Ne Okuyorum

lolita

Kavuşamadığı çocukluk aşkı Annabel’in yerine ergenlik çağındaki Dolores’i yerleştiren orta yaşlı Humbert’ın erotik serüveni.

Okurken hafif tiksintiyle, tavırlı yaklaştığım Humbert’ı ’97 yılında sinemaya aktarıldığında canlandıran Jeremy Irons ile kafamda farklı bir noktaya koymaya çalıştım. Geçmişe hapsolmuş Humbert’ı çocuksu seksiliği, bakışlarıyla, canlılığıyla tavlayan Dolores de çoğu zaman gözümdeki masumluğunu yitirse de içimde ona karşı hep acıma oldu.

’62 yılındaki film uyarlamasını ise tamamen Nabokov’un bu sansasyonel eserine bir anlamda sahip olmak gibi nitelendirdim. Çünkü çevrildiği dönemdeki ahlaki değerlerle, erotiğe bakış açısının muhafazakarlığında sıkışmış kalmış, bu sebepten de kitabın aktardığı konuyu layıkıyla film perdesine yansıtamamış.

#bizimbuyukchallengeimiz için 26.madde olan uyarlama filmini merak ettiğim kitap olarak okudum.

Peyman Ünalsın Gökhan

Reklamlar

Ne Okuyorum

 

20180603_233336-01

Bir toplantı için Başakşehir’e gittim bu sabah. TEM otoyolundan Atatürk Havalimanı yönüne doğru giderken fark ettim ki, o yollar birkaç yıl önce kullandığım yollar değildi. Şehrin bambaşka bir noktasındaki, bambaşka bir otobandı. Daha önce hiç kullanmadığım. Sadece otoban olsa iyi, çevresindeki yerleşim de bana tamamen yabancıydı. Ben kimim, nerdeyim sorgulamaları ile Alzheimer oldum da farkında değilim psikolojisinin getirdiği çöküntü içinde toplantıya gittim.

İstanbul’u toza dumana boğan kentsel dönüşüm, yapılaşma biz sakinlerini hem fiziksel hem de ruhsal yorarken, kendi kentimizi tanıyamaz hale geldik. Yaşadığımız mahallede, bir apartman altındaki kuru temizlemecimiz bir sabah buharlaşabiliyor. Kasabımız sırra kadem basıyor. Komşularımız -ki çoktandır komşuluk da kalmadı aslında, tek tük edinebildiklerimiz diyelim- şehrin değişik noktalarına savruluyor.

Hakan Bıçakcı da İstanbul’un bu elim değişiminden esinlenerek ana karakteri Kahraman’ın buhranını kaleme almış. Kahraman, İstanbul şehir rehberi hazırlamaya çalışan bir yazardır. Ama şehirdeki değişimler kitabı bitirmesine engel teşkil eder. Bozulan psikoloji, yalnızlık, büyük değişimler ve uykusuzluk…

#bizimbuyukchallengeimiz 17.madde ve hiç okumadığım bir yazarın kitabı…

 

Peyman Ünalsın Gökhan

 

Ne Okuyorum

FullSizeRender

Saldım nefesimi, nefesim alev oldu, alev duvara değdi, duvarda bir kapı açtı, kapı, ayrık otları, eğrelti otları, peygamber kılıçlar, şeytan kılıçları, paşa kılıçları, aslanağızları, pençeleri, yeşil, koyu ağdalı yaprakları ile orman gibi bir bahçeye geçti. Bahçenin orta yerinde bir halı belirdi. Halının desenleri arasında, Anka kuşları, hüthüt kuşları, ebabil kuşları, bülbüller ve envai çeşit kuş, hüsn-ü yusuflar, menekşeler, sümbüller arasında yürüdü. Halının ortasına, kan rengi bir gül oturdu. Güle, bir ışık huzmesi vurdu. Gül dışındaki her şey, çiçekler, yapraklar, kuşlar, gülün ışığı ile kör oldu, karanlıkta kaldı. Resme, Güle sorma o bilmez adını verdim. Halıyı bir ucundan yaktım. Ateş usul usul yürüyorken, resmi kendi haline bıraktım.

Şarkılardan fal tuttum, hislerime söz olanları alt alta yazdım. İşte benim kaderim. Bir yudum Jak Danyel içtim. Bir şarkı ona, bir şarkı bana. Tutkumu anlatamayanları yok saydım. Onunkileri dinledim, kızdım, sinirlendim. Ben seni çok sevdim. Ama sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevemedin. 

Bende tam da bu hissiyatı uyandıran, bazı paragraflarını tekerleme söyler gibi okuduğum bir derin tutku kitabı.

 

Ne Okuyorum


“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” 

Çocukluğun kıymeti bilinemiyor bazen. Biran önce büyümek istiyoruz, büyümeye, büyüklere özeniyoruz. Büyüdükçe gerçek dünyayı keşfediyoruz. Fiziksel büyürken, ruhumuzdaki dehlizler de, endişelerimiz de, ihtiyaçlarımız da büyüyor. Karşılıksız sevgilere gark oluyoruz. Delice sevdiğimizi zannediyoruz ve fakat bir süre sonra sadece bir kıvılcım olduğunu fark ediyoruz, sönmeye mahkum. Ya da bizi sevmesini arzu ettiğimiz en son insanı, geri püskürtmek için türlü numaralar yapıyoruz. Ve belki de Ender ve Çetin gibi, en samimi iki arkadaş, aynı insana tutuluyoruz. Bir yetişkinin penceresinden baktığımızda da, asıl çaresizliğimizin bir daha çocuk olamamak olduğunu görüyoruz.

Bu sabah işe giderken ipod’umdan parçalar dinlemek istedi canım. Çocukluğumun efsanevi İtalyan aktör ve şarkıcısı Adriano Celentano’nun hayran olduğum birkaç parçasından biri de Il Tempo Se Ne Va… Zamanın akıp gittiğinden, çocukluğun mazide kaldığından dem vuruyor Bizim Büyük Çaresizliğimiz gibi. 

E intanto il tempo se ne va

E non ti senti più bambina

Si cresce in fretta alla tua età

Non me ne sono accorto prima

E intanto il tempo se ne va

Tra i sogni e le preoccupazioni

Le calze a rete han preso già

Il posto dei calzettoni

Ve bu arada zaman geçiyor

Ve kendini artık çocuk hissetmiyorsun

Senin yaşında hızlıca büyünür

Daha önce fark etmedim

Ve bu arada zaman geçiyor

Rüyalar ve endişelerle

File çoraplar alır çoktan

Kalın yün çorapların yerini

Ne Okuyorum

image1

En yakındaki ani ölümdür insanı, hayatın beklenmedik sürprizlerle pusuya yatmış beklediğine inandıran. Yaşamın içinde bir yerlerde, gözünden kaçan ip uçları arar, ama bulamazsın. Geriye dönersin bazen, sonra yine bugüne ve biraz sonra yine yıllar öncesine gidersin, hatta çocukluğa, anlamak için, keşfetmek için.

Başak’ın intiharı da, sebebi muğlak, asılı kalır ağabeyi Umut’un, annesinin, en yakın arkadaşlarının akıllarında.

“Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun.”

Ne Okuyorum

fullsizerender-2

“Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.”

Bu cümleyi okuyunca, tıpkı öykünün kahramanının dilediği gibi kitabı kapatıp göğsüme bastırdım. Aslında her birimiz kendi öykülerimizin kahramanıyız. Kağıda dökülmemiş hikayelerimizi, Barış Bıçakçı kendi içten, samimi, duyarlı üslûbu ile anlatmış.