Kar Kristalleri

İstanbul - Fotoğraf PeymanÜnalsın

İstanbul – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Ne zaman kar yağsa, içinde mini minicik kardan adam yapılmış yeşil plastik bir kap gelir gözlerimin önüne. Çocukluğumun hatıraları arasından sıyırıp aldığım, en belirginlerinden biridir.

Dışarıda o kadar yoğun kar vardı ki, başımızı ancak sokak kapısının biraz dışına çıkarıp, alçak çatılardan sarkan buzlara göz atıp, birine kurban gitmemek için hızlıca plastik kabı karla doldurmuştuk. Pekmezle karıştırıp da yiyebilirdik, ama biz kardan adam yapmayı tercih etmiştik. Sobada çatırdayan odunların sesini dinlerken minyatür kardan adamımızı yapmıştık bile.

Biz büyük şehir çocukları için kar, kutlanacak bir bayram, özenle hazırlanılan bir tören gibi…

Okulun tatil olmasını hasretle beklerdik hep. Evde geçirilen o gün, yeme içme, kartopu oynama günü ilan edilirdi. Okula gidilmese de sabah erkenden kalkılır, bizden başka kimsenin basıp, karları bozmasına izin verilmemecesine camda bekçilik yapılırdı. Bozanlara sinirlenilir, cam açılıp “amca lütfen karlarımızı bozma” diye serzenişte bulunulurdu. Mahalledeki tek tük çocuk bir araya gelip soluğu sokakta alırdık. İç çamaşırlarımıza varana kadar ıslanmadan da eve girmezdik.

Akşamüstü anne keki kokusu evi sarardı. Kakaolu süt ve kek, televizyon karşısında güzel bir film eşliğinde yenir, içilirdi. Akşam menüsü sucuk, ekmekti.

İstanbul - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Geçen bunca yıla rağmen değişen çok bir şey olmadı. Ana karakter dışında…

Beyaz, dingin sessizlikte yok olmayı seviyorum. Gökten düşen kristaller, Lila Downs’un sesinde El Relampago ile dans ediyorlar adeta. Her adımda, ayağımın altında karın gıcırtısını hissediyorum. Belli ki kar temizleme aracı geçmiş benden önce. Karın şiddetlenmesini ve temizlenen yerleri yeniden kaplamasını diliyorum içimden. Yaşadığım koca şehrin pisliklerini örtmesini… Sembolik de olsa renginin saflığını, paklığını şehrime bulaştırmasını… Bazı insanların kalplerindeki karanlığı yok etmesini… Sükûnetin insana verdiği huzuru hatırlatmasını… Kar kristalleri gibi küçücük nesnelerin, bazen görmediğimiz, sadece hissedebildiğimiz değerlerin bize tattırdığı mutluluğu keşfetmelerini…

Avucumun içindeki kar kristaline bakıyorum. Parıldıyor. Avucumu kapatmaya çekiniyorum.

Kar kristali hep benimle kalsın istiyorum.

Peyman Ünalsın

Çamların Gölgesinde

Ne kadar zaman oldu tam kestiremiyorum, ama yıllar sonra dede evinde olmam, hüzünle karışık heyecanlı bir mutluluk veriyor.

Bahçeyi ovadan ayıran büyük demir kapının önünde arabayı durduruyorum. Bahçe, Ağustos ayının kavurucu sıcağı ile alev alev yanıyor. İncir ve zeytin ağaçlarının tam karşısında, sıcağın buğulu görüntüsü altında sadece çatısını seçebildiğim iki katlı beyaz taş evin yanındaki iki çam ağacına takılıyor gözlerim. Arabanın kapısını açıp iniyorum. Bahçe kapısının iç tarafta kalan kilidinin dilini geriye çekiyorum. Kapı kilidinin çıkardığı ses, ağustos böceklerinin seslerini bölüyor. Kapıyı sonuna kadar itiyorum. Beni bekleyen bahçeye ve beyaz taş eve bakıyorum. Kısa bir iç çekişin ardından tekrar arabaya dönüyorum. Motoru çalıştırıp, kalbimin en yüksek perdeden çıkan çarpıntısını dinleyerek, beni eve ulaştıracak uzun, parke taşlı yolda arabayı yavaşça sürüyorum. Tekerlek seslerine derinden çocuk sesleri karışıyor. Eve yaklaştıkça sesler artıyor.

“Korkut, hadi aşağı gel top oynayalım!”

“Kırlangıçları izliyorum. Sonra oynayalım. Buraya kocaman yuva yapmışlar. Gelip sen de baksana Aydın.”

İncir ağaçlarının arasında dolaşmadığım günün diğer saatlerini, pencerenin geniş pervazına oturup, çevreyi izleyerek ya da o pervazın içinde resim yaparak geçirirdim. Evin en hoşuma giden yeriydi. Ev ahalisi beni aradığında, nerede bulacağını bilirdi.

Dedem, “bu çocuk ressam ya da mimar olmalı,” derdi. Keşke benim ve Aydın’ın mimar olduğumuzu görebilseydi.

O güzelim taş ev ne kadar yıpranmış. Baktıkça içim acıyor. İhmal ettik çok. Bahçıvanların eline terk ettik.

Evi, gölgesiyle serinleten çam ağaçlarına bakıyorum. Bir zamanlar dört tane ağaç vardı. Kaderlerine boyun eğip, sayıları ikiye düştü.

Dedem, bir kilisede mum yakar gibi, her doğan çocuğu için, evinin bahçesine bir çam ağacı dikmiş. Şimdi, ağaçsız, çorak toprakları düşününce, her yeni anne babanın doğan çocukları için birer ağaç dikmelerinin, o çocuklara sahip olmak için adak adayarak mum dikmekten daha hayırlı olacağına inanıyorum.

Babam, amcam ve iki halam için dikilen çamlar, onlarla birlikte serpilip büyümüşler. Aydın’ın sıcak yaz aylarında, hep o haşmetli çam ağaçlarının gölgesinde serinledik. Esintili akşamlarda dallarının arasında ıslık çalan rüzgârın sesini dinledik. Yağmur yağdığında toprağın kokusuna karışan reçine kokusunu çektik içimize.

Gençlik yıllarımızda, çamların destansı hikâyesine tanık olduk. Evi ihmal etmemizin bir sebebi de bilinçaltımızda yer eden o hikâyeydi belki de. Birbirimize itiraf edemediğimiz… Bakışlarımı zamanla aşık atan iki çam ağacından kaçırıyorum.

Çam ağaçları, adeta ithaf olundukları kişilerle bütünleştiler. Dört çocuğun değişik yaş evrelerindeki başarıları ile beslendiler. Nasıl ki onların başarıları, hayat coşkuları, çamlar için oksijen, su, gübre olduysa, ne yazık ki babamla amcamın ebediyete yolculukları da çamların hayat sularının kesilmesi oldu.

Destan daha bitmedi diyorum kendi kendime.

Ezan sesiyle düşüncelerimden kısa bir süreliğine ayrılıyorum.

Bahçede dolaşıyor gözlerim. Bahçıvan iki çam ağacının kaderine hükmedememişti, ama bahçe genel olarak iyi durumda. Yabani otlardan arınmış, evin giriş kapısının yanındaki iki toprak küp içine kırmızı sardunyalar dikilmiş. Neyse ki bahçeye zenginlik katan tarihi mermer kurnanın içine de çiçek dikmeyi düşünmemiş. Duvar dibinde dayalı duran sütun başlarını korkuyla süzüyorum. Motiflerin aralarını biraz yosun bürümüş sadece. Hatırladığım kadarıyla böyle üç adet sütun başı vardı bahçede. Babaannem ve dedem, evi yaparlarken hiç birine dokunmamışlar. Nasıl buldularsa öyle bırakmışlar. Yaz olup da okullar kapandığında ve onları ziyarete geldiğimizde, dedem bizi karşısına alır ve bu toprakların zenginliğini, evin bahçesinde, yüzyıllar öncesindeki sahiplerinden bize miras kalan bu kurnaya, sütun başlarına, tarihi değerlerini anlatarak sahip çıkmayı öğretirdi. Bugün tarihe, tarihi eserlere ilgi duyuyor, onları koruyup kolluyorsak, bunda dedemin rolü büyüktür.

Annem kuzinenin bir gözünden çıkarttığı közlenmiş patatesleri tabağa alıyor. Diğer gözden tepsi içinde kuzu etleri çıkıyor. Terası kaplayan leziz kokular büyük ziyafetin habercisi. Köpüklü yayık ayranını bardaklarımıza boşaltıyor annem. Daha yemek yemeden ayranları içip bitiriyoruz. Dudaklarımızın kenarlarında biriken beyaz köpüklere bakıp gülüyoruz.

“Ayranla şişirdiniz karnınızı. Yemekler bitmezse gelincik şurubunu da unutun.”

Sabah erkenden kalkıp gelincik toplardı annem. Biz uyanmadan şurubu hazırlardı ki, günün en güzel saatinde buz gibi içebilelim. Güneşin toprağı kavurduğu saatlerde, ağustos böceklerinin sesi sıcak dingin sessizliği delerken, verandada oturur gelincik şurubumuzu yudumlardık.

Üzüm salkımlarının arasından bize ulaşan güneş ışınlarını arıyor gözlerim. Bizimle kalan çamların gölgesinde, üzüm salkımlarını göremiyorum artık. Ne de bahçede kurumaya bırakılan incirleri.

İkindi güneşiyle eve düşen gölgeleri yakalıyorum. Arabanın bagajından fotoğraf makinemi çıkarıyorum. Kadrajımda, albümlerimizde sakladığımız siyah beyaz fotoğrafların imgeleri canlanıyor. Yıllara direnen çamların ve beyaz taş evin poz poz fotoğraflarını çekiyorum.

Peyman Ünalsın