Kiklad’ın İncisi

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşeğin sırtında, aşağıya bakmaktan ürkerek, tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Genç bir kızken birkaç defa ata binmişti. Hiç eşek tecrübesi olmamıştı. Ama kötü bir anısı vardı; sekiz yaşındayken köy hayatını tanımak için gittikleri okul gezisinde, sınıf arkadaşı Samet bir eşeğin peşine takılmıştı. Hayvancağızın kuyruğuna ip bağlamaya çalışıyordu. Epey bir süre tüm çocukların ilgiyle izlediği kaçma kovalama sahnesinden sonra eşek Samet’i tepmiş, Samet de ağlayarak öğretmenin yanına koşup eşeği şikâyet etmeye kalkmıştı. Öğretmen, zavallı hayvana eziyet ettiği için Samet’e kızmıştı. Öğretmenden yüz bulamayan Samet, küskün ağlamaklı bakışlarla, suratında kırmızı izle dolaşmıştı bütün gün. Hikâyeyi hatırlayan Ege’nin dudakları hafifçe kıvrıldı. Uçmasın diye bir eliyle şapkasını, diğeri ile eşeğin yularını sıkı sıkı tutmuştu. Sevdiği adam hemen arkadaki eşeğin üzerinden onu süzüyordu. Şimdiye kadar üstesinden gelemediği hemen hemen hiçbir şey olmamıştı. İçinden bu eşeğin üzerinde ne işim var diye küfürler de savursa, asla yenik düştüğünü dışa vurmazdı. Kocası da bu konuda ona güveniyordu. Bu hayvanlara acıyordu Ege. Her yük kendisi gibi ufacık tefecik değildi mutlaka. Günde kaç defa bu sarp yokuşu inip çıkıyorlardı kim bilir. Eşeklerin durumu vicdani duygularını uyandırmıştı, ama teleferiğe binmek için sıra bekleyecek sabrı yoktu. Çünkü bir an önce, turizm dergilerinde, reklam afişlerinde boy boy fotoğraflarının yayınlandığı, beyaz yapıları ve mavi kubbeleri ile ünlü bu sözde romantik adayı görmek istiyordu. Şehrin kayalara işlenmiş beyaz kesiti şu an için hiçbir şey ifade etmiyordu. Üstelik limandan tepedeki şehre yaklaştıkça bir iki katlı binaların yalınlığı, göz ucuyla gördüğü çorak arazilerin çokluğu, Santorini hakkında arafta bırakıyordu Ege’yi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Romantik hikâyeler duymuştu. Süt beyazı fotoğraflarda parlayan mavi kubbeler görmüştü. Çaktırmadan seviyordu romantizmi. Siyah bir kutunun içinden fırlayan rengârenk tüylü bir eldivenin suratına çarpması gibi değildi aradığı romantizm. Hiç beklemediği bir anda, usulca gelmeliydi.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Eşek son bir hamle ile parkuru tamamladı. Artık tepedeydi. Hediyelik eşyalar satan bir dükkânın köşesinden kıvrılan insanlara bakılırsa şehrin girişi oradaydı. Gittiği her Yunan adasında gördüğü hediyelik eşya dükkânlarından, sokaklarından farkı yoktu; mütevazı, kendi halinde bir ada.

Fira - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Fira – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar sokak boyunca el ele yürümeye başladılar. Seyahate çıktıklarında, yeni şehirler keşfederken Can mutlaka karısının elini tutardı. Birbirlerini kaybederler korkusundan değil. Gezdikleri sokakları birlikte gördüklerini tenlerinin her bir hücresinde hissetmek için. Can sadece fotoğraf çekerken Ege’nin elini bırakırdı. Hissettirmeden çektiği fotoğrafların bir kısmında karısı başrolde olurdu. Tatil dönüşü hiç üşenmeden sadece Ege’nin fotoğrafları olan gezi albümleri hazırlardı. Tamamlandığında Ege ile albümlere bakmak dünyanın en keyifli işiydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Dar yolun bitiminde önlerine biraz daha geniş, ama bu sefer sahil boyunca uzanan kayrak taşlarıyla kaplı bir yol çıktı. Tam karşılarında beyaz ahşap çerçevelerine gerilmiş tentenin örttüğü minik bir teras vardı. Beyaz toprak saksıya dikilmiş zeytin ağacının koyu yeşili, terastaki tek renkti. Önce Santorini’yi dolaşıp, sonra da birer kadeh şarap içmeyi önerdi Can.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’nın sahil boyu uzanan sokaklarına daldılar. Yol kimi zaman sadece tek kişinin yürüyebileceği kadar daralıyor, kimi zaman ise genişleyip, alçak geçitlerle kavisler çiziyordu. Tepeden Kiklad Adaları, anahtar deliğinden görünen dünya şaheseriydi. Aşağıda demirlemiş, yolcularını unutulmaz bir ada gününe teslim eden gemiler, limana konuşlanmış martıları andırıyordu. Deniz, masmavi gökyüzü ile arasındaki sis katmanı altında lacivert kadife kumaşıydı şimdi.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Duru beyaz bir şehirde göze batan begonviller, ya da daha sade çağrışımlar sergileyen sukulentler oraya buraya serpiştirilmişti. Aniden karşınıza çıkan mavi kubbeli kiliseler, denizin lacivertiyle ahenk içindeydi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Mavi, turuncu, sarı renkli binalar şehrin yaramaz çocukları olarak, bulundukları tepelerden muzipçe gülüyorlardı. Satır aralarındaki sevgi sözcükleri gibi kayalara asılı terasların şık havuzlarında birbirine sevgiyle bakan gözler birleşiyordu.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Ege ve Can gidebilecekleri en son noktaya kadar yürüdüler. Fira geçit vermediğinde Oia’ya uzandılar el ele. Güzel bir müzikle girdiler şehrin meydanlarından birine. Gitar çalıp söyleyen gencin sesinde Stavros Xarhakos’un buğulu nağmelerini hatırladılar. Durup, dinlediler bir süre. Sözlerini anlamasalar da içli bir duyguyu paylaştılar. Şimdiye kadar gezdikleri Yunan Adaları’ndan, şehirlerinden farklıydı Santorini. Volkanik Ada işte deyip de geçilmeyecek tarzda, çok elit, şık, özenli, yapay olmaktan uzak, sıcak, karakteristik.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Fira’da yorulmuşlardı. Oturup soluklanmak istedi Ege. Can izin vermedi.

“Hadi gel, birazdan oturur bir yerde güzelce şarabımızı içip, dinleniriz. Oia’yı da bitirelim.”

Ege külçe gibi ağır, kocasının eline asılmış, adeta sürükleniyordu. Bu manzarayı kaçırmak istemiyordu. Adanın, methini duyduğu şaraplarından tatmak, kalamar yemek istiyordu. Belki de ilk defa bir Yunanistan seyahatinde uzo içmemişti. Şaraplar o kadar lezizdi ki.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Yamaca sıralanmış birbirinden güzel otellerin, evlerin teraslarında dekor amacıyla sergilenen lavanta ekili at arabasıyla, kocaman kaktüs saksılarıyla, beyaza ritim katan ateş kırmızısı sardunyalarla Ege’nin fotoğraflarını çekiyordu Can. Beyaz elbisesi ile Ege, Santorini’nin bir parçası gibiydi. Kocasının beyaz elbisesini çok beğendiğini biliyordu. Ama neden bugün onu giymesi konusunda bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyordu. Beyazlığın içinde adeta soyutlaşmıştı.

Oia - Santorini - Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Panagia Kilisesine doğru giderken sol tarafta kalan sanat galerisini gördü Ege. Sadeliğine hayran kaldı. İnsanın gözünü yoran hiçbir fazlalık yoktu. Dış cephesinde duvara asılı birkaç resim, birkaç sade koltuk… Resimlere baktıktan sonra bir kadeh şarap içmek isteseydi, galerinin sahipleri ne derlerdi acaba? Can’ın sıcak elini elinde hissetti. Galeriye sürüklüyordu onu. Çok defa aynı anda, aynı şeyi düşündüklerini fark etmişti. Yine aynı şey olmuştu.

Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Galeriden içeri girdiler. Dışarıdaki yalınlık, içerde de aynı şekilde devam ediyordu. Galeride sergilenecek tabloları da, şehrin dokusuna uygun seçtiklerini düşündü Ege. Can elini bırakmamıştı. Yandaki odaya götürdü onu. Diğeri kadar aydınlık ve ferahtı. Her taraf çiçeklerle süslenmişti. Diğer taraftan açılan bir iç kapının kolu hareket etti. Kapının açılmasıyla tanıdık simâlar ve hemen arkalarından salona giren ciddi tavırlı, takım elbiseli adamı gördü. Gözleri ışıldadı. Yasemin ve Cüneyt ona kocaman bir ayçiçeği buketi uzattılar. Can elini daha sıkı tutuyordu şimdi.

Oia - Santorini - Fotoğraf KorkutGökhan

Oia – Santorini – Fotoğraf KorkutGökhan

Evliliklerinin otuzuncu yılını bembeyaz bir şehirde, hayran oldukları bir galeride, birkaç sevdikleri dostla kutluyorlardı. Romantik şehre, hakkını iade etmişlerdi.

Peyman Ünalsın Gökhan

Sansarak Destanı

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Köy meydanındaki söğüt ağacının gölgesinde dinleniyoruz. Bu köy hepimizi farklı çağrışımlarla çocukluğumuza götürüyor. Ben sıcak öğleden sonralarını sabırsızlıkla bitirmeyi arzuladığım zamanlara gidiyorum. Evimizin arka bahçesindeki söğüt ağaçlarının hışırtısını, dallarının arasında gizlenerek leylek yuvalarını saydığımı hayal ediyorum. Serinliğinde evcilik oynadığımızı…

Odun ateşinde demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz. Yan masamızdaki çakır gözlü yaşlı amca başıyla bizi selamlıyor. Biz sıcaktan bunalırken, o üşüyor belli ki. Kilim desenli, minik ponponlu bir bere var başında. Divanın üzerinde bereyi ören kadını görüyorum. Yüzündeki derin çizgiler, hayatı boyunca biriktirdiklerinin izleri.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kanyondaki zorlu yürüyüşten geldiğimizi duyunca içli gözlerle bizi süzüyor. Maziye gidip geliyor dalgın bakışları.

“Dere yatağı şaşırtır insanı. Bu kadar derinde, hoyrat ama güzel olduğunu düşünemezsin.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf - PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf – PeymanÜnalsın

“Hele biz, bunu hiç düşünmedik,” diyor Selim muzip gözlerle.

“Yağız bir delikanlıyken çok vaktimiz geçerdi orada. Kanyona inen en rahat yolu, nerede suyun daha yüksek olacağını, dere yatağının hangi yakasından yürümemiz gerektiğini bilirdik. Yukarı çıkmak ise çocuk oyuncağıydı.”

“Sizin anlatacaklarınız bizimkilerden çok daha güzeldir eminim,” diyerek onu anlatmaya teşvik ediyor Emre.

Sansarak Köyü - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Köyü – Fotoğraf PeymanÜnalsın

“Çetin geçen bir kışın ardından, doğa ananın coştuğu, ağaçların tomurcuklanmaya, kelebeklerin tarlalarda biten gelincikler arasında kanat çırpmaya başladığı bahar mevsimi gelmişti. Güneş artık daha uzun saatler tepede parlıyordu. Karlar erimişti. Civardaki nehirler çağıl çağıldı. Topraklarımız verimli bir döneme giriyordu. Mahsulün bol ve bereketli olacağını şimdiden görebiliyorduk. Sabah tarlaya gitmeden kahvede çay içeyim dedim. Birkaç yudum almıştım ki, Mahmut koşarak kapıdan girdi. Köyün Yörük ailelerinden birinin güzeller güzeli kızı, Zişan, ağıldan kaçan keçilerinden birinin peşine düşmüştü.

Sansarak Köyü - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Köyü – Fotoğraf KorkutGökhan

Keçi dere yatağına inmişti. Zişan da peşinden. Anası iki saattir ondan haber alamıyordu. Heyecan içinde komşularından yardım istemişti. Mahmut, vadiyi benden daha iyi bilebilecek kimsenin olmadığını söyleyerek kahveye koşmuştu. Meydandaki ağaca bağlı Rüzgârın terkisine atlayıp dörtnala kanyona koşturdum. Sarı kısrak güçlüydü, çevikti. Ama vadi onun için tehlikeliydi. Bir meşe ağacına bağladım. Zişan’ın dere yatağına bu noktadan girip girmediğini bile bilmiyordum.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Onu bulmam şansım olacaktı. Koşarak inerken arkamdan küçük kaya parçalarını da sürüklüyordum. Şelale gürül gürül akıyordu. Gittikçe endişelenmeye başlamıştım. Suyun içindeki kayalar kaygandı. Üzerine basınca hareket ediyorlardı. Karlar yeni eridiğinden su buz gibiydi. Vadi de oldukça serin. O zaman da şimdiki gibi dere yatağının sular altında kalmamış birkaç noktasında, karadaki kayalar üzerinden yürüyebiliyorduk. Islak izler vardı.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zişan’ın oradan geçtiğini anlayıp ümitleniyordum. Ya bir hayvan ise diye de düşünmüyor değildim. Birkaç defa adını bağırdım. Cevap kendi sesimden geldi. Epey uzundur bizim dere yatağı, siz de gördünüz işte. Bazı yerlerde koca kayalar ilerlemeyi iyice zorlaştırır. Ya Zişan buradan geçmemişti, ya da azimle ilerliyordu. Birkaç yüz metre ilerde çiçekli entarisinin kumaşından bir parça buldum. Doğru yoldaydım. Isırganlar, yaban gülleri ve dikenler her tarafını dalamıştır mutlaka. Hızlanmam gerektiğini düşündüm.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bir noktada hızla akan sular karşı kıyıya geçmemi engelliyordu. Önümdeki büyük kayaya tutunarak etrafından dolaşmak istedim. Ayağım kaydı. Son anda suya düşmekten kurtulmuştum. Zişan burayı nasıl geçmiş olabilirdi ki? Gittikçe korkmaya başlamıştım. Kötü bir haberle köye dönmeyi istemiyordum. Kara düşüncelere gark olmuşken kocaman yapraklı bitkilerin arasında oturan Zişan’ı gördüm. Ağlıyordu. Ayak seslerimi duyunca küçük bir çığlık attı. Onu telkin etmeye çalışarak yanına yaklaştım. Sevinçten boynuma atladı. Onu sağ salim bulduğum için dünyalar benim olmuştu. Kızararak boynumdaki kollarını çözdü ve geriye gitti. Dere yatağındaki bitkiler kadar yeşil gözleriyle gözlerimi esir almıştı. “Seni almaya geldim. Herkes senin için endişelendi,” dedim. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Onu bulduğum ilk dakikalardaki tedirginliği yerini sakinliğe bırakıyordu. Yanında olmam onu huzura kavuşturmuştu. Zümrüt yaprakların üzerine konan yusufçukları gördükçe çocuk gibi seviniyordu.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Bazen durup, etrafında uçuşan minicik mor kelebekleri izliyordu gözleriyle. Narin kanatlarına değecek diye ödü kopuyordu. Suya düşmüştü, belliydi. Islak entarisi içinde titrediğini görebiliyordum. O anda üşümesine çare olamadığım için mahcup olmuştum. Saatlerce tek başına vadide kalmıştı. Güçlü bir yörük kızıydı Zişan.

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Ağaç köklerine tutunarak tepeye tırmanmaya başladık. Arada aşağıya kaçamak bakışlar atıyordu. Dik kayalar sedir ve palamut ağaçları ile kaplıydı. Yürürken sürtündüğümüz bitkilerden mis gibi kokular yayılıyordu. Tepedeki kocaman meşe ağacının dibinde otlayan keçiyi görünce “Fistan!” diye bağırarak koşmaya başladı. Keçisini bulur bulmaz, dere yatağında geçirdiği saatler uzak bir hatıra olmuştu. Dönüşte anasına sarı kantaron topladı. Gençliği, yorgunluğunu alıp gitmişti.

Evinin kapısına vardığımızda yarım yamalak teşekkür edip içeri kaçtı. Anası çok mutlu olmuştu. “Gel oğlum, buz gibi ayran vereyim. Yorgunluk at,” dediyse de ben tarlaya gitmem gerek diyerek reddettim. Allah’a emanet edip, oradan ayrıldım. Dere yatağının, hatırladığım en güzel haliydi o gün. Sonra Rüzgâr’ı bıraktığım yerden almaya gittim.”

Sansarak Kanyonu - Fotoğraf KorkutGökhan

Sansarak Kanyonu – Fotoğraf KorkutGökhan

Cemal Dede susmuş, gözlerini uzaklara dikmişti. Onun hikâyesi bizimkini gölgede bırakmıştı. Anlatmak için teşebbüs bile etmedik.

“Zişan’ın dizleri tutmuyor artık. Acıkmıştır. Gidip çorbasını vereyim. Allah’a emanet olun,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. Sarı kısrağın üzerindeki yağız delikanlıyı gördük bir an için, çökük omuzları ile ağır aksak yürüyen çakır gözlü yaşlı adamın arkasından bakarken.

Peyman Ünalsın