Ben bazen sokağa çıkmaya üşenirim. Evde yapacaklarım aklıma takılır. Huzursuzlanırım. Bunun müsebbibi, evle ilgilenecek, haftalık yemek yapacak, aileye ilgi gösterecek, kişisel bakım yapacak hepi topu iki günümün olması. Yapmam gerekenler listesi kalk borusu, acil durum sireni, ramazan davulu olur, kafamın içinde düttürüdüüüt, aği aği aği, gümbe de güm diye çalar durur. Sanki duvarlar üzerime gelir, yırtıcı parmaklarını boğazıma geçirir, kalk hadi ne duruyorsun, bir dolu işin var, yatamazsın, gezmeye gidemezsin, film izleyemez, kitap okuyamazsın der. Nanik yaparım. Podcastler var, sesli kitaplar var! Nabeeer? diye kızdırırım onu. Kazanan o olur. Ama ödülümden mahrum etmez beni. Acır bana. Instagram’da peş peşe podcast paylaşıyorsam, araya sesli kitap attırıyorsam bilin ki ben ya ütü masasının başındayım ya mutfakta sebzelerimleyim ya da banyo temizliğinde…
Geçen pazar ıspanaklı tavuk sarması yapma plânım vardı. Cumartesi, pazardan aldığım ıspanakları yıkayıp hazırlamıştım. Gece yatarken gonca gül, Mimarlar Odası’nda oy kullanacağını, birlikte çıkarsak seçimden sonra bir şeyler yapabileceğimizi söyledi. Cevabım hazır; “yemek yapacağım.” Yaparsın gelince, yine bütün günü evde geçirmeyelim diyerek baskı yaptı. Sen git! Yok birlikte gideceğiz. Hava kötü. Şeker miyiz? Gidersin, gitmezsin derken giyinip evden çıktık. Balkondan havayı koklamadan evden çıkmayan ben, pazar günü iş rutinim bozulduğundan paldır küldür giyinip çıktım. Neyse ki kafamın sadece tepesini örten afili bir ressam şapkası almışım. Ama eldivenlerin esamesi okunmuyor. Dolmak için apartta bekleyen sinüslerime gün doğdu. Baktım zil takıp oynuyorlar. Kulaklarıma, suratıma saldıran rüzgâr ve soğuğu hemen içeri buyur ettiler.

Mimarlar Odası’nda son dakikada demokrat iki seçmen güçlerini birleştirince muhalifler seçimden çekilmiş. Dolayısıyla gonca gül tek aday gruba oy verdi. Oradan çıkıp Karaköy’ün bir zamanların kerhaneleri ile meşhur Alageyik Sokak’tan Galata’ya çıktık. Alüminyum sacların arkasında kalmış yıkık dökük kerhaneler. Polis kontrol noktası, hayalet geminin kaptan köşkü gibi olduğu yerde duruyor. Sacların üstü renkli resimlerle donatılmış. Arnavut kaldırımlı dik yokuş kaygan ve yorucuydu. Önlerine çıkarsak durmak zorunda kalacak arabalar bizden, daracık sokakta onlardan kaçacağız derken düşeceğimizi düşünerek biz de arabalardan korktuk. Durup nefeslenerek tepeye ulaştık.
Sabah kahvemizi içmemiştik. Narmanlı Han’a girip kendimizi ısıtıcıların altına atarak birer kahve içtik.

İstikamet Casa Botter.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 29 Mart’a kadar gezilebilecek “Sevgilerle, Bedri Rahmi Eyüboğlu” Sergisi’ne girdik. Bedri Rahmi ile eşi Eren Eyüboğlu, ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu, oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu, Fikret Mualla, Mehmet Ali Cimcoz arasındaki mektupların zarfları sergileniyor. Zarflar, sanatçının çeşitli Anadolu motif çalışmaları, otoportre, balık desenli baskılar ile süslenmiş. Ayrıca Bedri Rahmi’nin Nâzım Hikmet için yazdığı Yiğidim Aslanım olarak bildiğimiz Zindan Taştan Oyarlar şiirinin el yazması ile Fikret Mualla’nın Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektup da sergileniyor.

Teknoloji hayatımıza hâkim olmadan, insanlığı ele geçirmeden kalem tutan mutlu, düşünce yüklü, seven, meselelere kafayı takan, özleyen, vuslatı dört gözle bekleyen insanlar mektup yazardı. Birbirine kart atardı. Bayramları beklemezdi. “Bak nerelere geldik. Kulaklarınızı çınlattık.” demek için gittikleri yerin en gösterişli manzarasına sahip bir kartpostalı alır, bir çay bahçesine oturur, yazar, postaneye gider, üzerine Atatürk fotoğrafı olan bir pul alıp yapıştırır ve postaya verirdi. Kart, alıcının eline ulaşmadan yazan, alıcıyla rakı sofralarında, sabah kahvelerinde yan yana gelmiş olurdu. Kart ulaşınca, bu süreçte birbirlerini görmemişçesine şaşkınlık ve mutluluk, kucaklaşma yaşanırdı. Kart, salonda konsol aynasının önüne bir bibloya sırtını yaslar, fakir ama mutlu insanları köşesinden izlerdi.

Mektup arkadaşlarımız vardı. Bazen ülke sınırları içinden. Bazen de sınır ötesinden, yarım yamalak dilini öğrendiğimiz bir ülkenin, alışkanlıklarımızı, geleneklerimizi, dilimiz döndüğünce fıkralarımızı anlattığımız, ülkemizi, kültürümüzü merak eden vatandaşı.
İtalya’da okurken en uzun mektuplarımı aileme yazmıştım. Yedi, sekiz sayfa… Kâh komik olaylar, kâh cümlelere yedirilmiş zorluklar, ümit kırıklıkları ama dik tutmaya çalışılan kuyruk. Tam mektubu yazarken içtiğim kahveden bir damla mektup kâğıdına damlardı. Kağıt kahveyi emer, genişlerdi. Nohut büyüklüğünde espresso kokusu zarfın içinde annemlere ulaşırdı. Zarf açılınca İtalya kokusu, kızının evinin kokusu, kızının kokusu mektubu elinde tutan anneme, sonra da hemen yanı başında onun yüksek sesle okumasını bekleyen babamla kardeşimin burnuna çalınırdı. Mektuptaki espresso lekesi, annemin gözyaşı ile buluşurdu.
Mektuplaşmak güzeldi. Heyecanla beklenirdi. Hiç beklenmediğinde gelen bir mektup sürprizdi. Yazan da zarfın içinde gelmiş kadar olurdu. El yazmaları kıymetliydi. Özenle mi yazılmış, aceleye mi gelmiş, yemek yerken mi, gecenin geç bir saatinde mi yazılmış harflerden, yan yan yatmalarından, dimdik durmalarından, salçalı sosa bulanmasından yakayı ele verirdi.
Bedri Rahmi’nin zarfları beni nerelere getirdi!
Sergiden çıkıp Pera sokaklarına karıştık. 1890 yılından günümüze ulaşan muhteşem binalardan birinde hizmet sunan Casa Foscolo otelinin yan sokağından girdik. Maison Phebus diye bir mezat evi çıktı karşımıza. Bir an kendimi hâlâ Bergamo’da sandım. Bu sokaklar, İstanbul sokakları değil sanki. Neredeyiz biz? Işınlandık mı? Hani bir sokaktan girersin, orası bir tüneldir aslında ve sen farkında olmadan zamanda geriye gidersin. Belki Maison Phebus açık olsaydı ve kapısından girebilseydim, kendimi XXVIII. yy.’da bir malikânede bulacaktım. Uzun, kabarık eteklerimle, saçlarımdaki lüleleri uçuşturarak merdivenlerden koşarak odama çıkacak, kapıyı kapatıp sırtımı yaslayacak ve dantelli eldivenimin içinden çıkarttığım aşığımın mektubunu önce göğsüme yaslayıp, sonra koklayacak ve heyecanla açıp okuyacaktım. Nefesim kesilecekti. Göğsüm, elbisemin dekoltesini aşıp dışarı fırlayacak gibi inip kalkacaktı.

Minoa Pera’ya uğramadan olmazdı. Kısa sürede Pera’nın en popüler mekânlarından biri oldu. Başka bir âlem orası. Resetlenme noktası. Bütün günü orada geçirebilir insan. Cebine biraz fazla para koymak şartıyla… Ruhun resetlenirken, cebin de resetleniyor sen fark etmeden 🙂
Son durak Ayaspaşa Rus Lokantası oldu. Antika eşyalar, beyaz iş perdeler, camekânlı dolaplar, cam nişlerine yerleştirilmiş matruşkalar, küçük porselen biblolar ile oldukça otantik bir yermiş meğer. Bunca zaman es geçmişim. Kısmet resetlenme dönemineymiş.
Velhâsıl kelâm neymiş?
Üşenmek yokmuş!
Kulağımdaki müzik..