Reset 3: Üşenme(k)

Ben bazen sokağa çıkmaya üşenirim. Evde yapacaklarım aklıma takılır. Huzursuzlanırım. Bunun müsebbibi, evle ilgilenecek, haftalık yemek yapacak, aileye ilgi gösterecek, kişisel bakım yapacak hepi topu iki günümün olması. Yapmam gerekenler listesi kalk borusu, acil durum sireni, ramazan davulu olur, kafamın içinde düttürüdüüüt, aği aği aği, gümbe de güm diye çalar durur. Sanki duvarlar üzerime gelir, yırtıcı parmaklarını boğazıma geçirir, kalk hadi ne duruyorsun, bir dolu işin var, yatamazsın, gezmeye gidemezsin, film izleyemez, kitap okuyamazsın der. Nanik yaparım. Podcastler var, sesli kitaplar var! Nabeeer? diye kızdırırım onu. Kazanan o olur. Ama ödülümden mahrum etmez beni. Acır bana. Instagram’da peş peşe podcast paylaşıyorsam, araya sesli kitap attırıyorsam bilin ki ben ya ütü masasının başındayım ya mutfakta sebzelerimleyim ya da banyo temizliğinde…

Geçen pazar ıspanaklı tavuk sarması yapma plânım vardı. Cumartesi, pazardan aldığım ıspanakları yıkayıp hazırlamıştım. Gece yatarken gonca gül, Mimarlar Odası’nda oy kullanacağını, birlikte çıkarsak seçimden sonra bir şeyler yapabileceğimizi söyledi. Cevabım hazır; “yemek yapacağım.” Yaparsın gelince, yine bütün günü evde geçirmeyelim diyerek baskı yaptı. Sen git! Yok birlikte gideceğiz. Hava kötü. Şeker miyiz? Gidersin, gitmezsin derken giyinip evden çıktık. Balkondan havayı koklamadan evden çıkmayan ben, pazar günü iş rutinim bozulduğundan paldır küldür giyinip çıktım. Neyse ki kafamın sadece tepesini örten afili bir ressam şapkası almışım. Ama eldivenlerin esamesi okunmuyor. Dolmak için apartta bekleyen sinüslerime gün doğdu. Baktım zil takıp oynuyorlar. Kulaklarıma, suratıma saldıran rüzgâr ve soğuğu hemen içeri buyur ettiler.

Mimarlar Odası’nda son dakikada demokrat iki seçmen güçlerini birleştirince muhalifler seçimden çekilmiş. Dolayısıyla gonca gül tek aday gruba oy verdi. Oradan çıkıp Karaköy’ün bir zamanların kerhaneleri ile meşhur Alageyik Sokak’tan Galata’ya çıktık. Alüminyum sacların arkasında kalmış yıkık dökük kerhaneler. Polis kontrol noktası, hayalet geminin kaptan köşkü gibi olduğu yerde duruyor. Sacların üstü renkli resimlerle donatılmış. Arnavut kaldırımlı dik yokuş kaygan ve yorucuydu. Önlerine çıkarsak durmak zorunda kalacak arabalar bizden, daracık sokakta onlardan kaçacağız derken düşeceğimizi düşünerek biz de arabalardan korktuk. Durup nefeslenerek tepeye ulaştık.

Sabah kahvemizi içmemiştik. Narmanlı Han’a girip kendimizi ısıtıcıların altına atarak birer kahve içtik.

İstikamet Casa Botter.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 29 Mart’a kadar gezilebilecek “Sevgilerle, Bedri Rahmi Eyüboğlu” Sergisi’ne girdik. Bedri Rahmi ile eşi Eren Eyüboğlu, ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu, oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu, Fikret Mualla, Mehmet Ali Cimcoz arasındaki mektupların zarfları sergileniyor. Zarflar, sanatçının çeşitli Anadolu motif çalışmaları, otoportre, balık desenli baskılar ile süslenmiş. Ayrıca Bedri Rahmi’nin Nâzım Hikmet için yazdığı Yiğidim Aslanım olarak bildiğimiz Zindan Taştan Oyarlar şiirinin el yazması ile Fikret Mualla’nın Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektup da sergileniyor.

Teknoloji hayatımıza hâkim olmadan, insanlığı ele geçirmeden kalem tutan mutlu, düşünce yüklü, seven, meselelere kafayı takan, özleyen, vuslatı dört gözle bekleyen insanlar mektup yazardı. Birbirine kart atardı. Bayramları beklemezdi. “Bak nerelere geldik. Kulaklarınızı çınlattık.” demek için gittikleri yerin en gösterişli manzarasına sahip bir kartpostalı alır, bir çay bahçesine oturur, yazar, postaneye gider, üzerine Atatürk fotoğrafı olan bir pul alıp yapıştırır ve postaya verirdi. Kart, alıcının eline ulaşmadan yazan, alıcıyla rakı sofralarında, sabah kahvelerinde yan yana gelmiş olurdu. Kart ulaşınca, bu süreçte birbirlerini görmemişçesine şaşkınlık ve mutluluk, kucaklaşma yaşanırdı. Kart, salonda konsol aynasının önüne bir bibloya sırtını yaslar, fakir ama mutlu insanları köşesinden izlerdi.

Maison Phebus

Mektup arkadaşlarımız vardı. Bazen ülke sınırları içinden. Bazen de sınır ötesinden, yarım yamalak dilini öğrendiğimiz bir ülkenin, alışkanlıklarımızı, geleneklerimizi, dilimiz döndüğünce fıkralarımızı anlattığımız, ülkemizi, kültürümüzü merak eden vatandaşı.

İtalya’da okurken en uzun mektuplarımı aileme yazmıştım. Yedi, sekiz sayfa… Kâh komik olaylar, kâh cümlelere yedirilmiş zorluklar, ümit kırıklıkları ama dik tutmaya çalışılan kuyruk. Tam mektubu yazarken içtiğim kahveden bir damla mektup kâğıdına damlardı. Kağıt kahveyi emer, genişlerdi. Nohut büyüklüğünde espresso kokusu zarfın içinde annemlere ulaşırdı. Zarf açılınca İtalya kokusu, kızının evinin kokusu, kızının kokusu mektubu elinde tutan anneme, sonra da hemen yanı başında onun yüksek sesle okumasını bekleyen babamla kardeşimin burnuna çalınırdı. Mektuptaki espresso lekesi, annemin gözyaşı ile buluşurdu.

Mektuplaşmak güzeldi. Heyecanla beklenirdi. Hiç beklenmediğinde gelen bir mektup sürprizdi. Yazan da zarfın içinde gelmiş kadar olurdu. El yazmaları kıymetliydi. Özenle mi yazılmış, aceleye mi gelmiş, yemek yerken mi, gecenin geç bir saatinde mi yazılmış harflerden, yan yan yatmalarından, dimdik durmalarından, salçalı sosa bulanmasından yakayı ele verirdi.

Bedri Rahmi’nin zarfları beni nerelere getirdi!

Sergiden çıkıp Pera sokaklarına karıştık. 1890 yılından günümüze ulaşan muhteşem binalardan birinde hizmet sunan Casa Foscolo otelinin yan sokağından girdik. Maison Phebus diye bir mezat evi çıktı karşımıza. Bir an kendimi hâlâ Bergamo’da sandım. Bu sokaklar, İstanbul sokakları değil sanki. Neredeyiz biz? Işınlandık mı? Hani bir sokaktan girersin, orası bir tüneldir aslında ve sen farkında olmadan zamanda geriye gidersin. Belki Maison Phebus açık olsaydı ve kapısından girebilseydim, kendimi XXVIII. yy.’da bir malikânede bulacaktım. Uzun, kabarık eteklerimle, saçlarımdaki lüleleri uçuşturarak merdivenlerden koşarak odama çıkacak, kapıyı kapatıp sırtımı yaslayacak ve dantelli eldivenimin içinden çıkarttığım aşığımın mektubunu önce göğsüme yaslayıp, sonra koklayacak ve heyecanla açıp okuyacaktım. Nefesim kesilecekti. Göğsüm, elbisemin dekoltesini aşıp dışarı fırlayacak gibi inip kalkacaktı.

Casa Foscolo’nun yan sokağı

Minoa Pera’ya uğramadan olmazdı. Kısa sürede Pera’nın en popüler mekânlarından biri oldu. Başka bir âlem orası. Resetlenme noktası. Bütün günü orada geçirebilir insan. Cebine biraz fazla para koymak şartıyla… Ruhun resetlenirken, cebin de resetleniyor sen fark etmeden 🙂

Son durak Ayaspaşa Rus Lokantası oldu. Antika eşyalar, beyaz iş perdeler, camekânlı dolaplar, cam nişlerine yerleştirilmiş matruşkalar, küçük porselen biblolar ile oldukça otantik bir yermiş meğer. Bunca zaman es geçmişim. Kısmet resetlenme dönemineymiş.

Velhâsıl kelâm neymiş?

Üşenmek yokmuş!

Kulağımdaki müzik..

Reset 3: Üşenme(k)” üzerine 8 yorum

  1. Casa Botter’i hızlıca gezdim, çünkü başka bir yere yetişecektim. Fakat bu sergi, hem de aynı adla çok yıllar önce düzenlenmişti ve o zaman güzelce gezmiştim. Evi toplarken serginin broşürü geçti elim. Normalde pek tutmam böyle şeyler ama saklamışım. Sene 2015’miş! On sene olmuş! Geçen zamana bir kez daha şaşırdım. Vakit bulursam tekrar gideceğim. Mektup yazdığımız dönemleri ne güzel anlatmışsınız. Benim de İngiltere’deki öğrenciliğim uzun mektuplar yazdığım dönemdi. Gelenleri hâlâ saklıyorum.

    Liked by 1 kişi

    • Merak ettim acaba eklenmiş eserler mi var? Neden on yıl sonra yeniden aynı sergiyi yapma ihtiyacı doğdu acaba? Ben de bazen gittiğim sergilerin broşürlerini saklıyorum. Buna ayrılmış bir çekmece bile var. Ama çekmece ağzına kadar dolu olduğundan artık broşürleri tutmuyorum. Vakit bulur da giderseniz belki yazarsınız gördüğünüz farklılıklar var mı diye 🙂
      Ne kadar iyi yapmışsınız mektupları saklamakla. Sanırım ben onları İtalya’dan dönerken çok fazla eşyam var diye pek çok şeyle birlikte yok ettim :(( Şimdi keşke telafi edebilseydim onları 😦

      Beğen

  2. Bayıldığım bir yazı daha!!Bu güzel yazıyı da yorumları da okuyup hepsine katıldım. Mektuplu bölümde fotoğraf iyi ki çekmişsin Neslihan da gidip paylaşmış ben zarfların üzerindeki resimlere vuruldum tabii. Mektup yazmak ayrı bir özen ister hele bir de üzerine kendinden parça eklemek ayrı kıymetlendirmiş. Senin kahve kokusunu ailene taşıman gibi sadece görsel değil duyusal da bir öğe katmış sevdiklerinin kalplerini ve okurken kalplerimizi sımsıcak yaptın. Ay iyi ki yazıyoruz da ben bu defa okumaya doyamıyorum ‘sizleri okumak bu dönem bana ne iyi geldi’yi kaç kez tekrarlarım bilmem!!

    Liked by 1 kişi

    • Sabah sabah yorumunu okumak da iyi geldi. Yazıları okumak başka keyif, yorumları okumak başka. Bir defa daha şükranla diyeceğim.
      Sergi senin de epey esinleneceğin bir sergi. Yarattığın o şahane kolajlara nasıl katkısı olur bilmiyorum ama insanoğlu doğadaki bir daldan bile esinleniyorsa, gördüğümüz, dokunduğumuz her şey sanatımızın bir parçası olabilir. Güneşli günlerimiz bol olsun. Kalp, güneş ve çiçek…

      Beğen

  3. ben de üşenirim evden çıkmasam derim bazı zamanlar 🙂 anlıyorum yani lakin bu rota bu anlatım yok yok okuyan evde duramaz soluğu pera da alır bence kiii not ettim bedri rahmi sergisine gittiğim gün aynı yerlerden geçeceğim :))

    Liked by 1 kişi

  4. Ama şimdiii, canım nasıl İstanbul çekti. Yazı ayrı, gidilen yerler ayrı, fotoğraflar ayrı güzel. Sihir kutusu gibi bu şehir, hangi çekmecesinden ne çıkacak belli değil, sefaletle azamet, cehaletle entelektüalite elele vermiş halay çekiyor. Kaosuyla güzelleşen bir yer, şehir değil bence ayrı bir ülke.

    İyi ki gitmişsiniz, bizi de nemalandırdınız. Demek ki neymiş, tekrar edelim: Üşenmek yokmuş 🙂

    Liked by 1 kişi

    • Sevgili Nurşen Hanım, yok iğnesi battı, yok ikide bir düşüyor diye kendisinden ne kadar şikâyetçi olsak da yakamızdan çıkaramadığımız değerli toka iğnesi gibi bu şehir. İnsanı bir yandan pataklıyor, bir yandan kimsenin yapmadığı gibi sarıp sarmalıyor.
      Insanoğlunun yok etmeye çalıştığı güzel şehirden kucak dolusu sevgiler 💜

      Beğen

Leylak Dalı için bir cevap yazın Cevabı iptal et