Thassos’da Ağustos Böceklerinin Şarkısı

Limenaria - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Limenaria – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Yemyeşil bir geçitten geçip, dut ağacı ile gölgelenmiş pansiyonun bahçesinden içeri giriyoruz. Güneş yere paralel iniyor. Vadinin ucunda sarı kızıl parıltılar saçarak dinlenmeye çekilmek üzere. Etrafta hiç ses yok. Bizden başka tek bir insanoğlu da görünmüyor. Bahçenin çeşitli yerlerine henüz tamamlanmamış tahtadan buzuki, gemi, çift başlı ejderha heykelleri yerleştirilmiş. Ertesi sabah hepsini pansiyon sahibi Kostas’ın yaptığını öğreniyoruz. Adanın hikâyesinde gizli Atalarının tahta heykelcilikle uğraştığı. “Belki de ben sizden daha Türk’üm,” diyor uzun yıllar süren Osmanlı hâkimiyetine ithafen. Kostas ve eşinin yarım yamalak İngilizce ile yaptıkları sohbetleri çok keyifli, ama ertesi gün erkenden kalkıp adayı keşfetmek istediğimizden izin isteyip odalarımıza çekiliyoruz.

Vasilis Taverna - Kazaviti - Fotoğraf KorkutGökhan

Vasilis Restoran – Kazaviti – Fotoğraf KorkutGökhan

Oksijen Passiflora etkisi yapıyor. Mışıl mışıl uyuyoruz. Sabah ne sabırsız bir şoförün klaksonunu, ne sokağı erkenden ziyaret eden çöp kamyonunu, ne de zerzevatçıyı duyuyoruz. Sadece vadiye yerleşmiş, dişisini aşka çağıran eril ağustos böceklerinin şarkıları ulaşıyor kulağımıza.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Arabaya atlayıp çamlarla çevrili yollardan adayı çepeçevre dolaşıyoruz. Turkuvaz koyların hepsinde denize girmek istiyoruz. Minik bir akvaryumu andıran Aliki Plajı birkaç restorana ev sahipliği yapıyor. Denize bakan balkonları begonyalarla, sardunyalarla renklendirilmiş. Denizin lezzetli ürünlerinin masalara afiyet katan kokuları taşıyor mutfaklarından. Canlılarını görmek için şnorkelle açılıyoruz. Aliki’nin tadını çıkarınca yeni plajlara hareket ediyoruz. Beyaz tüllerin uçuştuğu La Scala’da, mavi yastıkların üzerine uzanıyoruz. Minik dalgalar beyaz çakıl taşlarının himayesindeki kıyıya usulca sokuluyor. Güneş tepede, alabildiğine yakıcı, suyun çekilmesini bekliyor çakıl taşlarını kurutmak için. Sonra yine denize teslim edecek onları. Elimizde buzlu kokteyllerimiz, hasır şemsiyenin saçaklarından süzülen güneş ışığınla kovalamaca oynuyoruz. Elimde Tante Rosa… Günün en sevdiğim saatlerini karşılamaya hazırlanıyorum. İnsanların yavaş yavaş akşama hazırlanmak için otel odalarına gizlendiği saatler… Martı çığlıklarıyla yıkanan plajın sükûnet saatleri…

Aliki Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

Aliki Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Her dakikasının tadını çıkarttığımız denizden güçlükle ayrılıp yemek için rotamızı belirliyoruz. Limenaria’da tasarım takı ve ev objelerinin olduğu şirin mağazayı gezip, bizi kendine çeken mütevazı restoranın mavi beyaz merdivenlerine adım atıyoruz. Bir geminin güvertesine çıkar gibi.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Başımızın üzerinde dönen pervaneler, gecenin sıcağını dağıtıyor. Vücudumuza yapışmak için fırsat kollayan sivrisinekler, yapay rüzgârından kaçıyor. Oksijene bulandığımız günler bunlar. Ciğerlerimiz coşkuyla nefes alıyor.

Mavi-beyaz boyalı duvarların üzerindeki ada fotoğrafları, yaşamın içinden hikâyeler anlatıyor. Geçmişten günümüze köprü… Tanıdık yerlerin yıllar önceki fotoğraflarına bakıp, değişimin büyüklüğünü tartmaya çalışıyoruz. Adanın hayatı ağırdan alan tavrı değişime de yansımış. Çam kaplı tüm tepeler. İç kısımlardaki kasabalar kayrak taşı çatılarla doğada yitip gidiyor. Adanın eski yerleşim yerleri onlar. Görmeyi arzuladığımız eski taş Rum evlerini de sadece iç kısımlarda buluyoruz zaten. Her yer çiçek; sardunyalar, begonyalar, kasımpatılar en fazla iki katlı olan evlerin çehresini renklendiriyor. Tüm bu armoniye oraya buraya serpiştirilmiş lavantalar eşlik ediyor. Kuzu etinin nasıl bu kadar lezzetli olduğunu anlıyorum şimdi; çamların gölgeleyemediği her yer kekikle donanmış.

Theologos - Fotoğraf KorkutGökhan

Theologos – Fotoğraf KorkutGökhan

Yan masalardaki Yunanlıların hararetli konuşmaları açık havada yel olup gidiyor. Ağır çekim akan hayata inat, konuşmalar fazlasıyla hızlı ve gürültülü. Dost canlısı, konuşkan, sıcak bir millet. Yıllarca koyun koyuna yaşamış olmamızdan yadigâr belki de.

Taverna’nın sahibi olduğunu düşündüğüm gözlüklü adam açılır-kapanır kapıdan çıkıp, ızgara kalamarları masamıza bırakıyor. Ardından dumanı tüten domatesli karidesler buyuruyor soframıza. Metal çerçeveli gözlüklerinin ardından görünen açık renk gözleri ile sıcak bir gülümseme gönderiyor. Yine aynı kapıdan mutfağa geri dönüyor.

Panagia - Fotoğraf KorkutGökhan

Panagia – Fotoğraf KorkutGökhan

Salata tabağından biraz beyaz peynir, domates, salatalık alıp tabağıma koyuyorum. Uzonun kokusu daha içmeden başımı döndürüyor. Kısık sesle çalan buzuki, bütün gün üzerimize sinen iyotun, güneşin, ortamın, yediğimiz enfes yemeklerin, soluduğumuz fazlasıyla oksijenin ruhumuzda yarattığı rehaveti körüklüyor. Dağların altında uyuyan mermerin, altın madenlerinin parıltılı zerrecikleri, toprakta yolunu bulup denize kadar ulaşıyor belli ki. Deniz suyuyla birlikte vücudumuza yaldız olmuş, parlıyoruz.

Thassos - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Thassos – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Gece sessizliğin sesini dinleyerek yattığımız yataklarımızda, hayatımızın güzel an’larının içine bugünü de kattığımız için şükran duyuyoruz.

Peyman Ünalsın

Varanasi’de Gün Doğuşu

Ganj Nehri - Fotoğraf KorkutGökhan

Ganj Nehri – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehrin üzerinde kayan bir nilüfer gibi usulca ilerliyordu sandalımız. Sis, Ganj’ı görünmez kılmıştı. Nehirde pek çok sandalın olduğunu, küreklerden akan su damlalarının sesinden anlıyorduk. Serinkanlı kürekçilere emanettik. Bakışlarım sandalın ucundaki fenere sabitlenmişti. Yabancısı olduğum bu topraklarda, karanlığa bulanmış bu sularda tek yol göstericim o fenerdi.
Yapış yapış nemli hava vücudumun kozası olmuştu. İçine düşsem, hiç kuşkusuz bir daha asla bulunamayacağım nehirden havalanan sivrisinekler, kozayı delip kan emmek için saldırıyorlardı.

Ganj Nehri - Fotoğraf KorkutGökhan

Ganj Nehri – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehre vuran aydınlık, kıyıya yaklaştığımızın habercisiydi. Yanımızda birkaç sandal daha bitiverdi. Kürekçiler, sandalları kendi kendine salınmaya bırakmıştı artık. Arada sırada kürekleri dibe batırarak biraz daha ilerletiyorlardı. Birbirimize çarpmamamız mistik bir güçten ibaretti adeta. Fenerler, nehrin üzerinde uçuşan onlarca ateş böceğini çağrıştırıyordu.

Arti Ayini öncesi ritüellerini gerçekleştiren Brahman rahipleri birbirini tekrar eden kelimelerle dualar ediyorlardı. Yerel bir müzik eşliğinde inananları kutsamaya başlamışlardı. Önlerindeki çiçek dolu kaptan bir tutam çiçek alıp havaya savurdular. Pirinç taneleri, bereket olup yağdı inananların üzerine. Ellerindeki şamdanlarla ateşi kovaladı rahipler.

Arti Ayini - Fotoğraf KorkutGökhan

Arti Ayini – Fotoğraf KorkutGökhan

Ayinlere ve ölülerine veda törenlerine şahitlik ediyor bu Ghatlar. Ruhlarını özgür bırakan bedenleri kucaklıyor. Şaşılacak bir şekilde, etraf yanık et yerine bitki kökleri kokuyor. Bedenlerini yaktıkları ölülerine, bu törenle veda ediyorlar. Ateşin biraz ötesinde, ölünün ailesi olduğunu düşündüğüm kalabalık içinde kimse ağlamıyordu. Ölüm, bir kayıp değildi. İnançlarına göre, ölü bedenlerin ruhları başka bedenlerde yaşam bulacaktı. Bu dünyada sahip olamadıklarına, ikinci hayatlarında sahip olabileceklerdi.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf çekmek için makinemi kaldırdığımda, eliyle “gel” diyen Hintli kadını gördüm. Başkasını çağırdığından emin olmak istedim. Etrafıma bakındım. Kimse kadını fark etmemişti. Güneşin farklı tonlarıyla bezenmiş sarisiyle kara bedenini renklendirmiş, karanlığı deliyordu. Bir kere daha eliyle beni çağırdı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Sırtından küçük bir anahtarla kurulan kurşun asker gibi ayağa kalkıp iskeleye atladım. Tahtaların gıcırdadığını benden başka kimse duymadı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kadın da ayağa kalkmış merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Müziğin sesi geride bıraktığımız sise karışmıştı çoktan. Sokaklarda, vücutlarını ölülerinin külleri ile kaplamış, dizlerine kadar uzanan saçlarından bitlerini ayıklayan birkaç Hintli’den başka kimseler görünmüyordu. Korkuyla karışık ilgiyle onları izlerken kadını gözden yitirdim. Sokağın bitiminde, tam köşeyi dönen bir hareket sezinleyip o tarafa yöneldim. Kadının cafcaflı sarisinin ucu, karanlıkta kayboldu. Ona yetişmem gerekiyordu. Ama nedenini bilmiyordum. Hipnotize olmuş gibiydim. Sokakların pisliğini örtbas eden yasemin kokulu tütsüler büyü gibi, kadın nereye giderse oraya uçuşuyordu. Beni onunla etkiliyor olabilirdi. Şüpheci düşüncelerle çalışan aklıma şaştım.
Gittikçe daralan sokaklardaki derme çatma evlerin hiçbirinde cam yoktu. Havadaki nem evlerin içindeydi. Bu yüzden olduğunu düşünüyorum; insanlar yaşamlarının çoğunu sokakta geçiriyorlardı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kuzguni vücutları karanlıkta seçilemeyen dilenciler, dişsiz ağızlarını kocaman açarak gülüyorlardı. Sonumun pek de hayırlı bitmeyeceğini bildiklerinden, benimle eğleniyorlardı. Yeni şüpheler aklımı çelmeye başlamıştı bile. Ellerini vücudumun her yerinde hissediyordum. Kötü bir rüya gibiydi her şey. Korkuyordum bilinmezliklerle dolu sokakların daha ötesine gitmeye, ama kadını takip etme arzum baskın çıkıyordu. Zerdeçal, kakuli, tarçın kokulu sokaklardan geçerken sıcak bir ev ortamını canlandırmaya çalışıyordum gözümde. Biraz olsun yitip gidişimi hafifletmeye yarıyordu.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kadını tüm bedeni ile görebiliyordum artık. İki katlı bir evin önünde durdu. Arkasını dönüp varlığımı kontrol etti. Gözlerinde alaycı bir bakış yakaladım o anda. Bir ışık pırıltısı tüm sokağı aydınlattı. Dizlerim titriyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kadın evin kapısını açtı. İçeri girdi. Kapıyı aralık bırakmıştı. Yaklaştım. Şakaklarımdan pıtır pıtır terler boşalıyordu. Evin içine hapsolmuş nem yüzünden gözlük camlarım buğulandı. Tam sırasıydı. İçerdeki havaya alışınca buğu kendi kendine dağıldı. Sol elim, önümde sallanan fotoğraf makinesinin askısına kilitlenmişti. Eklemlerim bembeyazdı. Sağ elimle şortumun cebindeki telefonu yokladım. Oradaydı. İçim rahatladı.

Evin içi, sağda solda yanan mumlarla aydınlanıyordu. Kadının ayak sesleri, loş ışıkta ancak seçebildiğim merdivenlerden geliyordu. Ben de merdivenlere yürüdüm. Attığım her adımda merdivenler inliyordu. Kadın çıkarken duyulmayan seslerdi bunlar. Bedeni ne kadar hafif olabilirdi ki?

Merdivenler bomboş bir sahanlığa açılıyordu. Tam karşıda tek bir kapı vardı. Kadın buharlaşmadığına göre o kapıdan girmiş olmalıydı. Kapının yılanbaşı şeklindeki kolunu tuttum. Buz gibiydi. Yavaşça kapıyı açtım. Arkası kapıya dönük bir adam, yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Kadın ortalarda yoktu. Sandal ağacının rayihaları yükseliyordu tütsü çubuğundan. Odanın bir köşesinde küçük heykellerle süslü bir sunak vardı. Çiçeklerden halkalar yapılıp sunağın etrafına asılmıştı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

“Namaste! Masala çayı alır mısın?” diyen davudi sesle irkildim. Yerde oturan zayıf bedene ait olmayan bir sesti.

Dışarıda hiçbir şey içmemem gerektiğini hatırlayarak “Hayır, teşekkür ederim,” dedim.

“Neden buradasın?”

“O bayan beni buraya getirdi.”

“Hangi bayan?”

“Az önce odaya giren.”

“Ben senden başka kimseyi görmedim.”

“Ama nasıl olur?”

“Hep bize sunulanı almayız. Bazen de biz isteriz, O verir. İşaretlere inanır mısın?”

“Hiç üstünde durmadım.”

“Peki, buraya nasıl geldiğini düşünüyorsun?”

“Dedim ya, kadın beni getirdi.”

“Hindistan’a peki nasıl geldin?”

“Ülkeyi merak ettim, insanlarını.”

“Seni buraya çeken bir şeyler vardı yani. Belki de bazı işaretler.”

“Hayır, işaretler yoktu. Bilmiyorum. Dikkat etmedim.”

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Tüm konuşma boyunca yüzünü hiç dönmedi genç adam. Meraktan ölmeme rağmen kalkıp yüzüne bakmadım ben de. Bir ara önünde asılı duran kandillerden birine uzandığında sağ kolundaki yara izini gördüm. İşaretler derken bunu mu kastetmişti? Yara izi, bir yıl önce sırt çantasını alıp “ben tatile gidiyorum” diye evden çıkan oğlumuzun kolundaki ile aynı yerde ve aynı şekildeydi. Hızla ona yaklaştım. Elimi omzuna koydum. Başını çevirdi. Gözlerini gördüm. Alnının hemen altındaki, boşluğa bakan bulanık mavi iki gözü… Kalbime bir sızı saplandı. Ona sarılıp, hıçkırarak ağlamaya başladım.

Kan ter içinde, kalbimde bir sızı ve gözlerimde yaşlarla uyandım.

Peyman Ünalsın