiği tüm duygu yoğunluklarına, hassasiyete, düşüncedeki özgür irade gücüne, muhakeme yetisine sahip bir çift olarak her sağlıklı ilişkide olduğu gibi fikir ayrılıklarından doğan tartışmaları zaman zaman yaşıyorlardı. Bu tartışmalar onların ilişkisini zedeleyeceğine daha dayanıklı kılıyordu. Birliktelikleri, aile kurmak isteyenlerin başucu kitabını oluşturacak örnek hikâyelerle doluydu. Uzun evlilik yolunda yan yana yürüyüp koşuyorlar, zaman zaman tökezliyorlar, sonra birbirlerinin desteğiyle kalkıp yollarına devam ediyorlardı.

Photo by Peyman Gökhan

Jefferson’ların evi görünmüştü. Samuel, Jeane’in kolundan sıyrılıp, evlerden birinin merdiven başı kaidesinden aldığı karları top haline getirip Jeane’e attı. Üniversite yıllarına dönmüşlerdi. Jeane de ona karşılık vererek bir kartopu savaşı başlattılar. Nefes nefese Jefferson’ların kapısına vardılar. Merdiven başında, üzerlerine yapışmış karları silkeleyip kendilerine çeki düzen verdiler. Kapıyı çaldılar. Nelly Jefferson her zaman ki vâkur edasıyla içerden gelen nefis yemek kokuları ile Herb Gordon ve Orkestrası eşliğinde karşıladı.

“Hoşgeldiniz! Hemen içkilerinizi alın, yemek on beş dakikaya hazır,” diyerek  salona aldı. Mark Jefferson, Fay ve Jason Lewis şöminenin etrafında, ellerinde içkileriyle çocuklardan bahsediyorlardı. Mark, Fay ve Jason’a tek çocuk ile kalmamaları, Fanny’nin evdeki hükümranlığına son vermek için ellerini çabuk tutmaları gerektiğini, zamanın aileye katılacak yeni bir birey için beraberinde olumsuzlukları da sürükleyerek ilerlediğini anlatmaya çalışıyorlardı. Fanny tek çocuk olmanın lüksüne alışırsa, gelecek kardeşi hatta Fanny’yi kâbus dolu günler bekleyebilirdi.

“Siz de aynı fikirde misiniz?” diyerek Jeane ve Samuel’e döndü.

“Çoğu çocuk küçükken, kardeş fikri onlara cazip geliyor. Çünkü ellerine oynasın diye canlı bebek verileceğini düşünüyor. Büyümeye başladıkça, kendisine sunulan hakların ikiye bölüneceğini anlayıp, başrolü kaptırmamakta ısrarcı oluyorlar,” diye kendi yorumlarını ekledi Jeane.

O esnada Nelly, elinde fırından çıkmış, dumanı tüten biberiyeli kuzu eti tabağı ile misafirlerini masaya davet etti. Masanın üzerindeki özenle süslenmiş mezeler önce gözlere sonrasında da midelere ziyafet çektirecek kadar çeşitliydi. Nelly öğretmenlikte olduğu kadar aşçılıkta da başarılı olduğunu kanıtlamıştı.

Masada, bayanlar birbirinden yemek tarifleri alışverişi yaparken, beyler de mâlum kriz konularına hararetli bir giriş yaptılar.

Mark eczacıydı ve her gün eczaneye gelen müşterilerinden aldığı duyumla, hemen her sektörde krizin yansımalarının görülmeye başladığını doğruladı. Kiminde daha az, kiminde daha fazla, ama nihayetinde halkın bireysel önlemlerini alma zamanı gelmişti.

Jason ancak tüketici gözüyle krizi değerlendirebilirdi. Günlerini oturduğu binanın bodrum katında kitap yazarak geçiriyordu. Her sabah resmi bir büroda çalışır gibi takım elbisesini giyer, şapkasını takar, binanın bodrum katına iner, sonra da üzerindeki fazlalıklardan kurtuldukça kelimeleri de özgürleştirircesine soyunur ve daktilosunun başına iç çamaşırlarıyla otururdu. Fay ilk başlarda kocasının yazı ritüelini yadırgasa da, bu hususta suskunluğunu koruyarak yazma konusunda kocasına tam desteğini sunmuştu. Akşam olup, bodrum katından üst kata, eve çıktığı andan itibaren de aile içi tüm sorumluluklarını paylaşırlardı. Jason’ın yazıya ayırdığı zaman, çocuk için kesintiye uğramamalıydı, zira Jason yaratıcılığının doruk noktasındaydı. Bu sebepten ikinci çocuk ailenin bekleme listesinde sırasını bekliyordu.

Konu dönüp dolaşıp bankaların bu süreci nasıl atlatacağına gelmişti. Çünkü krizdeki asıl oyuncu finans şirketleriydi.

“Almanya ve İngiltere’den talep ettiğimiz tazminatları alabilsek, ekonomi nefes alacak. Ama böyle bir olasılık görünmüyor,” diyerek Samuel krizin olumsuzluk boyutunun fehametini açık etti. Ama daha fazlasını söyleyerek gecenin tadını kaçırmak istemiyordu. Nasılsa her şey, sabah işe gitmek yerine pijamalarıyla şömine karşısında gazete okurken gün yüzüne çıkacaktı. Üstelik zaten herkesin kendince sıkıntıları vardı. Salonda toplanmış insanlar krizin yalayıp yuttuğu değil, silkeleyip bir kenara usulca itiştirdiği insanlardandı. Ama sokakta binlerce insan zor şartlarda yaşam savaşı veriyordu. Çiftçiler borç harç içindeydi. Çaresizlik insanları daha önce olmadıkları bir şeye dönüştürüyordu.

Sofra el birliğiyle toplanıp, mutfak bir reklam karesindeki gibi düzene kavuştuğunda kapı çaldı ve Thompson’lar kapıda belirdiler. Lydia: “Kahveye yetiştik umarım,” diyerek mutfağa, bayanların yanına geçti. Eric ise bir yandan paltosunu çıkarıyor, bir yandan da geç kaldığı muhabbeti daha fazla kaçırmamak için salona giriyordu. Beyler krizi bir kenara bırakıp spordan konuşmaya başladılar, bayanlar da çocuklardan, modadan derin konulara gömüldüler.

Gece yarısını biraz geçe herkes evlerine dönmek üzere dağıldı. Jeane ve Samuel geldikleri gibi yürüyerek, aldıkları içkinin de etkisiyle şarkı mırıldanarak eve döndüler. Bayan Adams’ı hava muhalefeti yüzünden o gece misafir odasında ağırladılar. Samuel sabah Jeane’e bankanın kapandığını anlatırken yalnız olmayı tercih ederdi, ancak gecenin o saatinde, karda buzda kadıncağızın bir başına sokağa çıkmasına müsaade edemezlerdi.

Samuel sabah uyandığında Bayan Adams çoktan gitmişti. Her zaman ki gibi çok kibardı ve Jeane’e teşekkür mektubu bırakmayı ihmal etmemiş, yatağını toplayıp erkenden çıkmıştı.

Jeane işe giderken Meryl’i de okula bırakacağından ikisi mutfakta kahvaltı ediyordu. Samuel krep kokan mutfağa girdi, karısının ve kızının yanaklarına günaydın öpücüğü kondurduktan sonra salonda şömine karşısına oturup gazete okumaya başladı. Jeane “Bugün geç mi gideceksin,” diye sorarak salona girdi. Soru ağzından çıkar çıkmaz uyanış yaşamışçasına anlamıştı nedenini. Samuel’in karşısındaki koltuğa sünger bebek gibi atıverdi kendini. Kriz, zehirli sarmaşık gibi evlerinin duvarlarına tırmanmaya başlamıştı.

“Oh Samuel! Dün akşam hiç bahsetmedin bundan” dedi üzgün bir sesle.

“Akşam akşam keyfimizi kaçırmak istemedim. Durum ortada. Krizin atardamarında çalışırken bu sonuç kaçınılmazdı. Kendimizi kandırmayalım. Sadece biraz daha zamanı var diye düşünmüştüm. Yatırımcılar hisselerini satıp bir gecede buharlaştılar. Zaten bir süredir onları avucumuzda tutmaya çalışıyorduk, ama bir işe yaramadı. Birkaç saatliğine gidip eşyalarımı toparlayacağım. John bugün dönüyor değil mi? Onu karşılamaya burada olurum.”

“Üzgünüm sevgilim. Neyse ki şimdilik bizde alarm durumu yok, ama olacaktır. Baş başa aşacağımızdan eminim.”

“Kuşkum yok Jeane. Ben şanslı bir erkeğim,” diyerek karısına sarıldı ve onu sevgiyle öptü.

Jeane ve Meryl çıktıktan birkaç saat sonra Samuel de bankaya gitti. İş arkadaşlarından bazıları gelmiş eşyalarını topluyordu. Ailenin tek çalışanı olanların endişelerinin büyüklüğü yüzlerinden okunuyordu. Hayatları belirsizlik ve umutsuzluk tüneline girmişti. Tünelin sonundaki ışığa kavuşmanın ne kadar zaman alacağını tahmin etmek güçtü. Samuel masasındaki eşyalarını toplayıp kapısına kilit vurulan onlarca bankadan biri olan bankasından çıktı. New York sokakları yüzleri endişeden gerilmiş insanlarla doluydu. Trafikte sıkışmış sürücülerin korna çalışlarından asabiyet dereceleri ölçülebiliyordu. Her an lav püskürtmeye hazır yanardağa benzeyen çatık kaşlı adamlar telaşlı adımlarla koşturuyorlar, sokaklardaki evsizler şehrin havalandırma borularından çıkan buharın önünde bir nebze de olsa ısınmaya çalışıyorlardı.

Samuel kilitte anahtarı döndürürken çalmaya başlayan telefon, ısrarla açacak kişiyi bekliyordu. Koşarak antredeki telefon sehpasına ulaştı. Hattın ucunda ulurcasına ağlayan Jeane’in sesi pek de hayırlı bir haberci değildi.  

“Jeane sakin, sakin canım. Ne oldu, hiç anlamıyorum söylediklerini,” diye karısını yatıştırmaya çalıştı.

Jeane gırtlağından kopan kocaman bir hıçkırığın ardından “Kaza yapmışlar Samuel. John, ah John,” diyerek yeniden bağıra bağıra ağlamaya başladı. Hastaneye götürülmüşlerdi. Samuel ve Jeane, Meryl’i Bayan Adams’ın okuldan almasını ayarladıktan sonra hastanede buluştular. Jeane’in kız kardeşi yoğun bakımdaydı. İkizler ve John, arkadan arabaya çarpan tırın ön tekerlekleri altında ezilmişlerdi. Tırın şoförü direksiyonda uyuyakaldığını itiraf etmişti. Adam tutuklanarak nezarete götürülmüştü. John ve ikizler ezilen arabadan çok zor çıkarılmışlardı. Jeane ve Samuel morgda çocukları teşhis ettiler.  

Jeane ve Samuel hayatlarının asıl büyük buhranını şimdi yaşıyorlardı.

ZAMAN İÇİNDE ANTİGONE…

Mitler, zaman içinde farklı kimliklerde, farklı hayatlarda kendisini tekrar ediyor. Kurmaca metinlere de ilham kaynağı oluyorlar. 2021’de okuduğum kitapları, elimden geldiğince, kendi yazdığım hikâyelerle aktarmaya çalışacağım. Sophokles’in Antigone tragedyasını okurken Yunanistan’da gezdiğim farklı adalar, anakaradaki irili ufaklı köyler aklıma geldi. Küçük meydanlarındaki, hararetli konuşmaların yapıldığı kahve gölgeliklerinden yarı yabancı yarı dostane bakışlarla bizleri süzen yerli halk gözümde canlandı. Türkler hakkında düşmanca düşüncelere esir edilseler de pek çoğunun ailesinde, hâlâ Türkiye’de üniversite okuyan çocukları var. Bu bloğun doğuş amacı, yaptığım geziler sonrasında oralardan ilhamla yazdığım ve içinde oralara özgü detayların yer aldığı öyküler yazmaktı. Antigone, farklı bir hikâyede yeniden uyarlandı. Yaşadığımız coğrafyada da, binlerce yıl sonra Antigone’nin trajedisini bizlere hatırlatan, bu tragedyadan anekdotlar içeren gerçek hikâyeler mutlaka vardır. Sadece hayal edelim.

Dağın yamacına kurulmuş, bir başına güneşin batışını seyreden tek katlı ev ürkütücü bir sessizlikle çevriliydi. Civar halkın lanetli ev olarak tanıdıkları ve anlattıkları beyaz kerpiç ev, bakımsızlıktan her an yıkılacakmışçasına iğreti duruyordu toprak üzerinde. Çocukları rüyalarında huzursuz eden korkunç bir duruşu vardı bu evin. Mavi söveli küçük pencerelerinde insana dair hiçbir hareket yoktu. Eprimiş beyaz keten perdeler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hiç açılmazdı. İçerde yaşayan in midir, cin midir bilinmezdi. Makus talihinden kaçan bir adamdan bahsederdi dönüp duran lâkırdılar. Kimi işlediği günahların cezasını çekiyor derdi, kimi daha gençken kehanetin mahvettiği hayatının son demlerini yaşadığından bahsederdi. 

Köyün yerleşik ilk sakini olduğundan, sonradan gelenler evlerini hep onunkinden uzağa inşa etmişlerdi. Evin kötü talihinden nasiplenmesinler diye çitlere bile yanaşmaktan kaçınmışlardı.

Yolu köye düşenler, evin metruk olduğuna inanmayı tercih ederlerdi. Zira kahverengi çitler kısmen kırılmıştı. Kurumuş ıhlamur ağacının iskeletimsi gölgesinde birkaç portakal ağacı kendi kendine mevsim geçişlerini yaşar, gövdelerini yarıya kadar örten ayrık otlarının arasına, toplanmayan fazla olgunlaşmış meyvelerini bırakırdı. Zeytin ağaçları havaya karışan kokularıyla, yaşamın devam ettiğini işaret ederdi. Bir köşede, çalışıp çalışmadığı belli olmayan tulumba, hemen yanı başında paslı bir kova duruyordu. Yer yer kurumuş asma dallarının örttüğü çardağın altında tahta kurtlarının meskeni olmuş iğreti mavi bir masa ve yere devrilmiş iki mavi tahta sandalye uzun zamandır kaldırılmayı bekliyordu. Belki de yamaçtan aşağıda görünen engin maviliğin seyrine dalıp gitmişlerdi.

Samos – Photo by Peyman Gökhan

Zaman zaman, ailelerinin uyarılarına rağmen köyün meraklı çocukları, terkedilmiş gibi duran eve fazlasıyla yaklaşır, uzun süre devasa otların arasında pusuya yatıp evi gözlerlerdi. Mamafih evde hiçbir hareket olmaz, üstlerine yapışan nemli yaprakları, kollarına, bacaklarına tırmanan karıncaları silkeledikten sonra evlerine dönerlerdi. Gizemli ev gözden kaybolana kadar da kendilerini izleyen bir çift gözün arayışında, omuzlarının üzerinden geriye bakarlardı. Ne usulca itilen tahta kapı, ne de aceleyle kapanan perde görürlerdi. Grubun kızıl alevleriyle yanıp kül olmaya bıraktıkları bir ev kalırdı sadece.

Bazı kış günlerinde, yamacın altında yaşayan köylüler, evin bacasından usulca gökyüzüne yükselen beyaz duman gördüklerini iddia ederlerdi. Görmeyenler inanmazdı. Ama akıllara acaba sorusu yerleşirdi.

Soğuk ve toprağı balçığa çeviren bol yağışlı kışın ardından gelen baharla köylüler düşüncelerini terk edilmiş evden uzaklaştıracak meşguliyetlere gark etti. Köyün çıkışındaki üzüm bağlarını kışın etkilerinden arındıracak hummalı çalışmalar başladı. Hasat zamanına kadar köylülerin gözü bağlardan başka bir şey görmezdi. İşte o zaman evin kapısı gıcırtıyla açılır, yorgun, kambur siluet, gözlerini ışığa alıştıra alıştıra usulca kapının önüne çıkardı. İri yarı yaşlı adamın elbiseleri, evin perdelerinden daha eskiydi. Yer yer yamalı pantolonunun belinde kalın urgan, kemer vazifesi görüyordu. Gömleğinin bazı yerleri fazla giyilmekten aşınmıştı, etek uçları yırtık pırtıktı. Yüzündeki derin kırışıkların bir kısmı, uzun beyaz sakalla örtülmüştü. Çökmüş avurtları, gömleğinin yakasından görünen köprücük kemikleri, bilekleri, evden hiç çıkmadan yaşam mücadelesi veren bu yaşlı adamın beslenemediğinin kanıtıydı. Sürdürdüğü meczup yaşamına rağmen tavırlarında bir asalet okunuyordu. Vahşi değildi ya da saldırgan. Bakışlarında mahcubiyet saklıydı.

Aksak adımlarla başı önünde bahçenin içinde dolaştı. Otların arasında yitirdiği değerli bir taşı ararcasına dikkat kesilmişti. Arada sırada duruyor, yere çömelerek elindeki bıçakla otların arasından topladığı hindiba, radika, yabani semizotlarını elindeki bez torbanın içine koyuyordu. Torba tıka basa dolduğunda, portakal ağacının üzerinde kalmış, muhtemelen suyu çekilmiş derisi gibi kuru portakallardan birkaç tane koparıp eve girdi. Sadece toprak ananın zenginlikleri görmüştü yaşlı adamı. Köylüler ise yüreklerine gömülü meraklarıyla gündelik yaşamlarına devam ediyorlardı.

Nisan yağmurları iki gün boyunca hız kesmeden devam etmiş, doğa bereketli yağmurlarla coştukça coşmuştu. Yoğun bir toprak kokusu sarmıştı yamacı. Tepeleri ele geçiren nimbuslar patlamaya hazırdı. Köylüler evlerine kapanmıştı. Yağmurların bu mevsimde yağmasını, mahsullerin olgunlaştığı yaz aylarında yağmasına tercih ettiklerinden evlerine kapanmış olmayı dert etmiyorlardı. Yaşlı adam ise sakallarını ağartan hatıraların acılarıyla, soğuğa, rüzgâra, yağmura, kara ve yıllara direnen evinin dışı gibi yorgun içinde, yayları çoktan mesaisini doldurmuş divanın üzerinde uzanıyordu. Ailesine kestiği cezanın diyetini ödüyordu yıllardır. Beyaz kireç sıvalı tavanda, her gün, her gün geçmişi yâd ediyor, zamanı geriye sarabilse, kayıplarının önüne geçebilir miydi, Tanrılar buna izin verir miydi, muhasebesini yapıyordu. Hey gidi koca Vasilis! Sen bereketli toprakların heybetli sahibi, bir aile trajedisi ile halkından soyutladın kendini, bilmediğin topraklara sığından utancından, acından. Zeus gökleri yardı ikiye, tüm hiddetini akıttı üzerine. Oysa yaptığın yanlış sayılmazdı kendince. Adalet istedin, ama düşünmedin kardeşin kardeşe düşman olacağını ve yine kardeşin kardeşe sahip çıkacağını. Sen ayrı bedenlerde akan aynı soyun kanını küçümsedin. İktidar, güç gözlerini kör, duyularını felç etti. Sen de kendi soyundan geleni kollamak istedin. Açtın kanatlarını üstüne, ama hacminin rüzgârını düşünemedin. O zaman içindeki sese kulak verdin. “Bahtı kara kız kardeşini koru. Ona ve çocuklarına sahip çık. Onlar eşini/babalarını yitirdi. Topraklarını da yitirmesinler.” Aldın karşına, mantıkla tanıştırdın. Hüzünlü genç bir kadın olan kız kardeşin müteşekkir oldu yardım eline. İki kız, iki erkek çocuk koydular seni babalarının yerine. Kızlar annelerine evi çekip çevirmekte, oğlanlar mahsulleri zenginleştirmede canla başla çalıştılar. Toprağın yönetimi demokratik bir çözümle her yıl oğlanlardan birine emanet edildi. Ürün almak da bir yarışa dönüştü. Her yarış farklı başarılara sürükledi oğlanları. Rekabet kızıştıkça kızıştı. Yaktığı ateşin üzerinde pişen aşın dumanı arkasından endişeyle izledi anne, kardeşler arasındaki bu garip durumu. Aynı sofrada oturmaz oldu oğlanlar. Sonra Yorgos’un yönetime geçeceği yıl Yannis “olmaz” dedi. “Güzel planlarım var topraklarımızla ilgili, bozmanı istemem. Bu yıl da ben işleyeceğim toprağı, mahsulleri ben satacağım ırak diyarlara.” Yorgos diklendi, Yannis daha da fazla. Kaptı biri üç başlı tırmığı Poseidon gibi hırsla batırdı kardeşinin böğrüne, Yannis bedeninden fışkıran son bir çabayla elindeki orağı salladı, Yorgos yıkıldı bu defa yere. Toprak kana bulandı. Anneleri ve kız kardeşleri koşup geldiler çığlık çığlığa, gözyaşlarını yele terk ederek. Kapandılar henüz sıcaklığını yitirmemiş bedenlerin üzerine. Dayı Vasilis yeri döven adımlarıyla yaklaştı koca topak olmuş aileye. Kızlar Antea ve Eliana yumruklarını sıkıp dikildiler dayılarının karşısına. “Sensin buna sebep,” dedi Antea. Vasilis, kız kardeşine baktı yalvarırcasına. “Babanızın ölümünden sonra bensiz nice olurdu haliniz. Ruhunuz duymazdı topraklarınızın başkalarının eline geçtiğini. Hırslarına yenildi kardeşleriniz,” dedi. Söz hakkı tanımadan döndü sırtını. Defin işlemlerini başlattı. Vasilis’e göre Yorgos sesini çıkartmakta haksızdı. Yannis mahsulü çoğaltmakta ondan başarılıydı. Susmalı ve biat etmeliydi Yannis’in bir yıl daha yönetimin başında kalmasına. Sığ düşünceleriyle başlattığı kavga toprağın bereketine zehir akıtmıştı. Cezası basit bir gömülmeydi. Mezarında bir taş bile olmayacaktı. Yannis ise lider ruhuna yaraşır bir törenle gömülecekti. Mezar taşında altın harflerle yazacaktı ailenin medarı iftiharı olduğu. Antea kulaklarına inanamıyordu. Öz dayısı, kardeşleri birbirine düşman etmiş ve aralarındaki husumeti mezarlarına kadar taşıyordu.  Elinde mızrağı omuzunda baykuşuyla Medusa’ya kafa tutan Athena gibi dikildi dayısının karşısına. Vasilis narin genç kızı dikkate almadı. Hatta kendi oğluyla evlenmeye hazırlanan yeğenini kuş uçmaz, kervan geçmez bir uzak köye sürgüne gönderdi. Ne yer, ne içer umurunda değildi. Kurtlar iner de bu narin kızı kendilerine bir öğün yaparlar diye düşünmedi. Taştan kalbinin böyle ince, hassas düşünmesi olasılığı yoktu. Antea uzun zaman önce toprakları verimsiz olduğundan halkı tarafından terk edilen köyün soluk alan tek varlığıydı. Konuşacak bir Allah’ın kulu olmadığı gibi, çorak arazide karın doyurmak için arpa, buğday bile yetişmiyordu. Vasilis’in oğlu babasının fikirlerine karşı gelmesinin törelerine aykırı olduğunu bile bile nişanlısına yalnız bırakmayı vicdanına yediremez. Atına atlayıp hayalet köye gider. Gider, ancak geç kalmıştır. Antea’nın cansız bedenini küçük köyün kurak kuyusunda bulur. Homer, Antea’yı kuyudan çıkarır, atının terkisine alıp köyüne döner.. Vasilis, Homer’i Antea’nın cansız bedeni ile karşısında bulunca çılgına döner. Kendi oğluna söz geçiremeyen bir lider, halkın gözünde kıymetini yitirir. Vasilis daha fazla küçülmeyi göze alamaz. Oğlu Homer ile karşı karşıya gelir. Genç ve toy Homer, Vasilis’in tecrübeleriyle kazandığı gücüne direnemez. Babasına savurduğu balta elinden kurtulur ve kendi bedenini yarar. Vasilis bin pişman oğluna sarılır. Canından can koparmış, lavlarla köpürmeye hazır yanardağın içine atmıştır. Karısı çığlık çığlığa fırlar gelir köy meydanına. Göğsünü yumruklar, feryatları köyü inletir. Bir babanın öz evladına çektirdiği acıyı, Tanrı’nın bahşettiği hayatını kendi elleriyle sonlandırmasını affedilmez bulmaktadır. O gece evin arkasındaki ahırda bulurlar Vasilis’in karısını. Evlat acısına dayanamayan Lida kendini asmıştır. Üç evladının ölümüyle yıkılan Vasilis’in kız kardeşi de canına kıyar.

O günden sonra Vasilis içine kapanır. Köy halkının karşısında itibarını yitirmiştir. Yaşadığı ev, sahip olduğu topraklar, kudreti, hepsi çürüyen bir ağaç gövdesi gibi yerle bir olur. Kimseye bakacak yüz, söyleyecek sözü kalmamıştır.

İşte Vasilis’i bu virane eve kapayan hikâyesi… Çocuğunun ölümüne dayanamayan Lida kadar, kendi acısına son verecek tek hamle için cesaretini toplayamamış, köyünden kaçmış ve münzevi hayatı yaşamaya devam etmektedir. Ecel canını alana kadar… Elbet bir gün hikâyesini yazacak bir Sophokles çıkar ortaya.