Derin İzler 3

Elimde Mark Twain’in 1977 yılında Altın Çocuk Kitapları tarafından yayımlanmış Çalınan Taç kitabı. Kırmızı kalın cildini örten kağıt kapağın kenarları eprimiş, sayfaları açtıkça sararmış sonbahar yaprakları gibi teker teker gövdeden ayrılıyor. Burnuma götürüyorum, sahaf dükkânı kokuyor. Oysa yayımlandığı yıl ya da bir sene sonra birinci elden kütüphaneme katılmıştı.

İngiltere’de, aynı gün doğan prensle fakir bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Bir aynadaki yansıma kadar birbirlerine benzeyen bu iki çocuğun yolu bir şekilde kesişiyor. Prens, saray dışındaki hayatı merak ediyor. Fakir çocuk ise zengin olmanın, gösterişli giysiler kuşanmanın ne demek olduğunu. Biri saraydan kaçıp diğerinin berduş kıyafetleri ile halka karışırken, diğeri prensin volanlı yakalı, ipekten kıyafetleriyle saraya giriyor. Açıkçası sonrasını hatırlamıyorum. Sekiz ya da dokuz yaşındayken okuduğum bir kitap.

Gerçek hayatla kurmacalar arasındaki çağrışımlar, kurumaya yüz tutmuş çiçeği sulamak gibi. Kitap, hafızamızda diplerde kalan çekmecelerden uçarak önlere geliyor. Üstünden geçen onca yıla rağmen kapağını, iyi kötü konusunu ansıyorum. Geçen yaz, bir gün, Çalınan Taç da o dipteki çekmecelerden elini uzattı. Tuttum.

İşten dönüyorum. Yolculuğun metro ile yapılan ilk yarısı bitmiş, Marmaray ile yapılan ikinci yarısının son çeyreğindeyim. Geçmiş yazlar gibi değil artık İstanbul, daha kalabalık. İnsanlar yazlık evleri, karavanları, çadırda kalacak cesaretleri yoksa şehirde mahpus kalıyor. Şansa oturmuşum. Kitap okuyorum, her zamanki gibi. İşten dönen beyaz yakalılar, proleterler, günden dönen kadınlar, yazdan istifade çocuklarıyla şehrin diğer ucunda yaşayan akraba ziyaretinden dönenler… karma bir kitle hâlinde bir yerden diğerine yolculuk yapıyoruz. Körüğün diğer tarafında, çapraz karşımda kalan koltuklarda bir anne ile çocuk oturuyor. Çocuk dokuz, on yaşlarında. Geçtiğimiz semtlerin camdan akışı gibi sorular hızlı hızlı değişiyor. Başı bağlı anne sürekli anlatıyor. Çocuğun kendince açıklamalarını bazen sadece gülümsemeyle geçiştiriyor. Derken kompartımanın ön taraflarından ince bir ses duyuluyor: “Mendil isteyeeen! Mendil vereyim. Mendil isteyeen! On lira.” Kısa kahverengi saçları güzel kafatasını çevreleyen dokuz, on yaşlarında bir çocuk iri yarı yetişkinlerin arasından sıyrılıp oturduğum tarafa doğru yaklaşıyor. Anne çantasına uzanıyor. Para cüzdanını çıkartıp içinden para alıyor. Oğlunun eline tutuşturuyor. Çocuk koşarak geliyor. İki çocuk aynı boyda, ikisi de zayıf, kumral. Gözleri aynı hizada. Birbirlerine bakıyor. Aynı anda biri parayı uzatıyor, diğeri mendili. Ortada değiş tokuş yapıyorlar. Tek kelime etmiyorlar. O an, o bakışma… İki çift göz birbirine değdiğinde sanki şimşek çaktı, gök gürledi. Biri trende mendil satan, diğeri annesinin verdiği parayla mendili satın alan aynı yaştaki iki çocuğun bakışmalarında binlerce sözcüğe evriliyor. Konuşabilselerdi, ne söylerlerdi? Mendil satan çocuk ne hissetti? Peki ya mendili alan çocuk? Aynı mahallede misket oynamışlıkları var mıdır?

İneceğim istasyonun adı anons edildiğinde saatler kadar uzun gelen o birkaç saniyede çocukların gözlerinden kendimi alamamıştım. Koşarak indim. O bakışları hiç unutmadım. Eve varana kadar hipnotize olmuş gibi sadece o birkaç saniyeyi düşündüm. Üstüne şiirler yazılabilir, şarkılar bestelenebilir. Bir filmin en önemli sekansı olabilir. Üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen unutamadım. Unutamayacağım.

Hayat birinden alıp, diğerine veriyor. Ne farkları var o çocukların? İkisi de aynı yaşlarda, benzer tiplerde. Birinin sahip olduğu hak, neden diğerine de bahşedilmedi? Mendil satan çocuk diğerinin verdiği parayı alırken, kendine cevapsız sorular sordu mu? Eve gittiğinde “Babam bizim neden paramız yok?” dedi mi? Parayı veren, çocuk aklıyla bir suçluluğa kapıldı mı? Yoksa parası olduğuna sevinip, bunu bir ders olarak algılayıp, israfın anlamsızlığı bilgeliğine erdi mi? Peki anne? Keşke çocuğu utandırmasaydık, mendili ben alsaydım, diye düşündü mü?

O ânın fotoğrafını öyle bir çekmişim ki, siyah beyaz, aklımdaki albümde ölünceye kadar asılı kalacak.