LAVANTA KOKULU HATIRALAR

img_1376

Yavuzköy’de Köy Evi – Fotoğraf Peyman Ünalsın Gökhan

Karşımda duran inek kocaman siyah gözleriyle bana bakıyordu dimdik. Kafa tutuyordu açıkca. Sağılırken onu rahatsız etmekti suçum. Özeline sızmıştım. Memeleri ortalıkta sallanıyordu. Bebeği için yedek süt sağan annelerin başkaları tarafından görülme korkusuna sahip utangaçlığı vardı gözlerinde. Önünde bir kapı olsa, bir çifte atar ve suratıma çarpardı kapıyı, orası kesin. Ben de yerin dibine batmıştım aslında. O müstehcen haliyle görmek istemezdim onu.

img_1387

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

“Anamgiller birazdan burda olurla,” diyen cılız sesle irkildim. Arkamda, dalından koparmaya çekindiğim olgun elmalar kadar kırmızı yanaklı, akça pakça, çakır gözlü bir kız çocuğu duruyordu. Ellerini kucağında kavuşturmuş, pembe plastik pabuçlu ayaklarını çaprazlamış, utangaç bakışlarla beni süzüyordu. Hafza Kadın’ın torunu olmalıydı. Annesi ona hamileydi en son köye geldiğimde. Düşük tehlikesi olduğundan yatağa mıhlanmıştı zavallı kadın. Sonradan almıştım güzel havadislerini; hayata tutunmakta ısrarlı zayıf, ama çok şirin bir kız doğurmuştu.

“Adın ne senin?”

“Ceren…”

“Hafza Kadın yok mu?”

“Orada…” deyip işaret parmağıyla pembe badanalı tek katlı evi gösterdi.

Doksan yaşın üzerindeki Hafza Kadın tek başına yaşama cesaretine sahipti. Ne toprağı sürmek, ne kavurucu güneş, ne güttüğü hayvanlar onu yorabilmişti. Hâlâ kendi işini kendisi görüyor, çocuklarının yanına taşınmayı reddediyordu.

Evin sokağa açılan küçük ahşap kapısından içeri girdim. Bahçenin ön kısmında kümes vardı. Yabancıyı gören tavuklar küçük telaşlı adımlarla koşuştular kümesin içinde. Şehirde market raflarında aradığımız köy yumurtaları burada ibadullah. Sabah dal kümese, kap sıcacık yumurtaları, kır mis kokulu tereyağının orta yerine. Organik mi değil mi şüphesi duymadan gönül rahatlığıyla afiyetle ye. Bahçede irili ufaklı birbirinden farklı onlarca saksı ve onların içinde dikili güller, karanfiller, küpe çiçekleri, alev alev saçılmış mercanlar. Onlardan arta kalan yere de günlük ihtiyaçları karşılayacak kadar maydanoz, domates, biber ve nane ekilmişti.

Yamuk yumuk dört beş basamağı tırmanıp evin kapısına ulaştım. Eşiğin önünde dizili ayakkabılar içerde misafirler olduğunun habercisiydi. Kapıyı çaldım. Orta yaşlarında tanımadığım bir kadın açtı. Başıma bağladığım mor oya işli yemeniye ve altımdaki şalvar pantolona rağmen alışık olduğu köylü kadından farklı olduğumu görüp baştan ayağa inceledi.

“Hafza Kadın’ı görecektim.”

img_1355-2

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

İçeri aldı beni. Hemen tanıdı Hafza Kadın. Süt kaymağına dönmüş yüzünde mutlu bir gülümsemeyle doğrulmaya çalıştı. İki adımda koştum yanına. Yüzü kadar buruşuk ellerini öptüm. Sedire elini vurup oturmamı söyledi. Ben anlattım o dinledi. O anlattı ben dinledim. Evin içi de dışı gibi pembe. Üç duvar boyunca çepeçevre uzanan sedir, tahta masa ve masanın bir köşesine yerleştirilmiş tüplü televizyondan başka eşya yok oturma odasında. Çiçekli muşamba örtü serili masada sadece iki kişiye yer var. Diğer kadınlara tanıttı beni; “Ahmet Bey’in torunu”. Dedemin adı geçince efelerin efesinden bahseder gibi hürmetle selam ettiler. İçlerinden en genç olanı, oturma odasına açılan kapılardan birinin ardındaki mutfaktan bir şişe kolonya ile döndü. Buz gibi zeytinli kolonya ile serinledim. Dur durak bilmeden ikramda bulundular. Kırmamak adına her önüme konan tabak ve bardaktan nasiplendim. Alışık olmadığım sert sedire rağmen öğleden sonra güneşinin teğet geçtiği odada ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşmeme uğraşı verdim. Kalkıp yürümeliyim diye düşündüm. Köy evinin anahtarlarını sordum. Geldiğimden beri ilk kez ayağa kalktı Hafza Kadın. Odaya bakan ikinci kapıda gözden kayboldu. Kadınların meraklı bakışları ve sorularıyla baş başa kaldım. Unutulmuş olduğuma ikna olacakken Hafza Kadın kocaman halkaya asılı anahtar destesi ile geri geldi. Cümleten selamlaşarak pembe evden ayrıldım.

img_9509_r

Yavuzköy’ün tezek kokulu sokaklarında sıska kedi ve telaşlı tavuklar eşliğinde dedemlerin evine yürüdüm. Tahta bahçe kapısı daha da eskimiş. Pergolasının yerinde yeller esiyordu. Anahtarların neredeyse tamamını deneyip kapıyı açtım. Bahçe kaderine terk edilmişti. Otlar son on günlük kuraklıkla iyice kavrulmuştu. Kendi yaprakları ile süslü kalıntıların arasında yeniden doğmuştu akantuslar.

img_1381

Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Bahçenin sağ tarafında sonradan yaptırılan ek bina şantiye görünümündeydi. Köy evinde hayat devam ederken, ek binaya bahçeden toplanıp gelen mahsul serilirdi. İncirler orada ayıklanırdı. Bembeyaz bezlerin üzerine serilir, kurumaya bırakılırdı.

Ana binadaki giriş katının bazı camları bahçeye sızan meraklı yaramazların hışmına uğramıştı. Sıska bir tekir kedi fırladı pencereden. Huzurunu bozmuşum gibi hınçla yüzüme baktı.

Mutfak olarak kullandığımız küçük binaya girdim. Annemin mis kokulu ekmekler pişirdiği kuzine toz toprak arasında çürüyordu. Çocuk gözümle hatırladığımdan daha küçüktü.

img_1369

Köy Evi – Fotoğraf PeymanÜnalsınGökhan

Ek binaların hali hevesimi kırdı. Ana binaya tereddütle yaklaştım. Demir kapı yaptırmak, nerden kimin aklına gelmişti bilmiyorum. Neyse ki normal ebatlardan daha küçüktü ve çıkardığı gıcırtı evin yeni sahipleri haşaratları ürkütmeyecek kadar azdı.

Alt kata yığılan eşyalardan, içerisi olduğundan ufak ve karanlıktı. Kalın bir toz tabakası örtmüştü her yanı. Tırabzanlarından kayarak indiğimiz yüksek, dar ahşap merdivenlere ulaşmak için yolu kapatan örümcek ağlarını temizlemek gerekti önce. Merdivenlerin üst kata ulaştığı yerdeki ahşap kapağı tek başıma kaldırabileceğimden şüphe duydum. Ama ardındaki dünyayı merak, kollarıma güç verdi. Kapağı kaldırıp üst kata ulaştım. Canlanmak için fırsat kollayan hatıraların yığıldığı çatı katına çıkmak gibiydi.

İçi bin bir mefruşat parçası ile dolu annemin sandığı beni ilk karşılayan oldu. Kapağını aralayıp baktım. Sararmış keten çarşaflar, iğne oyasıyla süslü yatak örtüleri bizi gün ışığına kavuştur diye yalvarıyordu adeta. Çeyrek asırlık terk edilmişlikleriyle elimde lime lime olacaklarını düşünerek sonsuzluk uykularına iade ettim onları. Kapağı kapattım usulca.

img_1371

Fotoğraf PeymaÜnalsınGökhan

Sofa eski ihtişamını çoktan yitirmişti. Terk edilen bu hüzünlü mekânla alakalı alakasız eşyalar yığılıydı orta yerde. Kardeşimle içine oturup kitap okuduğumuz geniş pencere eşiğinde dedemin Aydın zeybeği dinlediği hasır kaplamalı eski radyo, sobanın üzerinde ısıtılan demir ütü, cam sürahiler diziliydi. Çiçekli perdeler odada esen son rüzgârla uçuştuğu yerde kıvrılıp kalmıştı. O anda donmuştu sanki her şey. Pencerelerdeki renkli vitray köşe camlarından yansıyan güneş, odaya efsunlu bir hava katıyordu. Eşyaların yavaşça havalanıp odada döndüğünü, sonra hepsinin yerini bulduğunu izledim büyülenmişçesine. Ayak sesleri yankılandı evde. Kimisi çocuk sesiydi. Kimi sesler bastığı yeri titreten cinstendi. Geçmiş beni ağırlamak üzere uyanıyordu.

O anda karar verdim lavanta kokulu hatıralar bırakmaya.

 

Peyman Ünalsın Gökhan

 

Reklamlar

Çamların Gölgesinde

Ne kadar zaman oldu tam kestiremiyorum, ama yıllar sonra dede evinde olmam, hüzünle karışık heyecanlı bir mutluluk veriyor.

Bahçeyi ovadan ayıran büyük demir kapının önünde arabayı durduruyorum. Bahçe, Ağustos ayının kavurucu sıcağı ile alev alev yanıyor. İncir ve zeytin ağaçlarının tam karşısında, sıcağın buğulu görüntüsü altında sadece çatısını seçebildiğim iki katlı beyaz taş evin yanındaki iki çam ağacına takılıyor gözlerim. Arabanın kapısını açıp iniyorum. Bahçe kapısının iç tarafta kalan kilidinin dilini geriye çekiyorum. Kapı kilidinin çıkardığı ses, ağustos böceklerinin seslerini bölüyor. Kapıyı sonuna kadar itiyorum. Beni bekleyen bahçeye ve beyaz taş eve bakıyorum. Kısa bir iç çekişin ardından tekrar arabaya dönüyorum. Motoru çalıştırıp, kalbimin en yüksek perdeden çıkan çarpıntısını dinleyerek, beni eve ulaştıracak uzun, parke taşlı yolda arabayı yavaşça sürüyorum. Tekerlek seslerine derinden çocuk sesleri karışıyor. Eve yaklaştıkça sesler artıyor.

“Korkut, hadi aşağı gel top oynayalım!”

“Kırlangıçları izliyorum. Sonra oynayalım. Buraya kocaman yuva yapmışlar. Gelip sen de baksana Aydın.”

İncir ağaçlarının arasında dolaşmadığım günün diğer saatlerini, pencerenin geniş pervazına oturup, çevreyi izleyerek ya da o pervazın içinde resim yaparak geçirirdim. Evin en hoşuma giden yeriydi. Ev ahalisi beni aradığında, nerede bulacağını bilirdi.

Dedem, “bu çocuk ressam ya da mimar olmalı,” derdi. Keşke benim ve Aydın’ın mimar olduğumuzu görebilseydi.

O güzelim taş ev ne kadar yıpranmış. Baktıkça içim acıyor. İhmal ettik çok. Bahçıvanların eline terk ettik.

Evi, gölgesiyle serinleten çam ağaçlarına bakıyorum. Bir zamanlar dört tane ağaç vardı. Kaderlerine boyun eğip, sayıları ikiye düştü.

Dedem, bir kilisede mum yakar gibi, her doğan çocuğu için, evinin bahçesine bir çam ağacı dikmiş. Şimdi, ağaçsız, çorak toprakları düşününce, her yeni anne babanın doğan çocukları için birer ağaç dikmelerinin, o çocuklara sahip olmak için adak adayarak mum dikmekten daha hayırlı olacağına inanıyorum.

Babam, amcam ve iki halam için dikilen çamlar, onlarla birlikte serpilip büyümüşler. Aydın’ın sıcak yaz aylarında, hep o haşmetli çam ağaçlarının gölgesinde serinledik. Esintili akşamlarda dallarının arasında ıslık çalan rüzgârın sesini dinledik. Yağmur yağdığında toprağın kokusuna karışan reçine kokusunu çektik içimize.

Gençlik yıllarımızda, çamların destansı hikâyesine tanık olduk. Evi ihmal etmemizin bir sebebi de bilinçaltımızda yer eden o hikâyeydi belki de. Birbirimize itiraf edemediğimiz… Bakışlarımı zamanla aşık atan iki çam ağacından kaçırıyorum.

Çam ağaçları, adeta ithaf olundukları kişilerle bütünleştiler. Dört çocuğun değişik yaş evrelerindeki başarıları ile beslendiler. Nasıl ki onların başarıları, hayat coşkuları, çamlar için oksijen, su, gübre olduysa, ne yazık ki babamla amcamın ebediyete yolculukları da çamların hayat sularının kesilmesi oldu.

Destan daha bitmedi diyorum kendi kendime.

Ezan sesiyle düşüncelerimden kısa bir süreliğine ayrılıyorum.

Bahçede dolaşıyor gözlerim. Bahçıvan iki çam ağacının kaderine hükmedememişti, ama bahçe genel olarak iyi durumda. Yabani otlardan arınmış, evin giriş kapısının yanındaki iki toprak küp içine kırmızı sardunyalar dikilmiş. Neyse ki bahçeye zenginlik katan tarihi mermer kurnanın içine de çiçek dikmeyi düşünmemiş. Duvar dibinde dayalı duran sütun başlarını korkuyla süzüyorum. Motiflerin aralarını biraz yosun bürümüş sadece. Hatırladığım kadarıyla böyle üç adet sütun başı vardı bahçede. Babaannem ve dedem, evi yaparlarken hiç birine dokunmamışlar. Nasıl buldularsa öyle bırakmışlar. Yaz olup da okullar kapandığında ve onları ziyarete geldiğimizde, dedem bizi karşısına alır ve bu toprakların zenginliğini, evin bahçesinde, yüzyıllar öncesindeki sahiplerinden bize miras kalan bu kurnaya, sütun başlarına, tarihi değerlerini anlatarak sahip çıkmayı öğretirdi. Bugün tarihe, tarihi eserlere ilgi duyuyor, onları koruyup kolluyorsak, bunda dedemin rolü büyüktür.

Annem kuzinenin bir gözünden çıkarttığı közlenmiş patatesleri tabağa alıyor. Diğer gözden tepsi içinde kuzu etleri çıkıyor. Terası kaplayan leziz kokular büyük ziyafetin habercisi. Köpüklü yayık ayranını bardaklarımıza boşaltıyor annem. Daha yemek yemeden ayranları içip bitiriyoruz. Dudaklarımızın kenarlarında biriken beyaz köpüklere bakıp gülüyoruz.

“Ayranla şişirdiniz karnınızı. Yemekler bitmezse gelincik şurubunu da unutun.”

Sabah erkenden kalkıp gelincik toplardı annem. Biz uyanmadan şurubu hazırlardı ki, günün en güzel saatinde buz gibi içebilelim. Güneşin toprağı kavurduğu saatlerde, ağustos böceklerinin sesi sıcak dingin sessizliği delerken, verandada oturur gelincik şurubumuzu yudumlardık.

Üzüm salkımlarının arasından bize ulaşan güneş ışınlarını arıyor gözlerim. Bizimle kalan çamların gölgesinde, üzüm salkımlarını göremiyorum artık. Ne de bahçede kurumaya bırakılan incirleri.

İkindi güneşiyle eve düşen gölgeleri yakalıyorum. Arabanın bagajından fotoğraf makinemi çıkarıyorum. Kadrajımda, albümlerimizde sakladığımız siyah beyaz fotoğrafların imgeleri canlanıyor. Yıllara direnen çamların ve beyaz taş evin poz poz fotoğraflarını çekiyorum.

Peyman Ünalsın