Ferrara’nın Gizemli Konuğu

Estense Sarayı - Fotoğraf KorkutGökhan

Estense Sarayı – Fotoğraf KorkutGökhan

Bir varmış, bir yokmuş. Güneş, Po Ova’sının bereketli topraklarıyla çevrili Ferrara’yı, ışıklarıyla yıkarken, atının terkisinde yorgun bir adam, ağır aksak şehre doğru yaklaşıyormuş. Günlerdir at sırtında, yüzünü gölgeleyen sakallarından rahatsız, vücudundan yükselen tozla karışık ter kokusundan tiksinerek kente varmak için sabırsızlanıyormuş. Yeşil gözlerinin can yakan feri sönmüş. Çatlamış dudakları güneşte sızlıyormuş. Kendi ne kadar bitkinse, yağız atı da bir o kadar güçsüzmüş artık. Hayvanın ince bilekleri kıvrılıveriyor, tökezliyor, adam düşmeye ramak kala at kendini toparlıyormuş.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Ufuk çizgisini bölen sisin içinde kara dumanlar yükseldiğini görmüş. Bir umut parlamış içinde. Hafifçe atın karnına dokunmuş. At hızlanmış. Kente varma sabırsızlığından mı, kentin yakın olduğu yanılsamasından mı bilinmez, adamla at yaklaştıkça, kent uzaklaşıyormuş. Kaç saat üzüm bağlarının arasından, çeltik tarlalarının içinden geçtiklerini, kaç çiftlik aştıklarını anlayamadan kendilerini kentin surları önünde bulmuşlar. Gözcüler kapıları açmış yaklaşan atlıyı görünce. Askerler yabancının yolunu kesmişler mızraklarını dikerek. Yorgunluktan mecali kalmayan adam anlaşılmaz birkaç kelime yuvarlamış ağzında. Dudaklarını oynatabilse adını söyleyecek, askerler de geçmesine izin vereceklermiş. Ama ne mümkün! Çatlayıp, yarılan dudakları, konuşmaya başlayınca kanıyormuş. El kol hareketleri ile derdini anlatmaya çalışmış. Kaplumbağanın bir buğday tarlasını geçtiği süre kadar itiş kakış yaşadıktan sonra adamın, kralın davetlisi olarak kente geldiğini anlamışlar. İçlerinden biri saraya kadar eşlik etmiş. Tuğla kaplı evlerden, parke taşlı dar sokaklara fışkıran sesler kesilmiş. Kente gelen yabancıyı dışlarcasına, teker teker kapanmış kırmızı, yeşil panjurlar. Bombeli pencere demirlerine asılmış çocuklar bağrışarak içeri kaçışmışlar. Evlerin birinden sokağa dökülen oturak dolusu sidikle ıslanmaktan ancak kurtulabilmiş adam.

Katedral - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral – Fotoğraf KorkutGökhan

Kent katedraline sırtını vermiş olan saray, derin suyla dolu hendekle çevriliymiş. Önünde yükselen gösterişli yapıyı şaşkınlıkla izlerken bir çarkın içinde dönen demir seslerini işitmiş. Kocaman ahşap köprü gıcırdayarak inmiş. Kapının berisinde hazır kıta bekleyen iki muhafızla selamlaşmış. Konuşmasına müsaade etmeden adamı peşlerine takıp avluya doğru yürümüşler. Avludaki kuyunun başında elbisesinin bir ucunu belindeki kemere sıkıştırmış genç bir kadın, elindeki koca çiçek buketinin ardından soru yüklü bakışlarla adamı izliyormuş. Pencerelerden sarkan meraklı başları görmüş birer birer. Yıllardır ilk defa saraya ayak basan bir yabancı olarak ne için geldiği sorusu koridorlarda çalkalanmış. Kimse cevabı bilmiyormuş. Muhafızlar büyük bir kapının önünde durmuşlar. Kapı açılmış. İçerden gelen keman sesi büyülü çağrışımlarla adamı içeriye çekmiş. Kapı arkasından kapanmış. Kral tüm heybeti ile karşısında duruyormuş.

Volte Sokağı – Fotoğraf KorkutGökhan

Adamın kralla neler konuştuğunu ve olanları hiç kimse öğrenememiş. Sarı saçlarının lavanta kokusunu etrafa saçarak gıkını çıkarmadan tezgâhının başında oturan, çiçekçi Eleonora dışında. Masum mavi gözlerinden bir anlam çıkarmak mümkün değilmiş. Her Cuma saraya nefis kokulu yaseminler, göz alıcı lilyumlar taşırmış Eleonora. O hafta en taze çiçeklerini kraliçeye götürdüğünde,  her zaman kapalı olan kapının açık olduğu dikkatini çekmiş. Şaşırmış. Başını uzattığında, yatağın başucunda genç bir adamın, elindeki yastıkla kraliçeyi boğduğunu görmüş. Saraya geldiği gün avluda gördüğü yabancıymış bu.

Ferrara Sokakları - Fotoğraf KorkutGökhan

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Paniğe kapılan Eleonora, elindeki çiçekleri yere atarak koşup uzaklaşmış. Muhafızlar Eleonora’nın telaş içinde ayrılmasına anlam verememişler. Ne var ki üstünde durmamışlar. Sarayın pencerelerinden birinde, gözlerini ufka dikmiş sabırsız bekleyişini sürdüren kral, genç kızın hızla uzaklaştığını görmüş.

Ferrara’da Pazar – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ertesi gün Eleonora saraya çağırtılmış. Korkudan, bin bir türlü düşünce geçiyormuş genç kızın kafasından. Kalbi yerinde duramıyormuş.

“Kentimizin biricik çiçekçisi Eleonora, yıllardır mis kokulu çiçeklerinle sarayımıza renk katıyorsun. Bu iyiliğinin altında kalmak istemiyorum. Tam sana uygun bir eş buldum.”

Krala karşı gelinmeyeceğini bilen Eleonora, kraliçenin katili ile evlenmeye razı olmak zorunda kalmış.

 

Katedral Meydanı - Fotoğraf KorkutGökhan

Katedral Meydanı – Fotoğraf KorkutGökhan

Sisli bir gecede, kentin surlarının ötesine geçen yağız atı kimse görmemiş. Volte Sokağı’ndaki fahişeler bile muhafızların ağzından laf alamamışlar. Kentte çeşitli söylentiler dolaşmaya başlamış. Bazıları kralın güzel karısına rağmen erkeklerle gönül eğlendirdiğini söylemiş. Bazıları, sarayın bu gizemli konuğunun, kralın gayri meşru çocuğu olduğunu ileri sürmüş. Gizli ajan olduğunu fısıldayanlar bile varmış. Eleonora’nın da yokluğu kent sakinlerinin merakını bir kat daha arttırıyormuş. Cevapsız kalan sorular, yaklaşan kışla birlikte, ağızlardan çıkan buhar gibi havada asılı kalmış. Günler geçtikçe laflar azalmış. Dedikodu taciri bazı Katolikler, Katedral’e günah çıkartmaya gitmişler.

Ferrara Sokakları – Fotoğraf KorkutGökhan

Kraliçe ise, üvey oğluyla girdiği yasak ilişkiyi ağır bir bedelle ödemiş. Kent duymuş duymasına bu ilişkiyi ve kraliçenin ölümünün akrep sokmasından olamayacağı zihinlerde yayılmış. Ama sarayın hendeğini aşıp, sırları gün yüzüne çıkarmak kimseye nasip olamamış.

Peyman Ünalsın Gökhan

Nazar Boncuğu

IMG_7257

Güneş, sonbaharın solgun havasını kapatacak kadar parlak bugün. Evdeki kalabalıktan uzaklaşmam gerekiyordu. Meraklı gözler, sorgulayan bakışlarını evin dört bir yanında gezdirmiştir yokluğumda. Cahit Bey’in küçük kızı, cenaze evinde üzgün ziyaretçilerini bırakıp gitti, diyorlardır. İnsanlar konuşur. Özellikle de böyle günlerde. Bu insanlar bizim canımız, kanımız olmayan insanlar. Samimiyetsiz konu komşu… Perde arkalarında gizlenerek başkalarının hayatlarına sızmaya çalışan insanlar. Gıybete meyilli, yüreklerindeki fesat tohumlarıyla kendi kendilerini beslemeye çalışırken, etrafındakileri kurutan insanlar.

Babamla bu kahveye bayılırdık. Annem arkadaşlarıyla toplandığında biz de buraya gelip kestaneli lokumla ağzımızı tatlandırıp, sade kahvelerimizi içerdik. Yuvarlak ceviz masalar ve tonet sandalyelerle şehrin en eski kahvesidir burası. Akşamüzerleri günle vedalaşan güneş ışıkları, renkli vitray camlardan sızarak duvarlarda kaleydoskop desenleri örer. Salonun bir köşesindeki camlı antika dolapta çeşit çeşit kahve değirmenleri, fincanlar sergilenir. Kahve tutkunu bir ailenin, nesilden nesile çizgisini bozmadan yaşattıkları sevdaları gizlidir burada. Tüm aile dost canlısıdır. İnsan sarrafıdır. Yüzünde bir yudum mutsuzluk görseler, leziz kurabiyelerle donatılmış bir kahve masası kurarlar. Konuklarının halet-i ruhiyesini onarmak için çekiverdikleri sandalyeye kurulup güzel hikâyeler anlatırlar. Unutursun derdini, atarsın tasanı bir kenara. Hafiflemiş çıkarsın kahveden. Kafanda, sorunlarına dair ürettiğin çözümlerle huzurlusundur artık. Babam, iş seyahatlerinde, evimizden sonra en çok özlemini duyduğu yerin bu sıcak kahve olduğunu söylerdi. Bugün onunla son defa buluşmak, baba kız dertleşmek ve vedalaşmak için buradayım. Cemile hanım mutsuzluğumun farkında, ama yanıma gelmiyor bu sefer. Anlatacak hikâye bulamıyor.

Avucuma batan tırnaklarım acı vermeye başlıyor. İçindekini düşünüyorum; babamdan bana hatıra. Ben yaşadıkça benimle kalacak. En değerli mücevherden daha kıymetli… Tüm değerine rağmen onu bir kasaya kapatmak istemiyorum. Her zaman yakınımda olmalı. Onu özlediğimde, ona hasretimi gideremediğimde, onun tesellilerine ihtiyaç duyduğumda elime alabilmeli, babamın sıcaklığını duyabilmeliyim. Avucumu açarsam, içindekini kaybetmekten korkuyorum.

Sevmem aslında nazar boncuklarını. İnsanları korumayı vaat ettiği haset bakışları getirir aklıma. Nerede o göz varsa, orada fesatlık vardır diye düşünürüm. İnananlara saygı duyarım. İnançlarından vazgeçirmeye çalışmam. Ama taşımam üzerimde. Ya da taşımazdım desem daha doğru olacak sanırım. Avucumdaki bu nazar boncuğu, bugünden itibaren ben nereye gidersem, yanımda olacak. Haset gözleri hatırlatmayacak bana artık. Babamın fedakârlığını, sevgisini, gülen yüzünü, dostluğunu hatırlatacak. Sert bakışlarının altında yatan muzip, insancıl yaradılışı gibi, asla kendisinden beklenmeyecek inançları olduğunu gösterdi bize. “İnançları olmalı insanların”, derdi. “Allah’a inanıyorum”, derdim. “O çok büyük bir inanç. Daha küçük şeyler de olmalı. Sanatın insanı depresyondan, nazar boncuğunun kem gözlerden, fesleğenin sivrisineklerden korumasına inanmak gibi”, der ve kahkaha atardı. Hepsine gerçekten inanıyor mu, bana mı takılıyor anlamazdım. Meğer inanıyormuş.

Hep çok şık giyinirdi. İşe giderken, kravat takmasa da, kumaş pantolonu ve ona uyumlu ceketi olurdu üzerinde. Hafta sonları daha spor giyinirdi. Ama şıklığından taviz vermezdi. Evleneceğim adamın da onun gibi iyi giyinmesini isterdim. Oldu da. Keşke başka huyları da babama benzeseydi.

Hastaneden ayrılırken, hayatla vedalaştığı gün üzerinde olan özel eşyalarını elime tutuşturmuştu hemşire. Ne var ne yok hiç farkında değildim. Akşam karanlığı çökünce ruhuma çöreklenen kasveti dağıtmak için eşyalarını aldım önüme. Tek tek elledim, kokladım. Ceketinin cebinde buldum nazar boncuğunu. Bilmezdim nazar boncuğu taşıdığını. Meğer annemin düşük yaptığı ikinci bebeğinden sonra ailemizi nazarlardan korumak için taşımaya başlamış. Annem bu sabah söyledi. Ve gördüm ki babam inanç konusunda söylediklerinin her birine inanıyormuş.

Peyman Ünalsın Gökhan