Thassos’da Ağustos Böceklerinin Şarkısı

Limenaria - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Limenaria – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Yemyeşil bir geçitten geçip, dut ağacı ile gölgelenmiş pansiyonun bahçesinden içeri giriyoruz. Güneş yere paralel iniyor. Vadinin ucunda sarı kızıl parıltılar saçarak dinlenmeye çekilmek üzere. Etrafta hiç ses yok. Bizden başka tek bir insanoğlu da görünmüyor. Bahçenin çeşitli yerlerine henüz tamamlanmamış tahtadan buzuki, gemi, çift başlı ejderha heykelleri yerleştirilmiş. Ertesi sabah hepsini pansiyon sahibi Kostas’ın yaptığını öğreniyoruz. Adanın hikâyesinde gizli Atalarının tahta heykelcilikle uğraştığı. “Belki de ben sizden daha Türk’üm,” diyor uzun yıllar süren Osmanlı hâkimiyetine ithafen. Kostas ve eşinin yarım yamalak İngilizce ile yaptıkları sohbetleri çok keyifli, ama ertesi gün erkenden kalkıp adayı keşfetmek istediğimizden izin isteyip odalarımıza çekiliyoruz.

Vasilis Taverna - Kazaviti - Fotoğraf KorkutGökhan

Vasilis Restoran – Kazaviti – Fotoğraf KorkutGökhan

Oksijen Passiflora etkisi yapıyor. Mışıl mışıl uyuyoruz. Sabah ne sabırsız bir şoförün klaksonunu, ne sokağı erkenden ziyaret eden çöp kamyonunu, ne de zerzevatçıyı duyuyoruz. Sadece vadiye yerleşmiş, dişisini aşka çağıran eril ağustos böceklerinin şarkıları ulaşıyor kulağımıza.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Arabaya atlayıp çamlarla çevrili yollardan adayı çepeçevre dolaşıyoruz. Turkuvaz koyların hepsinde denize girmek istiyoruz. Minik bir akvaryumu andıran Aliki Plajı birkaç restorana ev sahipliği yapıyor. Denize bakan balkonları begonyalarla, sardunyalarla renklendirilmiş. Denizin lezzetli ürünlerinin masalara afiyet katan kokuları taşıyor mutfaklarından. Canlılarını görmek için şnorkelle açılıyoruz. Aliki’nin tadını çıkarınca yeni plajlara hareket ediyoruz. Beyaz tüllerin uçuştuğu La Scala’da, mavi yastıkların üzerine uzanıyoruz. Minik dalgalar beyaz çakıl taşlarının himayesindeki kıyıya usulca sokuluyor. Güneş tepede, alabildiğine yakıcı, suyun çekilmesini bekliyor çakıl taşlarını kurutmak için. Sonra yine denize teslim edecek onları. Elimizde buzlu kokteyllerimiz, hasır şemsiyenin saçaklarından süzülen güneş ışığınla kovalamaca oynuyoruz. Elimde Tante Rosa… Günün en sevdiğim saatlerini karşılamaya hazırlanıyorum. İnsanların yavaş yavaş akşama hazırlanmak için otel odalarına gizlendiği saatler… Martı çığlıklarıyla yıkanan plajın sükûnet saatleri…

Aliki Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

Aliki Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Her dakikasının tadını çıkarttığımız denizden güçlükle ayrılıp yemek için rotamızı belirliyoruz. Limenaria’da tasarım takı ve ev objelerinin olduğu şirin mağazayı gezip, bizi kendine çeken mütevazı restoranın mavi beyaz merdivenlerine adım atıyoruz. Bir geminin güvertesine çıkar gibi.

La Scala Beach - Fotoğraf KorkutGökhan

La Scala Beach – Fotoğraf KorkutGökhan

Başımızın üzerinde dönen pervaneler, gecenin sıcağını dağıtıyor. Vücudumuza yapışmak için fırsat kollayan sivrisinekler, yapay rüzgârından kaçıyor. Oksijene bulandığımız günler bunlar. Ciğerlerimiz coşkuyla nefes alıyor.

Mavi-beyaz boyalı duvarların üzerindeki ada fotoğrafları, yaşamın içinden hikâyeler anlatıyor. Geçmişten günümüze köprü… Tanıdık yerlerin yıllar önceki fotoğraflarına bakıp, değişimin büyüklüğünü tartmaya çalışıyoruz. Adanın hayatı ağırdan alan tavrı değişime de yansımış. Çam kaplı tüm tepeler. İç kısımlardaki kasabalar kayrak taşı çatılarla doğada yitip gidiyor. Adanın eski yerleşim yerleri onlar. Görmeyi arzuladığımız eski taş Rum evlerini de sadece iç kısımlarda buluyoruz zaten. Her yer çiçek; sardunyalar, begonyalar, kasımpatılar en fazla iki katlı olan evlerin çehresini renklendiriyor. Tüm bu armoniye oraya buraya serpiştirilmiş lavantalar eşlik ediyor. Kuzu etinin nasıl bu kadar lezzetli olduğunu anlıyorum şimdi; çamların gölgeleyemediği her yer kekikle donanmış.

Theologos - Fotoğraf KorkutGökhan

Theologos – Fotoğraf KorkutGökhan

Yan masalardaki Yunanlıların hararetli konuşmaları açık havada yel olup gidiyor. Ağır çekim akan hayata inat, konuşmalar fazlasıyla hızlı ve gürültülü. Dost canlısı, konuşkan, sıcak bir millet. Yıllarca koyun koyuna yaşamış olmamızdan yadigâr belki de.

Taverna’nın sahibi olduğunu düşündüğüm gözlüklü adam açılır-kapanır kapıdan çıkıp, ızgara kalamarları masamıza bırakıyor. Ardından dumanı tüten domatesli karidesler buyuruyor soframıza. Metal çerçeveli gözlüklerinin ardından görünen açık renk gözleri ile sıcak bir gülümseme gönderiyor. Yine aynı kapıdan mutfağa geri dönüyor.

Panagia - Fotoğraf KorkutGökhan

Panagia – Fotoğraf KorkutGökhan

Salata tabağından biraz beyaz peynir, domates, salatalık alıp tabağıma koyuyorum. Uzonun kokusu daha içmeden başımı döndürüyor. Kısık sesle çalan buzuki, bütün gün üzerimize sinen iyotun, güneşin, ortamın, yediğimiz enfes yemeklerin, soluduğumuz fazlasıyla oksijenin ruhumuzda yarattığı rehaveti körüklüyor. Dağların altında uyuyan mermerin, altın madenlerinin parıltılı zerrecikleri, toprakta yolunu bulup denize kadar ulaşıyor belli ki. Deniz suyuyla birlikte vücudumuza yaldız olmuş, parlıyoruz.

Thassos - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Thassos – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Gece sessizliğin sesini dinleyerek yattığımız yataklarımızda, hayatımızın güzel an’larının içine bugünü de kattığımız için şükran duyuyoruz.

Peyman Ünalsın

Varanasi’de Gün Doğuşu

Ganj Nehri - Fotoğraf KorkutGökhan

Ganj Nehri – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehrin üzerinde kayan bir nilüfer gibi usulca ilerliyordu sandalımız. Sis, Ganj’ı görünmez kılmıştı. Nehirde pek çok sandalın olduğunu, küreklerden akan su damlalarının sesinden anlıyorduk. Serinkanlı kürekçilere emanettik. Bakışlarım sandalın ucundaki fenere sabitlenmişti. Yabancısı olduğum bu topraklarda, karanlığa bulanmış bu sularda tek yol göstericim o fenerdi.
Yapış yapış nemli hava vücudumun kozası olmuştu. İçine düşsem, hiç kuşkusuz bir daha asla bulunamayacağım nehirden havalanan sivrisinekler, kozayı delip kan emmek için saldırıyorlardı.

Ganj Nehri - Fotoğraf KorkutGökhan

Ganj Nehri – Fotoğraf KorkutGökhan

Nehre vuran aydınlık, kıyıya yaklaştığımızın habercisiydi. Yanımızda birkaç sandal daha bitiverdi. Kürekçiler, sandalları kendi kendine salınmaya bırakmıştı artık. Arada sırada kürekleri dibe batırarak biraz daha ilerletiyorlardı. Birbirimize çarpmamamız mistik bir güçten ibaretti adeta. Fenerler, nehrin üzerinde uçuşan onlarca ateş böceğini çağrıştırıyordu.

Arti Ayini öncesi ritüellerini gerçekleştiren Brahman rahipleri birbirini tekrar eden kelimelerle dualar ediyorlardı. Yerel bir müzik eşliğinde inananları kutsamaya başlamışlardı. Önlerindeki çiçek dolu kaptan bir tutam çiçek alıp havaya savurdular. Pirinç taneleri, bereket olup yağdı inananların üzerine. Ellerindeki şamdanlarla ateşi kovaladı rahipler.

Arti Ayini - Fotoğraf KorkutGökhan

Arti Ayini – Fotoğraf KorkutGökhan

Ayinlere ve ölülerine veda törenlerine şahitlik ediyor bu Ghatlar. Ruhlarını özgür bırakan bedenleri kucaklıyor. Şaşılacak bir şekilde, etraf yanık et yerine bitki kökleri kokuyor. Bedenlerini yaktıkları ölülerine, bu törenle veda ediyorlar. Ateşin biraz ötesinde, ölünün ailesi olduğunu düşündüğüm kalabalık içinde kimse ağlamıyordu. Ölüm, bir kayıp değildi. İnançlarına göre, ölü bedenlerin ruhları başka bedenlerde yaşam bulacaktı. Bu dünyada sahip olamadıklarına, ikinci hayatlarında sahip olabileceklerdi.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Fotoğraf çekmek için makinemi kaldırdığımda, eliyle “gel” diyen Hintli kadını gördüm. Başkasını çağırdığından emin olmak istedim. Etrafıma bakındım. Kimse kadını fark etmemişti. Güneşin farklı tonlarıyla bezenmiş sarisiyle kara bedenini renklendirmiş, karanlığı deliyordu. Bir kere daha eliyle beni çağırdı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Sırtından küçük bir anahtarla kurulan kurşun asker gibi ayağa kalkıp iskeleye atladım. Tahtaların gıcırdadığını benden başka kimse duymadı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kadın da ayağa kalkmış merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Müziğin sesi geride bıraktığımız sise karışmıştı çoktan. Sokaklarda, vücutlarını ölülerinin külleri ile kaplamış, dizlerine kadar uzanan saçlarından bitlerini ayıklayan birkaç Hintli’den başka kimseler görünmüyordu. Korkuyla karışık ilgiyle onları izlerken kadını gözden yitirdim. Sokağın bitiminde, tam köşeyi dönen bir hareket sezinleyip o tarafa yöneldim. Kadının cafcaflı sarisinin ucu, karanlıkta kayboldu. Ona yetişmem gerekiyordu. Ama nedenini bilmiyordum. Hipnotize olmuş gibiydim. Sokakların pisliğini örtbas eden yasemin kokulu tütsüler büyü gibi, kadın nereye giderse oraya uçuşuyordu. Beni onunla etkiliyor olabilirdi. Şüpheci düşüncelerle çalışan aklıma şaştım.
Gittikçe daralan sokaklardaki derme çatma evlerin hiçbirinde cam yoktu. Havadaki nem evlerin içindeydi. Bu yüzden olduğunu düşünüyorum; insanlar yaşamlarının çoğunu sokakta geçiriyorlardı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kuzguni vücutları karanlıkta seçilemeyen dilenciler, dişsiz ağızlarını kocaman açarak gülüyorlardı. Sonumun pek de hayırlı bitmeyeceğini bildiklerinden, benimle eğleniyorlardı. Yeni şüpheler aklımı çelmeye başlamıştı bile. Ellerini vücudumun her yerinde hissediyordum. Kötü bir rüya gibiydi her şey. Korkuyordum bilinmezliklerle dolu sokakların daha ötesine gitmeye, ama kadını takip etme arzum baskın çıkıyordu. Zerdeçal, kakuli, tarçın kokulu sokaklardan geçerken sıcak bir ev ortamını canlandırmaya çalışıyordum gözümde. Biraz olsun yitip gidişimi hafifletmeye yarıyordu.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Kadını tüm bedeni ile görebiliyordum artık. İki katlı bir evin önünde durdu. Arkasını dönüp varlığımı kontrol etti. Gözlerinde alaycı bir bakış yakaladım o anda. Bir ışık pırıltısı tüm sokağı aydınlattı. Dizlerim titriyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kadın evin kapısını açtı. İçeri girdi. Kapıyı aralık bırakmıştı. Yaklaştım. Şakaklarımdan pıtır pıtır terler boşalıyordu. Evin içine hapsolmuş nem yüzünden gözlük camlarım buğulandı. Tam sırasıydı. İçerdeki havaya alışınca buğu kendi kendine dağıldı. Sol elim, önümde sallanan fotoğraf makinesinin askısına kilitlenmişti. Eklemlerim bembeyazdı. Sağ elimle şortumun cebindeki telefonu yokladım. Oradaydı. İçim rahatladı.

Evin içi, sağda solda yanan mumlarla aydınlanıyordu. Kadının ayak sesleri, loş ışıkta ancak seçebildiğim merdivenlerden geliyordu. Ben de merdivenlere yürüdüm. Attığım her adımda merdivenler inliyordu. Kadın çıkarken duyulmayan seslerdi bunlar. Bedeni ne kadar hafif olabilirdi ki?

Merdivenler bomboş bir sahanlığa açılıyordu. Tam karşıda tek bir kapı vardı. Kadın buharlaşmadığına göre o kapıdan girmiş olmalıydı. Kapının yılanbaşı şeklindeki kolunu tuttum. Buz gibiydi. Yavaşça kapıyı açtım. Arkası kapıya dönük bir adam, yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Kadın ortalarda yoktu. Sandal ağacının rayihaları yükseliyordu tütsü çubuğundan. Odanın bir köşesinde küçük heykellerle süslü bir sunak vardı. Çiçeklerden halkalar yapılıp sunağın etrafına asılmıştı.

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

“Namaste! Masala çayı alır mısın?” diyen davudi sesle irkildim. Yerde oturan zayıf bedene ait olmayan bir sesti.

Dışarıda hiçbir şey içmemem gerektiğini hatırlayarak “Hayır, teşekkür ederim,” dedim.

“Neden buradasın?”

“O bayan beni buraya getirdi.”

“Hangi bayan?”

“Az önce odaya giren.”

“Ben senden başka kimseyi görmedim.”

“Ama nasıl olur?”

“Hep bize sunulanı almayız. Bazen de biz isteriz, O verir. İşaretlere inanır mısın?”

“Hiç üstünde durmadım.”

“Peki, buraya nasıl geldiğini düşünüyorsun?”

“Dedim ya, kadın beni getirdi.”

“Hindistan’a peki nasıl geldin?”

“Ülkeyi merak ettim, insanlarını.”

“Seni buraya çeken bir şeyler vardı yani. Belki de bazı işaretler.”

“Hayır, işaretler yoktu. Bilmiyorum. Dikkat etmedim.”

Varanasi - Fotoğraf KorkutGökhan

Varanasi – Fotoğraf KorkutGökhan

Tüm konuşma boyunca yüzünü hiç dönmedi genç adam. Meraktan ölmeme rağmen kalkıp yüzüne bakmadım ben de. Bir ara önünde asılı duran kandillerden birine uzandığında sağ kolundaki yara izini gördüm. İşaretler derken bunu mu kastetmişti? Yara izi, bir yıl önce sırt çantasını alıp “ben tatile gidiyorum” diye evden çıkan oğlumuzun kolundaki ile aynı yerde ve aynı şekildeydi. Hızla ona yaklaştım. Elimi omzuna koydum. Başını çevirdi. Gözlerini gördüm. Alnının hemen altındaki, boşluğa bakan bulanık mavi iki gözü… Kalbime bir sızı saplandı. Ona sarılıp, hıçkırarak ağlamaya başladım.

Kan ter içinde, kalbimde bir sızı ve gözlerimde yaşlarla uyandım.

Peyman Ünalsın

Limon

Amalfi – Fotoğraf İnternet Arşivi

Anahtarı çevirip odaya giriyorum. Yüksek tavanlı, beyaz badanalı oda, öğleden sonra güneşi ile daha da aydınlık. Beyaz tül, meltemi arkasına katmış, oradan oraya uçuşuyor. Tıpkı duygularım gibi.

Hani bu benim en büyük hayalimdi? Neden biraz buruğum öyleyse? Aylar öncesinden bu seyahati plânladık. Eteğimde ziller çala çala gelmiş olmam gerekmez miydi?

“Üzgünüm, ama bu seyahate gelemeyeceğim. Sen bu fırsatı kaçırma. Mutlaka git. Daha sonra birlikte de gideriz.”

“Ama yalnız olmaz ki!”

“Yapacak bir şey yok maalesef. Ne zaman ne olacağı hiç belli olmayan bir işim var, biliyorsun.”

Daracık yollardan büyüleyici sahillere tek başıma inmeye, nefes kesen manzara karşısında tek başıma keyif yapmaya geldim. Amalfi sokaklarında tek başıma dolaşıp, yalnızlık acısı çekmeye…

Balkon kapısının ötesinde ne var ne yok, gözlerim kamaşarak seçmeye çalışıyorum. Güneş, kocaman bir ışık topu olmuş. İçine girersem, tamamen farklı bir dünyada gözlerimi açacakmışım gibi efsunlu halkalar yaratmış. Merakla balkona çekiyor beni.

Amalfi - Fotoğraf İnternet Arşivi

Amalfi – Fotoğraf İnternet Arşivi

Balkon demirlerine tutturulmuş saksılardan sarkan kırmızı sakız sardunyaları manzarayı çerçeveliyor. Bir arı kanat çırpıyor dalların arasında. Bahçelerden kopup gelen limon çiçeklerinin kokusu, terasta içilen espresso kokusuna karışıyor.

Dağlara sırtını dayamış rengârenk binalar Herkül’ün peri kızını korur kollarcasına sahili gözlüyorlar. Jakarandaların moru, begonvillerin fuşyası ve sardunyaların kırmızısı fışkırıyor yeşillikler arasından.

Odada kalırsam boğulacağım. Üstümü değiştiriyorum. Plaj çantamı alıp, şapkamı takıyorum. Dalgalı duygularımı odada bıraktığımı umarak sokağa çıkıyorum.

Parke taşlı sokaktan kırmızı bir Vespa geçiyor. Kız, erkeğin beline sarılmış. Konuşup, gülüşürken kaskları birbirine çarpıyor. Kızın boynundaki yeşil fular uçuyor. Başını geriye çevirip fuların arkasından bakıyor kahkaha atarak. “Bırak gitsin. Yenisini alırız,” diyor erkek. Kıskançlıkla bakıyorum arkalarından.

Sahilden konuşkan İtalyanların cıvıltılı sesleri geliyor. Aralarına karışıyorum. Meydana varan sokağın köşesinde seyyar arabada dondurma satan delikanlının yanına yaklaşıyorum. Küçük kazanda dondurmayı çevirip duruyor. Tek çeşit var; limon. İki top dondurma alıyorum. Mağazalar sattıklarından çok, estetik vitrin tasarımlarıyla ilgimi çekiyor. Sahibine küskün ev kedisi bakışlarıyla uzaklaşıyorum. Tuzlu su iyi gelecek, biliyorum. Plaja iniyorum. Bir şemsiye, bir şezlong, ufak bir sehpa… Üzerimdekileri çıkarıp uyuşukça denize yöneliyorum. Buhranımı daha da derinleştirecek açık denize bakmamaya çalışarak kıyıya paralel kulaç atıyorum. Uzun süre denizde kalıp, karar alıyorum;  ertesi gün Roma’ya döneceğim. Tek başına Roma’da birkaç gün geçer, ama Amalfi’de geçmez. Sudan çıkıyorum. Aldığım kararın rahatlığıyla şezlongda uzanıp kitap okuyorum. Bir saat kadar sonra sahilde insanlar azalmaya başlıyor. Baş başa yenecek yemeklere, geceye hazırlanmak için herkes oteline çekiliyor. Günün en sevdiğim saatleri. Güneşin yatık ışıklarıyla yıkanan denizi seyrediyorum. Sen de yanımda olsaydın keşke!

Amalfi - Fotoğraf İnternet Arşivi

Amalfi – Fotoğraf İnternet Arşivi

Plajdan otele yürüyüş yolunda, geçtiğim daracık sokakların, beni içine çekmeye çalışan birbirinden güzel evlerin keyfini çıkarmaya çalışıyorum.

“Buz gibi şarap var. Hadi siz de bize katılın! Yemek öncesi birer kadeh içelim,” diye sesleniyor otel sahibesi odama yöneldiğimde.

“Birazdan yanınızdayım,” diyorum gülümseyerek.

Duş alıyorum. Askılı desenli elbisemin üzerine şalımı atıp aşağıya iniyorum.

Mangal yanmış bile. Izgaranın üzerinde limon yapraklarına sarılmış Pecorino pişiyor. Servis masasında çeşitli deniz ürünleri ızgara yapılmak üzere sıralanmışlar. İnsan ömründe yaşanacak ender güzelliklerdeki akşamlardan birine, camekânın dışından bakıyorum. İçine girmek zor geliyor.

Yemeğin sonunda resepsiyon masasının üzerindeki zilin sesini duyuyoruz. Otel sahibi soru yüklü bakışlarla yerine geçiyor. Eşi “bu saatte kim olabilir ki” edasıyla omuzlarını silkiyor. Birkaç dakika sonra otel sahibinin yanında seni görüyorum. Ağladım, ağlayacağım. Hayatımın sürprizi! Artık camekânı aştım, akşamın içindeyim.

Amalfi - Fotoğraf İnternet Arşivi

Amalfi – Fotoğraf İnternet Arşivi

Limon ağaçlarının süzüp kulağımıza taşıdığı tarantella eşliğinde yudumladığımız espresso ve limoncello, Tiffany’nin mücevher çantasından fırlamış birer hazine oluyor gecenin koynunda.

Peyman Ünalsın

Murakami’ye Mektup

image1

Brunnen See – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sevgili dostum,

Beynimi, bedenimi, ruhumu teslim alan, tüm kaosu ile ölüm fermanımı hazırlamış şehirden uzakta olduğuma ne kadar mutluyum, bilemezsin.

Burası, yaşanılası bir cennet…

Evimde, ancak bir kafese hapsettiğim bülbülün sesini duyabilirim. Burada, sabah pencereye konduğunda, şarkılarıyla uyanıyorum. Egzoz kokusundan uyuşmuş beynim, oksijen sarhoşu şimdi. Gözlerime “açıl” diye emrediyor. Sarhoşluğunu üzerinden atana kadar tüm uzuvlarıma buyruklarını sıralıyor. Çabucak yataktan çıkarmaya çalışıyor beni.

image8

Neuenhof – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Yatağımdan o kadar nefis bir manzara görünüyor ki, gözlerim mutluluğun hasını yaşasın istediğimden, kalkmakta nazlanıyorum.

Bülbül küçük kanatlarını çırpmaya başlıyor. Onun robotik seri hareketlerini görünce tembelliğimden utanıyorum. Üzerimdeki çiçekli pikeyi, bacaklarımla savurup atıyorum. Banyoya yöneliyorum.

Bu evin en çok neyini seviyorum biliyor musun? Banyo dahil, tüm odalar manzaradan nasibini almış. Her işi gözüm dışarıya sabitlenmişken yapıyorum. Çayı koyarken fincanı ıskalıyorum, giyinirken düğmeleri yamuk ilikliyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Gözüm yine dışarıda. Bakıyorum, pijamaya diş macunu dökülmüş. Yeşile açlığımı gideriyorum doyasıya. Hani öleceğini bilirsin de, yaşamak istediklerini hiç aksatmadan gerçekleştirmek istersin ya, işte öyle.

Zug - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zug – Fotoğraf PeymanÜnalsın

İki gün önce, yine akasyalarla, çamlarla kaplı tepelere dalıp gitmişken, patikada yürüyen siyah uzun saçlı bir kadın gördüm. Göğsünden yere kadar evaze uzanan beyaz bir elbise giymişti. Saçları, esen hafif sabah rüzgârında omuzlarında dalgalanıyordu. Sanki yürümüyor da, süzülüyordu. Önündeki tümseği aşmak için eteğini hafifçe kaldırdığında ayaklarının çıplak olduğunu fark ettim. Bir karganın havada patlayan yırtıcı çığlığı ile aniden döndü ve bana baktı. Çekik gözlerinin yeşili ormanı yansıtıyordu. Ürkek bir tavşan gibi, gözlerini benden kaçırıp, hızla yürümeye başladı. Onu izlediğimi nereden anladı, hâlâ çözebilmiş değilim. Bir daha da ona rastlamadım. Değerli kol düğmemi kaybetmiş gibi, gözlerim her yerde onu arıyor artık.

Salonun penceresine değen manolyanın dallarına sakalar konuyor. Şen ötüşleriyle salondaki guguklu saat aklıma geliyor. Utanıyorum. Ev sahibine saatin zembereğini bozduğumu söyledim ıkına sıkıla. Saati kurarken de gözlerimi evi saran ormana kilitlediğimden, zinciri öyle bir hızla çektim ki zemberek boşaldı ve ucunda bronz kozalak olan zincir hızla kaydı. Minik halka da kopacak ve zincir hepten yere düşecek sandım, ama neyse ki halka sağlam çıktı. Sakanın sesi penceremden uzaklaşırken, aklım da guguklu saatten uzaklaşıyor.

Brunnen See - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Brunnen See – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Saçlarımı elimle tarayıp son defa aynaya bakıyorum. Siyah saçlarımdaki lacivert ışıklar aynada parlayıp sönüyor. Beyaz elbiseli kızı düşünüyorum. O kimdi? Ve şimdi nerede?

Banyodan çıkıp beyaz dolaplarla kaplı giyinme odasına geçiyorum. Mavi şort, beyaz tişört ve koşu ayakkabılarımı giyiyorum. Bunlar, senin tavsiyenle yeni aldığım ayakkabılar. Haklıymışsın dostum; koşarken vücudumun ayaklarıma uyguladığı baskıyı hiç hissetmiyorum. Ayaklarımın altındaki esnek yaylarla her adımda yerden havalanıp, yumuşakça yeniden yere iniyormuşum gibi. Her zamankinden daha hızlı koşuyorum adeta.

Koşarken senin gibi hiçbir şey düşünmüyorum. Sadece koşuyorum. Nefesimi kontrol ediyorum. Adımlarımı tahlil ediyorum. Ne zaman, hangi aşamada yorulduğumu anlamaya çalışıyorum. Bir sonraki seferde, önceki koşudan edindiğim tecrübeleri uygulamaya geçiyorum. Koşarken düşündüğüm bir diğer şey ise, dinlediğim parçanın sözleri. Billie Holiday, ‘’You Don’t Know What Love Is’’ derken, suratıma telefonu kapatan eski sevgilimi hatırlıyorum. Aşkı biliyorum aslında, sadece sözlere dökemiyorum. Her şeyin bu kadar aleni olmasına ne gerek var ki zaten? Beraberken iyi vakit geçiriyoruz. Konuşabiliyoruz. O daha söylemeden ben şarap kadehini dolduruyorum. Yorgun olduğunda omuzlarına masaj yapıyorum. İzlediğimiz filmleri, okuduğumuz kitapları tartışıyoruz. Ama neymiş? Daha ona bir kere “seni seviyorum” dememişim. Sevmesem onunla vakit geçirmek ister miyim?

Zug - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Zug – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Görüyor musun? Yine bir sürü laf kalabalığı yaptım. Koşmaya başladığında amacın göbeğinde birikmeye başlayan yağlardan, hantallıktan kurtulmaktı. Yüz kilometrelik maratona kadar vardırdın işi. Disiplin, hırs ve çalışmanın ödülü. Yazmak, yaptığın en iyi şey değilmiş. Seni takdir ve tebrik ediyorum.

Dedim ya burası gerçek bir cennet. Bazı günler arabaya atlayıp Zug veya Zürih Gölü kenarına gidiyorum. Çimlere serilmiş, kısıtlı günlerde kendini gösteren güneşin tadını çıkaran insanların arasında koşuyorum. Bazen de evin yakınındaki ormanda sedirlerin, kestane ve kayın ağaçlarının arasında, sincapların yoldaşlığında yapıyorum koşumu.

Burada her şey saat gibi tıkır tıkır işliyor. Sokağa çıktığım anda düzene ters gelen davranışlar yapmamak için büyük çaba sarf ediyorum.

Bazı günler güneş dinlenmeye çekilip, bulutlarla bizi baş başa bırakıyor. Çamur arıyorum, o da yok.

Baden - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Baden – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Baharda gelmekle iyi etmişim. Bu mevsim yemyeşil ormanlarla çevrili göl kenarları, ufukta karlı Alplerle birleşiyor. Bir masalın içinde gibiyim. Anlatmakla bitmez, görmen lazım.

Ormanın yeşiline, sabahın pusuyla bulandığı gizemine karışmaya hazırım artık.

Evin kapısını açmamla kuzguni karga tünediği daldan havalanıp, ormanda kılavuzum oluyor. Belki de beni beyaz elbiseli kadına götürür.

Peyman Ünalsın

Balık Ağlarında Parfüm Kokusu

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Rengârenk luzzular, balıkçı tekneleri, koya atılmış devasa hediye paketleri gibi denizde salınıyorlardı. Kimisinin üzerine muşamba brandalar çekilmiş, yaza kadar dinlenmeye bırakılmışlar sanki. Kimisi bakımda. Bazıları da akşam balığa çıkmak üzere hazırlanıyor. Fotoğraflarını çekiyorum. Bu cümbüş, fotoğraf karesini bahar tablosuna döndürüyor.

İki katlı Malta taşından yapılmış evler yüzlerini denize çevirmiş, elips şeklinde, Marsaxlokk kıyısını çepeçevre kuşatmışlar. En ön sırayı küçük balık lokantaları almış. Aradan köyün ana yolu geçiyor. Lokantaların hemen önüne ve yolu geçince deniz kenarındaki geniş kaldırıma masalarını açmışlar. Garsonlar davetkâr sözlerle, lokantalarına buyur ediyorlar. Sarımsakla hazırlanmış ızgara kalamar kokusu doluyor burnuma. Masalardan birini gözüme kestiriyorum. Sarı duvarlı evler gibi, sırtımı karaya, yüzümü güneşin altın damlaları ile aydınlanan denize dönüp oturuyorum. Güleç yüzlü, ufak tefek, kumral bir bayan garson masaya geliyor. Güneş gözlüğünün arkasındaki gözlerini görmüyorum, ama sempatik tavırları bu rahatsızlığımı gideriyor. Buz gibi bir bira, soslu midye ve kalamar kızartma sipariş ediyorum. Aç gözlülük yaptım, biliyorum. Ne var ki, hepsinden tatmak istiyorum. Manzarayı seyrederek yemeğin tadını çıkarıyorum. Gelmeden önce kafamın içinde dolanan tüm sıkıntıları, üzüntüleri, endişeleri, asma kilitli bir kutuya kaldırmış gibi sadece güzel şeyler düşünüyorum.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kendi kendime, eve dönünce rejime başlamayı vaat ederek, ısmarladığım tüm kalamar ve midyeleri bitiriyorum. Arkama yaslanıp biramı içiyorum. Güneş gözlüklü garson kıza el ediyorum, yanıma geliyor. Yediklerimi sindirmek için espresso ve Jagermeister istiyorum. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlardan kurtulan güneş, turkuaz deniz ve tabii tıka basa yediğim yemek ile göz kapaklarımın üzerine yerleşmeye çalışan ağırlıktan kurtulmak için hızlıca hesabı ödeyip kalkıyorum. Masaların istilâsından kurtulan bir kısım kaldırımda, hediyelik eşyalar satan tezgâhlar kurulmuş. Şekil şekil, renk renk buzdolabı mıknatısları, kurşundan Malta şövalyeleri, yerel likörler, kurabiyeler ve daha pek çok cazip ürün var tezgâhlarda. Birkaç parça bir şey satın alıyorum. Köye geldiğimden beri gözümü tırmalayan yegâne şey, koyun ucundaki upuzun bacaları ile doğayı kirlettiğini düşündüğüm fabrika oluyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Meydandan, köyün iç kısımlarına yöneliyorum. Mevsimden mi, hafta içi olduğu için mi, yoksa öğle saatleri olması sebebiyle mi sokaklar bu kadar ıssız bilmiyorum. Üstelik de kıyı kadar sevimli gelmiyor tüm ara sokaklar. Tekrar kıyıya dönüyorum. Otobüsün gelmesine on beş dakika kadar var. Biraz daha yürüyüş yapıp, fotoğraf çekeyim derken, bulutlardan kurtulan yağmur damlalarının bombardımanına tutuluyorum. Yazın, muhtemelen masaların konulduğu bir pergolanın altına sığınıyorum. Otobüsü bekleyen diğer turistlerle, gece balığına hazırlanan takanın tayfası da koşarak pergola altına geliyor. Az önce fotoğraflarını çektiğim balıkçıları izliyorum. Güneşten ciltlerinin renkleri kopkoyu olmuş balıkçılar, deniz suyundan sertleşmiş ve matlaşmış saçlarını kasketlerinin altına gizlemeye çalışmışlar. Benim için hepsi birbirinin aynı.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Koyun sonunda profilini gördüğüm fabrikanın ne olduğunu balıkçılara sorsam, en doğru cevabı alırım diye düşünüp, İngilizce konuşmaya başlıyorum. Aynı anda da, soruyu yönelttiğim balıkçının kadın olduğunu fark ediyorum. Kızgın gözlerle bir bakış fırlatıp, “No English. Maltese,” diye nefret kusarcasına tıslıyor. Yıllarca İtalyanların, İngilizlerin, Fransızların sömürgesi altında yaşamanın baskısı ile milliyetçi duyguları kabarmış belli ki. Tüm Maltalılar, dil ve kültürleri konusunda bu kadar katı değil. Bazıları şakırcasına, hayranlıkla İtalyanca konuşuyor. Hemen hepsi İngilizce biliyor. Balık ağlarına takılan bu kadın beni şaşırtıyor. Erkek çocuk beklerken kızı olan baba, erkek çocuğu gibi yetiştirdi belki onu. Zamanı geldiğinde de babasının görevini devraldı. Ya da balıkçı babası ile tekneye çıka çıka, erkekleşti. Belki de hormonları, parfüm kokusundan değil, balık kokusundan hoşlanacak kadar üzerinde baskı yarattı. Baştan aşağı kadını süzüyorum. Hâlâ bana kızgın. Belki de koylarının cazibesini zedeleyen bu gudubet fabrikayı kuranlaradır kızgınlığı. Bunu asla bilemeyeceğim. Söylenerek ellerini eprimiş kot pantolonunun ceplerine sokuyor ve tek ayağını önündeki banka dayayarak denize dönüyor. Erkeklerin dünyasında kadınlığından soyutlanmış bir balıkçı. Her gün denize açılıyor, narinliğini yitirmiş, tuzlu sudan, güneşten kalınlaşmış ve hantallaşmış nasırlı elleri ile balık ağlarını denize salıyor. Tuttuğu balıkların bir bölümünü, o gün de olası bir fırtınadan kurtulmalarının minnetini ifade etmek amacıyla kiliseye bağışlıyor. Aksi, yaşlı bir adama benziyor. Memnuniyetsiz bir yüzle bana bakıyor ve yağmurun durmasını fırsat bilerek, koşar adım tekneye dönüyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sonradan öğreniyorum; koyun güzelliğini, heykelsi yüzdeki çıban gibi bozan fabrika, enerji santraliymiş.

Peyman Ünalsın

Cinema Paradiso

Palazzo Adriano

Karanlık çökmeden kasabaya varmam gerekiyor. Kırmızı Cinquecento’nun içinde hayallerine koşan bir gezginim ve tüm adayı baştan sona, bu küçük, şirin arabanın içinde uzun kilometreler kat ederek dolaşabilirim. Direksiyona kurulup, parlak kırmızının, Ortaçağ’ın tuğla yapılarıyla bezenmiş kasabalarında oluşturacağı tezatın tadını çıkartacağım.

Gideceğim kasaba, dalgalı denizde kâh görünüp, kâh saklanan bir gemi gibi, arada sırada ortaya çıkıyor. Yakın görünüyor gözüme.Geride bıraktığım virajlı yollar kasabaya kadar devam ediyorsa, daha en az bir saatim var demektir.

Camları sonuna kadar açıyorum. iPod’dan yükselen Ennio Morricone, Sicilya topraklarının ruhunu damıtıyor notalarda. Geçtiğim bazı köyler beni ürkütüyor. Fakirliği, insanlığın fakirlik karşısındaki acizliğini, hızlı çekim videoda izler gibi izliyorum. Sahip olamamanın verdiği çaresizlik yasadışı eylemlere dönüşebilir bu topraklarda. Ya da fakirliğe rağmen, bir yudum dostlukta mutluluğu tadan insanlara rastlayabilirsiniz. Şarkılar çalıp söyleyen, dans eden insanlar.

Fakirliğin, günahın sebebi bu “lanetli topraklar” kimileri için.

Cinema Paradiso

Ben dostluğun, aşkın izini sürüyorum. Hayatının ilk aşkını yaşayan gençlerin gözlerindeki pırıltıyı görmek amacım. Artık erişemediğimiz masum ilişkileri hatırlatır cinsten. Yağmurun altındaki kaçamak öpüşmelerin, tutku dolu mektupların arayışındayım. Kısaltılmış ve özelliğini yitirmiş kelimelerle dolu bir kısa mesaj mutlu etmiyor beni. Ya da küçük bir çocukla, bir yetişkinin, kocaman anlamları olan söz dizelerinin peşindeyim. Omzundaki, yüreği insanlıkla, iyilikle dolu babacan tavırlı bir adamın eliyle güven duygusunu hisseden çocuğun dünyasına girmek istiyorum.

Cinema Paradiso

Cinema Paradiso

Düşüncelere dalmışken, yolun nasıl bittiğini anlamıyorum. Palazzo Adriano’ya Hoşgeldiniz tabelasını görüyorum.

Dar, Arnavut kaldırımlı yolda yeşil, kahverengi panjurlu evleri seyrederek kasaba meydanına yöneliyorum.

Sokaklar tenha. Evlerden, İtalyanların hararetli konuşmaları çalınıyor kulağıma. Bir bebek ağlıyor avaz avaz. Sabrı taşmış bir anne yalvarıyor artık sussun diye. Tabak çanak sesleri duyuluyor. Kızgın yağa atılan sarımsakların cızırtısı ve kokusu sarıyor sokakları. Kimi maç izliyor belli ki televizyonda. Coşkulu İtalyan melodileri yükseliyor tenhada.

Tüm bu yerel tınılara, Mahmure’nin mekanik sesi katılıyor. “Yüz metre sonra sağa dön”, “Elli metre sonra dönel kavşaktan sola dön”, “Hedefe iki yüz metre kaldı”. Aslında onun sesini kesme vakti geldi. Ufacık kasabada Umberto I° Meydanı’nı bulmak zor olmasa gerek.

Hayranlıkla etrafı seyrederken dar yol, geniş bir meydana ulaşıyor. Ortadaki çeşmeyi tanıyorum. Salvatore’nin, sinemaya gitmek için harcadığı süt parasının yüzünden, annesinden dayak yediği yer burası. Arabayı meydanın ortasında durdurup iniyorum. Cinema Paradiso’yu arıyor gözlerim.

Derken meydanda koşturan “bu meydan benim” diye boğazını yırtarcasına bağıran adamı görüyorum. Mahallenin delisi, yabancı olduğumu anlayıp etrafımda tur atıyor. Korkmadım desem yalan olur. Kasaba lokalinin kapısında dikilen bir adam bağırıyor, “Hadi git, hadi! Onu rahat bırak.” Aynı sözleri tekrarlayarak uzaklaşıyor yanımdan.

Palazzo Adriano

Üniformalı bir adam yaklaşıyor bu sefer, “Hanımefendi buraya park edemezsiniz. Az ilerde sağda otopark var.” “Pardon, Otel Del Viale’yi arıyorum.” “Soldaki ilk sokaktan sapın, sağa dönünce yol üzerinde göreceksiniz. Ama orada otopark yok. Gösterdiğim otoparka bırakıp, yürüyeceksiniz.” “Teşekkür ederim.”

Arabayı, görevlinin gösterdiği otoparka bırakıyorum. Bavulumu alıp, otelin olduğu sokağa doğru yürüyorum. Küçük bir çocuk yaklaşıyor yanıma. Nasıl böyle mantar gibi yanımda bitiverdiğini anlamıyorum. Esmer, zayıf, boncuk gözlü çocuk bavuluma el atıyor. “Ben yardım edeyim size.” “Sağol, ama senin için ağır olabilir.” “Hiç de değil. Ben her gün film rulolarını taşıyorum kucağımda. Kocaman bir makinayı idare ediyorum.” Gülüyorum. Belli ki hayâl dünyası çok geniş. “Adın ne senin?” “Salvatore Di Vita”. Hayal dünyası geniş olan Salvatore mi, yoksa ben miyim, bilemiyorum.

Otele yürüyoruz yan yana.

Peyman Ünalsın

Sıcak Çörek

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü, yerini güneşe bırakmaya hazırlanan ayın son ışıklarıyla yıkanıyordu. Çan sesleri çınlıyordu henüz uyuyan şehirde.

Maxim uzandığı bankta gözlerini aralayıp köprüye baktı. Gözleri oyun oynuyordu kendisine ya da zihni; köprü üzerindeki heykellerden biri hafifçe gözünü kırpmıştı sanki.

Kendisiyle baş başa kaldığı saatler sona ermek üzereydi. Fazlasıyla hüzünlü, ama tüm bakışlardan uzak geçirdiği yegâne saatler. Birazdan gün ağarmaya başlayacak, etraf işine, okuluna gitmek için koşturan insanlarla, şehri karış karış gezmeye çalışan mutlu turistlerle dolacaktı.

Köprü, geçmişiyle bağını simgeliyordu. Her şeyin yolunda olduğu günlerde, iş yerinin penceresinden köprüyü izlerdi. Şehre enerjik bir hava kattığını düşünürdü. Şimdi ise yaşam alanı olmuştu. Orada yatıp, orada kalkıyordu. Bazı geceler sabaha kadar heykellerle dertleşiyordu. Köprünün vâkur gözcüleri seslerini çıkartmadan, Maxim konuşmaktan yorgun düşünceye kadar onu dinliyorlardı.

Charles Köprüsü - Fotoğraf KorkutGökhan

Charles Köprüsü – Fotoğraf KorkutGökhan

Gündüz etraf insanlarla dolu olurdu; turistler, turistlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak sanatçıları. Maxim en çok müzik yapanları severdi. Bardakları enstrüman niyetine kullananların, gitar, violonsel, akordeon çalanların, bir kuklanın parmaklarında melodiyi bulan piyano tuşlarının, ıssızlığına kattığı rengi yitirmek istemiyordu. Yalnızlığını, dünya üzerinde dikiş tutturamamasının talihsiz hikâyesini unutturuyordu köprünün canlılığı. Vltava’nın bir ucundaki, çocukluğunun pamuk şekerlerini çağrıştıran binaların arasına sığınıyordu bazen de.

Jan Palach Abidesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Jan Palach Abidesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Wenceslas Meydanı da coşkulu kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Ama Jan Palach Abidesi’ni görmek içini burktuğundan, orayı sadece bacaklarının pasını açmak için yürüyüş parkuru olarak seçmişti. Abideyi her gördüğünde, çok özlediği babası geliyordu aklına. Hatıralarını anlattığı uzun gecelerde, altmış dokuz yılının Ocak ayını unutmak istediğini söylerdi.

Bir sabah Gregor Samsa gibi böcek olarak uyanmayı diliyordu. Ancak o zaman, sokaklarda yaşamanın omuzlarına yüklediği ağırlıktan, utanma duygusundan kurtulabilirdi. Kimse sokakta oradan oraya koşturan bir böceği garipsemezdi. Böcek olsaydı istediği her yere sığınabilirdi. Köprünün hemen yanındaki Kafka Müzesi, sığınmak için biçilmiş kaftandı. Müzenin labirentinde, istediği zaman, tüm gözlerden soyutlanırdı.

Old Town - Fotoğraf KorkutGökhan

Old Town – Fotoğraf KorkutGökhan

Doğruldu. Saatin 5:31 olduğundan emindi. Kaçta uyursa uyusun, her sabah, köprünün temelinin atıldığı saatte gözlerini açıyordu. Köprüye bağlılığının bir açıklaması olmalıydı. Belki de saat kulesinden yükselen seslerdi onu uyandıran hep aynı saatte. Kulenin üzerindeki iskeletin titrek kemiklerini rüyasında mı görüyordu, yoksa uyanır uyanmaz gözünün önüne mi geliyordu, anlayamıyordu. Saatin kenarındaki diğer heykeller gibi kafasını sallıyordu hemen. “Daha çok erken” diyordu kendi kendine. Aziz John Nepomuk “yaşadığın anın değerini bileceksin” diye fısıldıyordu kulağına. Bankta geçen günlerin ne gibi bir değeri olabilir ki diye düşündü. Güvenmeyi öğrenmişti ailesinden. İyiliği, vicdanı, dürüstlüğü… Sorgulamayı atlamıştı. Herkesin kendisi gibi olamayacağını da… İnsanların, başkalarının zayıflıklarından faydalanmak için pusuda beklediğini reddetmişti hep. En önemlisi, hayatın bir terazi olduğunu, her bir kefeye konulan değerlerle onu dengede tutabileceğini öğrenememişti. Yavaş yavaş uçmuştu elinden sahip oldukları. Artık hükmü sadece bu banka geçiyordu. İnsanlar ondan uzak duruyorlardı. Pejmurde haliyle şehrin estetiğini bozduğuna inanıyordu. Ama bir tek o yoktu ki böyle başıboş olan.

Prag Astronomik Saat - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Astronomik Saat – Fotoğraf KorkutGökhan

Bisikletinin zilini çalarak selâm veren fırıncı çırağı Ivan’ı son dakikada fark etti. Etrafına bakındı, selamladığının kendisi olduğuna emin olmak için. Ondan başka kimse yoktu henüz ortalarda. Bisiklet hızla uzaklaştı. Epeydir onu selâmlayan olmamıştı. Şaşırdı. Kalbinde bir kıpırtı hissetti.

Tepedeki kaleden kendisini izleyen bir çift göz vardı sanki. Sabah serinliği mi, yoksa izlendiğini düşünmek mi onu ürpertmişti?

Prag Kalesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Prag Kalesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir fren sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ivan bisikletiyle bankın yanında duruyordu. Elinde bir kesekâğıdı tutuyordu. “Günaydın” dedi yamuk gülümsemesiyle. “Çörekler fırından yeni çıktı. Paketin içinde bir de kahve var. Afiyet olsun.” Maxim’in cevap vermesine fırsat bırakmadan geldiği gibi hızla uzaklaştı. Demek hâlâ iyilikler vardı yeryüzünde!

Tepeden izlendiğini düşündüren o bir çift göz, belki de Tanrı’nın gözüydü.

Peyman Ünalsın