MILENA’YA MEKTUPLAR – Kafka

Kafka ve Milena Jesenska Prag’da bir kafede tanışırlar. Yaşadığı Viyana’ya dönen Milena Kafka’ya eserlerini Çekçe’ye çevirmek istediğini bildiren bir mektup yazar. Bu mektup aralarında doğacak bir aşkın kıvılcımı olur ve iki yıl sürer. Bu süreçte birbirlerini sadece bir iki defa görürler. Milena da Kafka gibi veremdir. Mektuplarının ağırlıklı konusu da zaten hastalıkları ve onun getirdiği olumsuz yaşam koşullarıdır. Dönemin politik olaylarından, sanatçılarından da yine mektuplarında bahsederler. Biz okurlar sadece Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okuyoruz bu kitapta. Çünkü Milena bu mektupları Kafka’nın ölümünden sonra onun yakın dostu ve yayımcısı Max Brodo’ya verir. Milena’nın yazdığı mektupların akıbeti ise bilinmemektedir.

Aldığın çiçekler için çok üzgünüm, o kadar üzgünüm ki ne tür çiçekler olduğunu bile okuyamadım. Şimdi senin odanda duruyorlar. Eğer gerçekten odandaki gardırobun yerinde olsaydım, gündüz kendimi bir şekilde odanın dışına atar ve en azından çiçekler solana kadar salonda dururdum. Hayır, bu hiç de hoş değil. Ve o kadar uzakta ki her şey ama hâlâ odanın kapısının kolunu görebiliyorum, bana gözlerimin önündeki mürekkep hokkası kadar yakın.

Seni seviyorum işte, budala, deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip, sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım.

Yanımda yürüyordun, bir düşünsene, yanımdaydın!

Reklamlar

Sıcak Çörek

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü, yerini güneşe bırakmaya hazırlanan ayın son ışıklarıyla yıkanıyordu. Çan sesleri çınlıyordu henüz uyuyan şehirde.

Maxim uzandığı bankta gözlerini aralayıp köprüye baktı. Gözleri oyun oynuyordu kendisine ya da zihni; köprü üzerindeki heykellerden biri hafifçe gözünü kırpmıştı sanki.

Kendisiyle baş başa kaldığı saatler sona ermek üzereydi. Fazlasıyla hüzünlü, ama tüm bakışlardan uzak geçirdiği yegâne saatler. Birazdan gün ağarmaya başlayacak, etraf işine, okuluna gitmek için koşturan insanlarla, şehri karış karış gezmeye çalışan mutlu turistlerle dolacaktı.

Köprü, geçmişiyle bağını simgeliyordu. Her şeyin yolunda olduğu günlerde, iş yerinin penceresinden köprüyü izlerdi. Şehre enerjik bir hava kattığını düşünürdü. Şimdi ise yaşam alanı olmuştu. Orada yatıp, orada kalkıyordu. Bazı geceler sabaha kadar heykellerle dertleşiyordu. Köprünün vâkur gözcüleri seslerini çıkartmadan, Maxim konuşmaktan yorgun düşünceye kadar onu dinliyorlardı.

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Gündüz etraf insanlarla dolu olurdu; turistler, turistlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak sanatçıları. Maxim en çok müzik yapanları severdi. Bardakları enstrüman niyetine kullananların, gitar, violonsel, akordeon çalanların, bir kuklanın parmaklarında melodiyi bulan piyano tuşlarının, ıssızlığına kattığı rengi yitirmek istemiyordu. Yalnızlığını, dünya üzerinde dikiş tutturamamasının talihsiz hikâyesini unutturuyordu köprünün canlılığı. Vltava’nın bir ucundaki, çocukluğunun pamuk şekerlerini çağrıştıran binaların arasına sığınıyordu bazen de.

Jan Palach Abidesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Jan Palach Abidesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Wenceslas Meydanı da coşkulu kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Ama Jan Palach Abidesi’ni görmek içini burktuğundan, orayı sadece bacaklarının pasını açmak için yürüyüş parkuru olarak seçmişti. Abideyi her gördüğünde, çok özlediği babası geliyordu aklına. Hatıralarını anlattığı uzun gecelerde, altmış dokuz yılının Ocak ayını unutmak istediğini söylerdi.

Bir sabah Gregor Samsa gibi böcek olarak uyanmayı diliyordu. Ancak o zaman, sokaklarda yaşamanın omuzlarına yüklediği ağırlıktan, utanma duygusundan kurtulabilirdi. Kimse sokakta oradan oraya koşturan bir böceği garipsemezdi. Böcek olsaydı istediği her yere sığınabilirdi. Köprünün hemen yanındaki Kafka Müzesi, sığınmak için biçilmiş kaftandı. Müzenin labirentinde, istediği zaman, tüm gözlerden soyutlanırdı.

Old Town - Fotoğraf KorkutGökhan

Old Town – Fotoğraf KorkutGökhan

Doğruldu. Saatin 5:31 olduğundan emindi. Kaçta uyursa uyusun, her sabah, köprünün temelinin atıldığı saatte gözlerini açıyordu. Köprüye bağlılığının bir açıklaması olmalıydı. Belki de saat kulesinden yükselen seslerdi onu uyandıran hep aynı saatte. Kulenin üzerindeki iskeletin titrek kemiklerini rüyasında mı görüyordu, yoksa uyanır uyanmaz gözünün önüne mi geliyordu, anlayamıyordu. Saatin kenarındaki diğer heykeller gibi kafasını sallıyordu hemen. “Daha çok erken” diyordu kendi kendine. Aziz John Nepomuk “yaşadığın anın değerini bileceksin” diye fısıldıyordu kulağına. Bankta geçen günlerin ne gibi bir değeri olabilir ki diye düşündü. Güvenmeyi öğrenmişti ailesinden. İyiliği, vicdanı, dürüstlüğü… Sorgulamayı atlamıştı. Herkesin kendisi gibi olamayacağını da… İnsanların, başkalarının zayıflıklarından faydalanmak için pusuda beklediğini reddetmişti hep. En önemlisi, hayatın bir terazi olduğunu, her bir kefeye konulan değerlerle onu dengede tutabileceğini öğrenememişti. Yavaş yavaş uçmuştu elinden sahip oldukları. Artık hükmü sadece bu banka geçiyordu. İnsanlar ondan uzak duruyorlardı. Pejmurde haliyle şehrin estetiğini bozduğuna inanıyordu. Ama bir tek o yoktu ki böyle başıboş olan.

Prag Astronomik Saat - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Astronomik Saat – Fotoğraf KorkutGökhan

Bisikletinin zilini çalarak selâm veren fırıncı çırağı Ivan’ı son dakikada fark etti. Etrafına bakındı, selamladığının kendisi olduğuna emin olmak için. Ondan başka kimse yoktu henüz ortalarda. Bisiklet hızla uzaklaştı. Epeydir onu selâmlayan olmamıştı. Şaşırdı. Kalbinde bir kıpırtı hissetti.

Tepedeki kaleden kendisini izleyen bir çift göz vardı sanki. Sabah serinliği mi, yoksa izlendiğini düşünmek mi onu ürpertmişti?

Prag Kalesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Kalesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir fren sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ivan bisikletiyle bankın yanında duruyordu. Elinde bir kesekâğıdı tutuyordu. “Günaydın” dedi yamuk gülümsemesiyle. “Çörekler fırından yeni çıktı. Paketin içinde bir de kahve var. Afiyet olsun.” Maxim’in cevap vermesine fırsat bırakmadan geldiği gibi hızla uzaklaştı. Demek hâlâ iyilikler vardı yeryüzünde!

Tepeden izlendiğini düşündüren o bir çift göz, belki de Tanrı’nın gözüydü.

Peyman Ünalsın