Balık Ağlarında Parfüm Kokusu

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Rengârenk luzzular, balıkçı tekneleri, koya atılmış devasa hediye paketleri gibi denizde salınıyorlardı. Kimisinin üzerine muşamba brandalar çekilmiş, yaza kadar dinlenmeye bırakılmışlar sanki. Kimisi bakımda. Bazıları da akşam balığa çıkmak üzere hazırlanıyor. Fotoğraflarını çekiyorum. Bu cümbüş, fotoğraf karesini bahar tablosuna döndürüyor.

İki katlı Malta taşından yapılmış evler yüzlerini denize çevirmiş, elips şeklinde, Marsaxlokk kıyısını çepeçevre kuşatmışlar. En ön sırayı küçük balık lokantaları almış. Aradan köyün ana yolu geçiyor. Lokantaların hemen önüne ve yolu geçince deniz kenarındaki geniş kaldırıma masalarını açmışlar. Garsonlar davetkâr sözlerle, lokantalarına buyur ediyorlar. Sarımsakla hazırlanmış ızgara kalamar kokusu doluyor burnuma. Masalardan birini gözüme kestiriyorum. Sarı duvarlı evler gibi, sırtımı karaya, yüzümü güneşin altın damlaları ile aydınlanan denize dönüp oturuyorum. Güleç yüzlü, ufak tefek, kumral bir bayan garson masaya geliyor. Güneş gözlüğünün arkasındaki gözlerini görmüyorum, ama sempatik tavırları bu rahatsızlığımı gideriyor. Buz gibi bir bira, soslu midye ve kalamar kızartma sipariş ediyorum. Aç gözlülük yaptım, biliyorum. Ne var ki, hepsinden tatmak istiyorum. Manzarayı seyrederek yemeğin tadını çıkarıyorum. Gelmeden önce kafamın içinde dolanan tüm sıkıntıları, üzüntüleri, endişeleri, asma kilitli bir kutuya kaldırmış gibi sadece güzel şeyler düşünüyorum.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Kendi kendime, eve dönünce rejime başlamayı vaat ederek, ısmarladığım tüm kalamar ve midyeleri bitiriyorum. Arkama yaslanıp biramı içiyorum. Güneş gözlüklü garson kıza el ediyorum, yanıma geliyor. Yediklerimi sindirmek için espresso ve Jagermeister istiyorum. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlardan kurtulan güneş, turkuaz deniz ve tabii tıka basa yediğim yemek ile göz kapaklarımın üzerine yerleşmeye çalışan ağırlıktan kurtulmak için hızlıca hesabı ödeyip kalkıyorum. Masaların istilâsından kurtulan bir kısım kaldırımda, hediyelik eşyalar satan tezgâhlar kurulmuş. Şekil şekil, renk renk buzdolabı mıknatısları, kurşundan Malta şövalyeleri, yerel likörler, kurabiyeler ve daha pek çok cazip ürün var tezgâhlarda. Birkaç parça bir şey satın alıyorum. Köye geldiğimden beri gözümü tırmalayan yegâne şey, koyun ucundaki upuzun bacaları ile doğayı kirlettiğini düşündüğüm fabrika oluyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Meydandan, köyün iç kısımlarına yöneliyorum. Mevsimden mi, hafta içi olduğu için mi, yoksa öğle saatleri olması sebebiyle mi sokaklar bu kadar ıssız bilmiyorum. Üstelik de kıyı kadar sevimli gelmiyor tüm ara sokaklar. Tekrar kıyıya dönüyorum. Otobüsün gelmesine on beş dakika kadar var. Biraz daha yürüyüş yapıp, fotoğraf çekeyim derken, bulutlardan kurtulan yağmur damlalarının bombardımanına tutuluyorum. Yazın, muhtemelen masaların konulduğu bir pergolanın altına sığınıyorum. Otobüsü bekleyen diğer turistlerle, gece balığına hazırlanan takanın tayfası da koşarak pergola altına geliyor. Az önce fotoğraflarını çektiğim balıkçıları izliyorum. Güneşten ciltlerinin renkleri kopkoyu olmuş balıkçılar, deniz suyundan sertleşmiş ve matlaşmış saçlarını kasketlerinin altına gizlemeye çalışmışlar. Benim için hepsi birbirinin aynı.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Koyun sonunda profilini gördüğüm fabrikanın ne olduğunu balıkçılara sorsam, en doğru cevabı alırım diye düşünüp, İngilizce konuşmaya başlıyorum. Aynı anda da, soruyu yönelttiğim balıkçının kadın olduğunu fark ediyorum. Kızgın gözlerle bir bakış fırlatıp, “No English. Maltese,” diye nefret kusarcasına tıslıyor. Yıllarca İtalyanların, İngilizlerin, Fransızların sömürgesi altında yaşamanın baskısı ile milliyetçi duyguları kabarmış belli ki. Tüm Maltalılar, dil ve kültürleri konusunda bu kadar katı değil. Bazıları şakırcasına, hayranlıkla İtalyanca konuşuyor. Hemen hepsi İngilizce biliyor. Balık ağlarına takılan bu kadın beni şaşırtıyor. Erkek çocuk beklerken kızı olan baba, erkek çocuğu gibi yetiştirdi belki onu. Zamanı geldiğinde de babasının görevini devraldı. Ya da balıkçı babası ile tekneye çıka çıka, erkekleşti. Belki de hormonları, parfüm kokusundan değil, balık kokusundan hoşlanacak kadar üzerinde baskı yarattı. Baştan aşağı kadını süzüyorum. Hâlâ bana kızgın. Belki de koylarının cazibesini zedeleyen bu gudubet fabrikayı kuranlaradır kızgınlığı. Bunu asla bilemeyeceğim. Söylenerek ellerini eprimiş kot pantolonunun ceplerine sokuyor ve tek ayağını önündeki banka dayayarak denize dönüyor. Erkeklerin dünyasında kadınlığından soyutlanmış bir balıkçı. Her gün denize açılıyor, narinliğini yitirmiş, tuzlu sudan, güneşten kalınlaşmış ve hantallaşmış nasırlı elleri ile balık ağlarını denize salıyor. Tuttuğu balıkların bir bölümünü, o gün de olası bir fırtınadan kurtulmalarının minnetini ifade etmek amacıyla kiliseye bağışlıyor. Aksi, yaşlı bir adama benziyor. Memnuniyetsiz bir yüzle bana bakıyor ve yağmurun durmasını fırsat bilerek, koşar adım tekneye dönüyor.

Marsaxlokk - Fotoğraf PeymanÜnalsın

Marsaxlokk – Fotoğraf PeymanÜnalsın

Sonradan öğreniyorum; koyun güzelliğini, heykelsi yüzdeki çıban gibi bozan fabrika, enerji santraliymiş.

Peyman Ünalsın

Erguvanlı Tepede Şiirli Mabed

Aşiyan Müzesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Dışarıdaki soğuktan kaçarcasına iki kanatlı dar ahşap kapıdan yalıya giriyoruz.

İçinde odunların çıtırdadığı şöminenin kızıl alevi karşılıyor bizi. Tam karşısında, sallanan sandalye var. Hâlâ hareket ettiğine bakılırsa oturan kişi henüz kalkmış. Hemen arkadaki küçük ceviz kütüphanenin üzerinde, sayfaları açık bir kitap duruyor. O huzurlu saatlerin içinde olmayı ne çok isterdim!

İzlendiğim hissine kapılıyorum birden. Belki de tablolardan bakan, yalının eski sahiplerinin gözleri üzerimdeki. Bizi esaretimizden kurtar, der gibiler. Çerçevelerin içinden çıkıp, bir zamanlar soluk aldıkları, yarattıkları o verimli an’lara geri dönmek istiyorlar.

Arkamızda, gırtlaktan sökülen küçük bir öksürük duyuyoruz sanki. Gıcırdayan parkelerin üzerinde topuklarımızın üzerinde geriye dönüyoruz. Gri flanel takımı, beyaz dik yaka gömleği içinde, bakımlı pala bıyıklı, saçları briyantinle arkaya taranmış, yakışıklı esmer bir adam oturuyor. Mehmed Tevfik Bey… Bakışlarından, mabedine girdiğimiz için bizi yeriyor mu, yoksa unutulmadığı için mutlu mu, anlamak zor.

Mehmed Tevfik Fikret - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Fikret – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Zamanında çok canlar yakmış mıdır ki o gözler? O gözler olmasa bile, yazdığı şiirlerle pek çok kadını etkilemiştir mutlaka.

Dikkatli bakınca gözlerinde melankolik bir bakış seziyorum. Haklısın diye fısıldıyor derinden bir ses. Çok küçük yaşta öksüz kaldı. Hayatı tanımaya, yaşamaya dayısı ve yengesiyle başladı. Kız kardeşi ondan daha bahtsızdı. Öksüzlüğünü, hayatının yoldaşı ile dindireceğini sanıyordu. Ama adam insafsız çıktı. Döverek öldürdü kızcağızı. O yüzdendir ki Mehmed Tevfik Bey melankolinin kollarındadır sıklıkla.

Yine birlikte toplamışlardı
On gün evvel bu hoş çiçeklerden
Seni ey mevt! Kim hatırlardı
O bahar hayatı süslerken?

Şimdi yalnız, önünde boşluklar
Düşünür hep o ayrılık demini…
Pek bunaldıkça aldatır, oyalar
Bu çiçeklerle reng-i matemini

Melankoli yaratıcılığa da sirayet etmiş. Duvarlardaki tablolar da melankoli ile beslenmiş fırça darbelerine maruz kalmış.

Krizantemli Vazo – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Bey’in eşi Nazime Hanım’ın Aşiyan sırtlarında, çimenlerin üzerinde dinlenirken resmedilmiş tablosu var duvarlardan birinde. Bu tepeleri çok severlermiş karı koca. Her fırsatta manzarayı izlerlermiş. Sevdikleri bu tepede evleri olsun isterlermiş. On yıl sabırla beklemişler evi oturulacak hale getirene kadar. İkisi arasında sevgi olduğunu, birbirlerine sadık olduklarını düşündürtüyor bana evde gördüklerim. Sonra yatak odasında, Mehmed Tevfik Bey’in, yatağın yanında asılı maskı dikkatimizi çekiyor. Batı geleneklerindeki gibi, öldüğünde bu maskı, o günlerde evde yaşayan Mihri Müşfik Hanım hazırlamış. Bir anda kafamdaki sadakat, derin sevgi imgeleri alt üst oluyor. Yoksa? Hıfzı Topuz bir şeyler biliyor olabilir mi? Belki de Mehmed Tevfik Bey’i anlattığı kitabında sır perdesi aydınlanıyordur. Kitabı okumalıyız mutlaka.

Edebiyat-ı Cedide Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Edebiyat-ı Cedide Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Odalardan birinden kalabalık sesler geliyor. Sanki şiirler okunuyor, dergilerden makaleler. Arada tok kahkahalar yükseliyor. Bazen de ateşli tartışmalara yerini bırakıyor okumalar. Koşarak aşağı iniyoruz, sesin geldiği odanın izindeyiz. Odanın kapısı önüne geldiğimizde, kesiliveriyor konuşmalar. Hepsi hayal miydi? Ölü Ozanlar Derneği’nin mağara toplantıları düşüyor usuma. Kapatılan Servet-i Fünun Dergisi’nin arkasından bolca edebiyat konuşulan, Batı akımının etkisindeki bir grup genç adamın toplandığı bu oda, sahip olduğu manzaraya rağmen, eminim çok ateşli yorumlara ev sahipliği yapmıştı. Odadakiler, manzaranın farkında bile değildi belki de çoğu zaman.

Dinleme odasında toplanan birbirinden değerli edebiyat ustasının duvarda asılı fotoğraflarına bakıyoruz. Yaratıcı iksirlerle yıkanmış bu sanatçıların her biri, yaşlarından beklenenin çok daha üzerinde başarılar sergilemişler. Sadece yazar ya da şair değiller. Öğretmenlik yapıyorlar, ressamlar, mimarlar, diplomatlar da aynı zamanda.

Kapıdan bir gölge seğirtiyor. Bir çocuk merdivenlerden aşağı koşuyor. Mutfak kapısında yok oluyor. Haluk bu, Mehmed Tevfik Bey’in oğlu. Haluk annesinin hazırladığı vişne suyundan bir bardağa boşaltıyor. O sırada dışardan gelen köpek sesini duyuyor. Bardağı tezgâha bırakıp Sokrat’ın Penceresi’ne yaklaşıyor. Parmak uçlarında zıplıyor dışarıyı görmek için. Ama daha o kadar uzamadı. Duvar dibindeki ahşabı eprimiş, rengi solmuş tabureyi camın önüne çekiyor. Üzerine çıkıp pencereden köpeğe sesleniyor; “Gel oğlum, gel!” köpeğin kulaklarını okşuyor demirlerin arasından aşırttığı eliyle. “Birazdan yanına geleceğim, oynayacağız birlikte.” Tekrar tezgâhın yanına gelip vişne suyunu bitiriyor.

Sokrat'ın Penceresi - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Sokrat’ın Penceresi – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Haluk hakkında evdeki izler, sadece duvardaki birkaç resimden ibaret. Mehmed Tevfik Bey ile arası nasılmış, pek kestiremiyorum. Önce İskoçya’ya, ardından Amerika’ya gitmiş. Bir dönem Türkiye’ye geri gelmek istemiş, ama zamanlama yanlışmış. Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçe bile öğretmemiş. Mehmed Tevfik Bey, kendisi gibi şiire, edebiyata düşkün olmayan oğluna baskı mı kuruyordu acaba?

Abdülhak Hamit Tarhan Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Abdülhak Hamit Tarhan Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Bulutlar gökyüzünü kaplamışçasına evin içi daha da kararıyor. Dışarda çakan şimşek, odayı aydınlatıyor. Şehzade Abdülmecid imzalı, Abdülhak Hamit portresi, pencereden bakan canlı bir gövde gibi çıkıyor karşımıza. Yan duvarda asılı, şairin çılgınca âşık olduğu üçüncü eşi Bayan Lucienne’in resmiyle, kendi portresi arasında gidip geliyor gözlerim. Büyük aşka yazılmış Makber dolaşıyor kulaklarımızda.

Eyvah! Ne yer, ne yar kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zar kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden.
 
Ben gittim, o haksar kaldı,
Bir köşede tarumar kaldı,
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut’da bir mezar kaldı.
 
Bildir bana nerde, nerde Yarab,
Kim attı beni bu derde Yarab?
Nerde arayayım o dil rübayı,
Kimden sorayım bi-nevayı?
 
Derler ki unut o aşnayı,
Gitti tutarak reh-i bekayı,
Sığsın mı hayale bu hakikat?
Görsün mü gözüm bu macerayı?
 
Sür’atle nasıl da değişti halim,
Almaz bunu havsalam, hayalim.
Çık Fatıma! Lahdden kıyam et,
Yadımdaki haline devam et.
 
Ketmetme bu razı, söyle bir söz,
Ben isterim, ah, öyle bir söz.
Güller gibi meyl-i ibtisam et,
Dağ-ı dile çare bul, meram et.
 
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle,
Eyyamı hayatımı tamam et,
Makber mi nedir şu gördüğüm yer?
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber?

Zaman dursa, Osmanlı döneminde, Batı mimarisinin etkisiyle, Mehmed Tevfik Bey’in zihninden projeye dökülen bu yalıda şiirle, resimle, ilginç kişiliklerin duvarlar arasında bıraktığı izlerle kalsak. Aşiyan Tepesi’nde Hacı Arif Bey’den, Enderuni Ali Bey’den çalsak, Şair Nigâr’ın dizelerini okusak.

Gördüklerimizi, dinlediklerimizi yüreğimizde biriktiriyoruz.

Aşiyan Müzesi Bahçesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi Bahçesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bahçede, Mehmed Tevfik Bey’in mezarını selamlayıp, erguvan mevsiminde dönmek üzere yağmurlu soğuğa karışıyoruz.

Peyman Ünalsın