BANA KUŞLAR SÖYLEDİ – Yekta Kopan

Çocukların küçük kalplerindeki büyük meselelere parmak basan öykülerin içinde kendi anılarımıza bir yolculuk yapmamak mümkün değil.

On iki tane birbirinden güzel öykü… İçlerinden bazıları deniz yüzeyindeki yunuslar gibi beni etkiledi.

Şayet bu günlerde, Yekta Hocam’ın o keyifli atölyelerinden birine devam ediyor olsaydım, belki de bize, “Bana Kuşlar Söyledi” diye fısıldamasını istediğimiz bir öykü ödevi verirdi. Ben ödevi almış bildim ve çocukluğumun anılarını karıştırdım. Aşağıdaki öykü de o sandığın içinden çıkıverdi.

                                                                               BAHÇEDEKİ KÜÇÜK MEZAR

Gözlerinde büyüyen korkuyla bahçeyi izliyordu. Küçücük yüreği, üzerine yüklenen ağırlığı kaldırabilecek miydi? Oysa düne kadar bu bahçeyi seviyordu. Yaşlı söğüt ağacının yerleri süpüren eteklerinin altında sık sık annesiyle piknik yaparlardı. Dallarına yuvalayan bülbüllerin sesleriyle uyanıyordu her sabah. Gecenin ışıklarıyla birer hayalete dönüşseler de, kavak ağaçlarının yapraklarının güneşle payetlenmesi hoşuna gidiyordu. Yaz sıcağını örseleyen rüzgârda çıkardığı sesler ninni gibi geliyordu kulağına.

İkiz bir apartmandı oturdukları. Semtin en eskilerinden biri. Apartmanın önünde küçücük bir bahçe, bahçenin orta yerini kaplayan, bahar geldiğinde sarı çiçeklerini görücüye çıkaran büyük bir katır tırnağı vardı. Büyümeye özendiği yaşlardı ve sarı çiçeklerle kendine upuzun tırnaklar yapardı. Gövdesi her yıl biraz daha genişleyen bitkinin gölgesinde, yere serili kareli örtünün üzerine oturur, elindeki hayâli kahve fincanını tırnakları kırılmasın diye özenle tutar, bileğini zarifçe kıvırarak yine hayâli arkadaşına “Ah şekerim, bizim çocuk da hiç yemek yemiyor. Her yemek bir kıyamet!” diye dert yanardı. Bir yandan da yan gözle birinci kattaki evlerinin penceresine bakar, annesinin izleyip izlemediğini kontrol ederdi. Kimsenin bu tek kişilik oyunlarına şahit olmasından hoşlanmıyordu. Aslında sevmediği evcilik oyunlarıydı. Ama içgüdüsel olarak büyüklerin hayatına ilgi duyuyordu ve bunu da oyunlarına yansıtıyordu. Sek sek ya da lastik oynamak daha çok hoşuna gidiyordu. Bazı günler arkadaşlarıyla, evden çok uzaklaşmadan, çevre apartmanların bahçelerine sızar, tamirat işleri yeni bitmiş evlerin oraya buraya saçılmış artık mermer parçalarından en güzellerini koleksiyonlarına katmak üzere hummalı arayışlara girerlerdi. Mermerler renk ve dokularına göre gruplara ayrılır, her sek sekte farklı parça kullanılmak üzere özenle saklanırdı. Bazen apartmanın en alt katındaki kömürlüğe, bazen de arka bahçede her çocuğun istimlâk ettiği köşeye. Hatta çocuklardan biri, söğüt ağacının caddeye bakan tarafından dört adım sağa ve iki adım ileri, duvarın tam dibine derin bir çukur kazmış ve mermerlerini kimsenin bulamayacağından emin, oraya gömüvermişti. Sek sek oynanacağı zaman toprağı kazıp mermerleri çıkartmak zor geldiğinden odasında bir tane bulunduruyordu. En gösterişsizi onunkisiydi.

 “Elif, hadi kızım, ellerini yıka. Yemeğe oturuyoruz,” diyen annesinin sesiyle mermer soğukluğundan sıcak yuvasına dönüş yaptı. Canı hiç yemek yemek istemiyordu. İsteksizce divandan kalktı. Beyaz köpüklerle kapladığı ellerini uzun uzun yıkadı. Annesi ikinci kere seslendiğinde gevşek yumruğuyla oluşturduğu çemberden köpükleri üflüyor, aynaya çarpıp patlayan balonları sayıyordu.

“Geliyoruuum,” diye var gücüyle seslendi ve ellerini akıtıp salona gitti.

Öğlen yemeklerini annesiyle oturma odasındaki küçük masada yerlerdi. Elif aynı masada derslerini yapardı. Akşam yemeklerinde ise ailece salondaki masa başında buluşurlardı. Kardeşi gelir gelmez değil ama masada oturmaya başladığında öğlen yemeklerini de salonda yiyecekleri için şimdiden seviniyordu. Kardeşi olacağı için de mutluydu. Sonra aniden ikiz apartmanda, tam yanlarındaki dairede oturan Nevin Hanım Teyze’nin kızı Duygu’nun söyledikleri geldi aklına. Omuzları çöktü, yüzü gülmez oldu.

Dün kendi mermerlerinden birini bahçedeki gizli köşesinden çıkarmış arkadaşlarının yanına dönerken Duygu Abla’sını bahçede çukur kazarken görmüş ve onun da mermerleri olup olmadığını anlamak için ne yaptığını sormuştu. Duygu başını kaldırmış, Elif’in gözlerinin içine bakmış ve suratında tuhaf bir gülümsemeyle;

“Senin için mezar kazıyorum. Kardeşin gelince sana ihtiyaçları kalmayacak. Seni buraya gömeceğiz,” demişti.

Koşarak oradan uzaklaşmış ve kendini eve zor atmıştı. Bütün gece uyuyamamış, cama vuran kavak dallarının ürkütücü görüntülerinden gözlerini ayıramamıştı. Bazen, rüzgârla birlikte şekiller o kadar korkunç oluyordu ki, gözlerini yumup, pikenin altına gizleniyordu.

Annesi etli patlıcan kebabı ve domatesli pilav yapmıştı. Yanında da çoban salata. Üçü de en sevdiği yemeklerdi. Ama neşesi kaçmıştı birden bire. Her zaman bir lokma patlıcanlı kebabı pilavla yemek için ayırır, üzerine de salatanın suyundan dökerdi. Hiç birini yapmamıştı. Annesiyle babasının dikkatinden kaçmadı. Endişeli gözlerle birbirlerine baktılar. Bir kardeşi olacağına sevindiğini bilmeseler, annesinin günden güne büyüyen karnını sofrada daha çok fark ettiğinden keyfinin kaçtığını düşüneceklerdi. Oysa Elif her fırsatta annesinin karnına kapaklanır ve kulaklarıyla kardeşinin içerdeki seslerini duymaya çalışırdı. Topuğunu karnından çıkacakmış gibi ittirdiğinde kahkahayla güler ve elini tam o çıkıntının üzerine koyardı. Kardeşini şimdiden çok seviyordu. Nedense bugün annesinden uzak kalmayı tercih etmişti.

“Yarın kardeşine birkaç zıbınlık almaya çıkalım mı?” diye sordu annesi.

“Olur, çıkalım,” dedi Elif küskün küskün.

Annesi Elif’in hâlinden endişe duyuyordu. Kardeşini kıskanmış olabileceğini düşündü. Daha bebek doğmadan, ona karşı tavır almasını istemiyordu. Aralarındaki ilişkinin ilmeklerini şimdiden ince ince örmek lazımdı.

“Bu sefer tamamen senin beğendiklerini alalım Elif’çiğim. Hatta çıkmışken birkaç tulum da seçmen iyi olur,” dedi annesi kızının üzerinden gözlerini ayırmadan.

“Kardeşim gelince benden kurtulmak mı istiyorsunuz” diye sordu aniden Elif.

“Olur mu öyle şey Elif’çiğim? Senden niye kurtulmak isteyelim? Sen yalnız kalma diye sana kardeş yapıyoruz,” dedi annesi. Duyduğu sözler kalbine bıçak gibi saplanmıştı. Nerede hata yapmışlardı? Kardeşinin gelişi ile Elif’in ihmâl edileceğine dair bir kanıya kapılması nasıl gelişmişti?  

Buz gibi bir sessizlik çöktü masaya.

“Bu nerden çıktı şimdi Elif’çiğim?” diye araya girdi babası.

“Hiiiç,”

“Sen bizim için çok değerlisin. Üstelik o kadar iyi bir çocuksun ki, bildiğin tüm güzellikleri kardeşine öğretmek senin vazifen. Birlikte öğrenmeye, büyümeye devam edeceksiniz. Hadi bana yardım et, sofrayı kaldıralım ve dondurmalı irmik helvalarımızı hazırlayalım. Birazdan Küçük Ev başlayacak,” dedi annesi. Çoktan tabakları üst üste koymuştu. Üçü ellerinde bardaklar, tuzluk, biberlik ve tabaklarla küçük mutfağa doğru peş peşe yürüdü. Elif bulaşık yıkamayı da çok seviyordu. Çünkü saatlerce el tasının içindeki suyla ve köpüklerle oynuyordu. Ama bu akşam canı onu bile istemedi. Annesi onu rahatlatmak için bütün bu sözleri söylüyor olabilirdi. İçinde duyduğu endişeyi, suyun altında tabaklardan akıp giden kirler gibi kolayca söküp atamayacaktı. Elindekileri tezgâhın üzerine koyup mutfaktan çıktı.

Gözlerini siyah beyaz televizyon ekranına dikti. Küçücük kafasının içine çöreklenmiş düşüncelerle boş boş baktı. Annesi bulaşıkları akıtmış, elinde dondurmalı helva tabakları ile salonun kapısında göründü.  Her zaman cıvıl cıvıl şakıyan Elif halının üzerinde sus pus oturuyordu. Annesi tatlı tabaklarını sehpanın üzerine bırakırken bu suskunluğu dağıtacağından emin yepyeni bir konuya denize atlar gibi dalıverdi.

“Nevin Hanımların kedisi ölmüş. Kızı Duygu arka bahçeye gömelim diye ısrar etmiş. Elinde kürekle kediye mezar kazıyordu. Zavallı Duman! Çok yaşlanmıştı. Yine de vedası âni oldu.”