İPEKTEN ÖRER ZIRHINI – Dilek Türker

Yekta Kopan Okuma Yazma Atölyesi’nin hayatıma kazandırdığı güzel insanlardan biri de canım Dilek’tir.

Atölye zamanlarında da Dilek, Yekta Bey’in verdiği öykü ödevini okurken, ilerde kendisinden çok güzel öyküler okuyacağımız alt mesajını alırdık. Nitekim Dilek’in ikinci öykü kitabı da geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Kitabın adı bile son derece naif öyküler okuyacağımızın habercisi. Güçlü, direnen, sorunlarını aşmaya çalışırken bunu zarafetle yapan, ipekböceğinin etrafına ördüğü ipekten koza misali çevrelerine ördükleri zırhla hayatlarına devam eden karakterleri işaret ediyor. Fedakâr, üretken, zaman zaman ezilen ama yüreği umutla dolu, sabırlı, sahip olduklarından ya da yaşadıklarından yüksünmeyen, sarıp sarmalayan karakterler. İşte yolun sonu dediğimiz anda, bin bir umut barındıran taze çatlakları gösteren öyküler.

Akıcı, okuru hikâyenin geçtiği mekânda, o anda ağırlayan, beş duyu organını harekete geçiren yapısı var öykülerin.

Bana hep, yine çok sevdiğim Melisa Kesmez’in öykülerinin tadını hatırlatıyor.

Yolu açık olsun!

GELECEKTEN MEKTUP VAR

Merhaba yeni ben,

Bu mektubu okuyorsam, hayattan vaz geçmediğimdendir.

Sonu hiç bilinmeyen bir yolculuktu karantina günleri. Binlerce yıldızın arasında sahipsizce savrulan mekiğin içinden, kara deliği arayan bir astronot. Yer çekimi olmadan yemek yemek, yazı yazmak, tuvalete gitmek gibi. Mekiğin bir ucundan diğerine süzülerek hareket eden bedenlerin, haftanın her günü için ayrılan yemek kutularına bakıp, şimdi dünyada olmak vardı dediğini duydum defalarca. Her yerden, herkesten soyutlanmış. Kendi gerçekliğinin arayışında siluetler. Dış görünüşün hiçbir önemi yok. Beyazı çıkmış saçlarımı kimse görmüyor. Tırnaklarım ojesiz, yüzüm makyajsız. Yataktan kalktığım gibi yine yatağa giriyorum. Tavşan uykusundayım. Mekiği teğet geçen gök taşlarının vızıltısı tüylerimi diken diken ediyor. Birinin bize çarpması an meselesi. Korkuyorum. Endişelerimin üzerine yalancı bir tül örtüyorum; dünyaya dönmüşüz ve dünya unuttuğumuz kadar güzelleşmiş. Uçsuz bucaksız ormanlar, yemyeşil göletlerde son bulan şelaleler, dişisine kur yapan cennet kuşları, akasyalar, erguvanlar, bereketli tarlalar, yakan top oynayan çocuklar, birbirini seven, kollayan insanlar, dürüstlük… Yatağında uyuyakalmış yoldaşımın okuduğu kitap elinden kurtuluyor, mekiğin içinde havalanıyor, havalanıyor, havalanıyor. Sayfaların arasından bir fotoğraf çıkıyor. Kumsalda, yeşil şezlongda oturmuş denizi seyreden esmer bir kadın. Gözleri uzak kıyılara dalmış. Bir sonra ki yaz, o kıyılarda beyaz çakıl taşları topladığını hayal ediyor. O kadının yerinde olmayı istiyorum. Bir damla gözyaşı akıyor yanağımdan, mercek olup kadının yüzüne yerleşiyor. Her biri bir hatırayı anlatan kaz ayaklarını seçiyorum. Hatıralarımı anlatabileceğim insanlar uzaktalar diye hayıflanıyorum. Herkesten, her yerden soyutlanmış.

Yeniden doğmak gibi olacak dünyaya dönmek. Pembe, kelebek şeklindeki çerçeveli gözlüğü geri dönüşüme atıp, ayakları yere basan, ağır başlı, koyu renk çerçeveli bir gözlük takacağım. Daha sıkı sarılacağım hayata, sevdiklerime.

Sağlıcakla,

Peyman

Okura Not: Bu kısa mektup, Nisan 2020’de, henüz Türkiyem için salgının başları denebilecek zamanlarda katıldığım Yekta Kopan’la Evde Kal Öykü Yaz Atölyesi’nin ödeviydi. Üzerinden sekiz ay geçti ve biz hâlâ evdeyiz. Yukardaki hayalim hiç değişmedi. Ama en büyük arzum, maskesiz bir yaşam ve sevdiklerime doyasıya sarılmak. Leo Buscaglia’yı pek severim bu yüzden. Dokunmanın çok insanca bir his olduğunu, insanların dokunarak birbirlerine enerjilerini geçirdiğini, birbrlerini hissettiklerini söyler. Yeniden seyahat etmek özlediklerimde üçüncü sırada. Ben ki bavul yapmaktan nefret ederim, güle oynaya hazırlayacağım bavulları özledim. Bavulun üzerine konan sırt çantasını, içinden el sallayan kitabımla, gideceğim yerle ilgili aldığım bilgisayar çıktılarıyla, fotoğraf makinemle, pasaportumla hadi biz hazırız diye beni kışkırtan tüm seyahat detaylarını görmeyi özledim.

Yatakta uyuyakalan yoldaşımın objektifinden…