Okurken Dinlemeyi Sevenlere; Burası Radyo Şarampol – Şükran Yiğit

Şimdi, arkanıza yaslanın. Yaslanın hadi! Kapatın gözlerinizi. Düşleyin; kitap raflarıyla çevrelenmiş, evin en sevdiğiniz odasındasınız. Pencerenin geniş pervazındaki minderin üzerinde oturuyorsunuz. Yanı başınızdaki sehpanın üzerinde fırından henüz çıkmış sıcak paskalya çöreği ve bir fincan çay. Elinizdeki kitabın yan karakterisiniz şu anda. Bakışlarınızı kitaptan kaldırmadan paskalyadan bir parça koparıp çaya batırıyor ve ağzınıza atıyorsunuz. Damağınızda mahlebin, tereyağının tüm sinir uçlarınıza sirayet eden yatıştırıcı lezzetini duyumsuyorsunuz. Şükran Yiğit’in Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü alan Burası Radyo Şarampol isimli romanının anlatıcı ana karakteri Filiz’le kapı komşusu oluyorsunuz. Antalya Şarampol Caddesi’ndeki tek katlı evin önüne attığınız sandalyelere oturup annesi ve Mine Ablası ile demli çaylarınızı yudumluyorsunuz. Kulağınızda 60’ların, 70’lerin parçaları.

“Tek tesellimiz, mahallenin, içinde mecalsiz küçük vantilatörlerin dönüp durduğu, tek katlı, iki gözlü, yan yana bloklar halinde dizilmiş evlerinin açık pencerelerinden sokağa yayılan televizyon sesleri arasında karpuz yiyerek seyrettiğimiz filmlerdekiler gibi “yoksul ama mutlu” olmaktı.” On dört yaşındaki Filiz’in tek sahip olduğu ailesi, ailesinin bir parçası saydığı Mine Ablası’ndan başka kimsesi yoktur. “Yalnızlığımda tanrısal bir sebep olduğunu düşünmekten de kendimi alamıyordum. Çünkü tek çocuktum, çünkü solaktım, çünkü boyum yaşıtlarımın hepsinden uzundu…” İlk sayfadaki bu iki cümleden Filiz’in analitik düşünen, kodlamanın, totemlerin gücüne inanan bir karakter olduğunu hissediyoruz. Filiz pek çoğumuzun o yaşlardaki korkularının sözcüsü oluveriyor. 1980 yazıyla başlayan hikâyesinin içine giriveriyoruz. Şarampol Caddesi’nin bir köşesinden onu, annesiyle babasını, en yakın arkadaşı Rengin’i, Mine Abla’yı, Cengiz Abi’yi, Ali’yi, plakçı Asım’ı izlerken buluveriyoruz kendimizi.

1960’larda doğmuş olanlarımız biraz daha yakınlaşıyor Filiz’e. Filiz’in kaderi terk edilmek, yitirmek üzerine yazılmış adeta. Önce çocukluk arkadaşı Rengin’i bir çocukluk aşkının gölgesinde kaybediyor. Küsüyorlar birbirlerine. İnsanın, inat denilen o baskın karakteristik özelliğinden, ne yedisinde ne de yetmişinde vazgeçemediğini görüyoruz. Filiz’in Dokuma Fabrikası’nda çalışan annesi romanda yoğun bir şekilde betimlenirken, babasına, suya yansıyan bir ışık gibi arada sırada rastlıyoruz. Nitekim babası, Filiz’in terk edenler listesinde asla iletişime geçilmeyecek inadıyla yerini alıyor. 

Filiz, Bir Genç Kız Yetişiyor’un Francie’si ve Gorki’nin Ana romanındaki Pavel, Andrey ve Nataşa ile paylaşıyor Şarampol’daki yaşamını. 12 Eylül Darbesi’nden sonra illegal hayatları da tıpkı Jan Valjan’ınki gibi ekmekle, iki ekmekle başlıyor. Seksen ihtilalini yaşamış olanlarımızı belki biraz daha içine alıyor Burası Radyo Şarampol. Evet, bir dönem romanı ama politik, sosyal, beşeri olaylar ekseninde baktığımızda tarihin tekerrürden ibaret olduğu somutluğuna da ulaşmak mümkün. 12 Eylül’ü yaşayan bizler gayet iyi biliriz gece yarısı çalınan kapıları, paldır küldür eve giren askerleri, postalların altında çiğnenen, yakılan kitapları, yaka paça evden götürülen insanları, bir daha haber alınamayanları, yabancısı olduğu kültürlere karışarak kendini daha güvende hissedenleri.

Mine Abla, Filiz’den sonra kitabın lokomotif karakteri bence. Komşu, ama komşudan daha yakın. Arkadaş, sırdaş, yaşadığı müddetçe de Filiz’e kol kanat gerecek kadar çok seven bir yoldaş. Mine Abla’nın nişanlısı Cengiz Abi bir gece aniden ortadan kaybolunca Filiz ve Mine Abla onu bulmak adına radyocu Asım’ın engin tecrübelerine başvuruyor. İşte Radyo Şarampol böyle doğuyor. Önce radyo aracılığıyla sevgiliye gönderilen Arım Balım Peteğim ile başlıyor çalma listesi.

Şarampol’un bir diğer sakini de anne ve babası darbe sonrası yurt dışına kaçan Ali. Dedesiyle yaşayan Ali, Filiz’le aynı saatte fırından ekmek alıyor ve merdivenlerin son iki basamağını aynı onun gibi sağ ayağını atarak bir, bir, bir, iki ritimleriyle atlıyor. Duygudaşlık kuruluveriyor aralarında. Filiz Leonard Cohen’in Suzen şarkısını kasete çekip Ali’ye doğum günü hediyesi olarak bırakıyor. Suzen çalma listesine ekleniyor. Kaseti kapısının önüne bıraktığı gece Ali de ortadan kayboluyor. Kaseti bulup bulmadığını, dinleyip dinleyemediğini bilmiyor Filiz. “Umut ediyorduk, dünyanın sihirli bir yer olduğuna inanıyorduk, çünkü bunca kötülüğün, çaresizliğin, el konulan şiir pusulalarının ve yere düşen saç tokalarının arasında da bir aşkın yaşayabildiği, çünkü içinde ‘Bu mektubu bulan bana bir mektup yazsın,’ diyen bir pusulayla denizleri aşıp, oturduğumuz sahile vuran şişelerin bulunabildiği bir dünyada yaşıyorduk.” Belki bir gün Ali’ye ulaşacaktı şişeye koyduğu aşk mektubu ve belki de Mine Abla’nın içtiği çay gibi içini yudum yudum ısıtan sevgilisi dönüp gelecekti. 

Şimdilerde özlem duyduğumuz mahalle ruhuna kavuşuyoruz Burası Radyo Şarampol’da. Çalma Listesine birer birer eklenen parçalarla kulağımızın pası siliniyor. Runaway, All My Loving ile çayların demlenip birlikte içildiği kapı önlerine, sağ kolumuz olan komşumuzun hastalığımızda gelip kaynattığı bir tencere mercimek çorbasına, bahçedeki portakal ağacının altına darbecilerden kaçırılıp gömülen kitaplara, yüreğimizin sevgisini, gözümüzün yaşını akıttığımız sevgili mektuplarına kavuşuyoruz. Bir kahkahanın bir kilo pirzolaya eşdeğer görüldüğü o naif zamanlar hışır hışır çevirdiğimiz kitap sayfalarında canlanıyor.

Antalya Şarampol’da yaşamasak da Yivli Minaresi’yle, Tophane’siyle, tirmis, kölle gibi yöresel tatlarıyla, şivesiyle biran için kendimizi Antalyalı zannediyoruz. Çünkü o kadar yakınlaşıyoruz karakterlerine Şükran Yiğit’in.

Sonra kendimizi Filiz ve Mine Abla ile birlikte Kreuzberg’de buluyoruz. Dostluğun, yoldaşlığın kalın yorganıyla sarmalanmış bir biçimde. Aşk arayışlarımız dinmiyor. Kulağımızdan düşmeyen Love Will Tear Us Apart şarkısıyla Kreuzberg’li Arkadyus ve Chris’le tanışıyoruz. Cengiz Abi’den sonra gönlünü çelen Yanik’in illegal ortadan kayboluşuna olumlu anlam yüklemeye çalışıyor Mine Abla. Yani umut on sayfada olmasa, on birincide mutlaka karşımıza çıkıyor bu kitapta.

Devrimlere, direnişlere, yasaklara rağmen aşkın varlığına şükrediyoruz. Çünkü dünyanın neresinde olursanız olun, politika çarkı hep dönüyor ve siz pencerelerinden ışık sızmayan evlerde gizleniyor ya da bir şehri bölen duvarların ardından diğer tarafı merak ederek yaşıyorsunuz. Yasaklı kelimelerin geçtiği şarkılara özlemle büyüyorsunuz, kitapları portakal ağaçları diplerine gömüyorsunuz. Sonra bir akşam duvarların yıkıldığını, insanların zincirlerinden kurtulmuşçasına uzun zamandır mahrum kaldığı öteki tarafa geçmeye çalıştığını görüyorsunuz. Portakal ağaçlarının yerini beton binalar alıyor. Hatıralar bir daha açılmamak üzere örtülüyor.

Sonra bir bakmışsınız, siz Burası Radyo Şarampol’un çalma listesinden* Mamy Blue, She Loves You, Seasons In The Sun, Working Class Hero dinlerken John Lennon çıkıyor ve “Hayat siz başka planlar yaparken başınıza gelen şeydir,” diyerek bacağınıza takılacak çelmelere karşı kulağınıza kar suyu kaçırıyor. Ve Şükran Yiğit’in hazırladığı kitabın sözlüğünü** okurken, size, çaya batırılan tazecik paskalya çöreği huzurunu yaşattığı için müteşekkir oluyorsunuz.

*

** https://sukrany.wixsite.com/radyo-sarampol

Cafe De Flore’da Bir Sabah

Photo by Peyman Ünalsın Gökhan

Saint Germain Bulvarı’ndan aşağıya hızlı ama inceden inceye etrafı süzerek yürüyorum. Ulu çınar ağaçlarının gölgelediği bulvarın iki yanında yükselen on yedinci yüzyıl binaları, zemin katlarında ağırladığı pahalı mağazaların modern çehreleriyle tezat bir şıklığı yansıtıyor. Bütün binalar aynı renkte; kirli beyaz. Fransız balkonların hepsi, rahibe işi siyah dantelli farbelalarla süslenmiş. Dar balkon kapıları ve pencerelerin bir kısmı açık renk ahşap panjurla sıkı sıkıya örtülü. İçerden, ocağın üstünde kaynayan minik kahve makinesindeki espressonun kokusu sızıyor. Kızarmış bir dilim ekmek üzerine incecik bir kat tereyağ sürülürken çıkan kıtırtı duyuluyor derinden. Erik marmelatının kırmızısı, panjurdan içeriye süzülmeye çabalayan güneşin kızıllığı ile buluşuyor. Bir serçe havalanıyor çınarın dalından, balkonun danteline konuyor. 

Şehir yavaştan uyanıyor. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile yeni günü karşılamaya hazır. Aynı bulvarda gezinen Camus ve Sartre’ın adımlarına karışıyor sesler. Camus kaşmir paltosunun yakasını kaldırmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı ağzına götürüp derin bir nefes çekiyor. Sartre ellerini yakası kürklü paltosunun ceplerine sokmuş, ağzındaki pipodan çıkan dumanları gözleriyle takip ederek yürüyor yanı sıra. Cafe de Flore’un önünde ayaküstü devam ediyorlar konuşmaya. Yanlarından geçen iki genç kadın mahcup bir gülüşle aydınlanmış başlarıyla selam veriyorlar. Şapkalarının tülleri gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyor. Yüksek topuklarının tıkırtısını örseleyen gülüşmelerle uzaklaşıyorlar.

Karşı kaldırımdan el sallıyor Beauvoir. Koşarak caddeyi geçiyor. İkisinin de yanağına birer öpücük konduruyor, aralarına geçip, kollarına giriyor. Her zamanki masaları doluysa önce barın önünde oturuyorlar. Beauvoir aklında Nelson Algren olduğu halde Sartre’ın Toskana seyahati teklifine sıcak baktığını söylüyor. Baharda bambaşka bir güzelliğe kavuşan bölgede, yükselen servilerin gölgesinde uzanmış yeni yazacakları kitapların konusunu tartışırken hayal ediyorlar kendilerini. Gün batımını karşılıyorlar birer kadeh Chianti şarabı ile. Camus’nun başka planları var o bahar için. Ama nerede olursa olsun, gün batımında kadehini ikisi için kaldıracağı sözünü veriyor.

Bulvarı kesen sokağın köşesine bakan masaları boşalıyor. Michel’e kahvelerini masaya getirmelerini rica edip dışarı çıkıyorlar. Art arda ekledikleri sigaralarının dumanında, bir nesil önceki Fransız yazarlarını masaya yatırıyorlar.

Güneşe yüzümü verip oturuyorum hasır sandalyeye. Edebiyat nefesi solumuş masaya koyuyorum sırt çantamdan çıkarttığım defter, kalem ve kitabımı. Truman Capote’nin Yerel Renkler’i tam da bu seyahate biçilmiş kaftan. Gözlerim onu arıyor bu sefer bulvarda. Bileklerine uzanan paltosuyla, narin adımlar atarak kafeye giriyor. Bakışları ile röntgen çekiyor. Beyninin bir bölümüne kazıyor. Daha sonra anlatırken eşe dosta, yüzde doksan sekiz detay vermeye hazır. Masama davet etsem, şehirlerin renklerini birlikte konuşsak.

Cappuccino siparişi veriyorum masamın başına gelen uzun boylu garsona. Göğsünün üzerindeki yaka kartında Michel yazıyor. Bu kadarcık mı bakışı atıyor birbirine yakın gözleriyle. Paris’e ilk gelişim değil. Aldırmıyorum tepeden bakan ukala tavrına. Masanın üzerindeki menü kartını alıp uzaklaşıyor.

Büyük avlulu yüksek binaların gölgesi düşüyor bulvara. O gölgeler altında yürüyen, varacağı noktadan emin adımların sahiplerini izlemeyi seviyorum. Spor ayakkabılı tek bir kadın geçmiyor önümden. Hepsi bakımlı, çoğu şık. Kırmızı kadife pantolon, kahverengi süet ayakkabı giymiş altmış beşlerinde bir bey, kolunun altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için oturacağı rahat bir sandalye aranıyor. Yaya geçidinden geçip sokağın diğer ucundaki gazetecinin önünde duruyor. Dönüp Cafe de Flore’a bakıyor. Yine aynı yaya geçidinden dümeni buraya çeviriyor. Yan masaya oturuyor. Artık Michel yok. Vardiyalar bu kadar erken değişmeyeceğine göre kısa bir sigara molasında olabilir. Elinde tepsi ile René bitiveriyor masanın yanında. Michel gibi asık suratlı olmayıp, biraz olsun gülümsemesini diliyorum içimden. Gözüm yüzünde asılı kalıyor. O ânı bekliyorum. Beklentimi boşa çıkarıyor. İsmi tarihe kazınmış bir mekânda çalışmak insanı onurlandırmalı ve mutlu etmeli. Beni ederdi açıkçası. Ben burada çalışıyor olsaydım “Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir” deyip bundan yüksünmez, aksine canla başla çalışırdım. Küçük koyu yeşil masalarda oturmuş tüm yazarların, şairlerin, filozofların ruhlarıyla dost olurdum. “En önemli eserim, hayatımdır” diyerek o ruhların bana katacağı değerlere kucak açardım. Biliyorum ki “En büyük günah pişmanlıktır.” O sebeple burada çalışmakla yerinmezdim. Yarın buradan ayrılırken kalbime sığdırdığım özel anlarım ve anılarım olurdu.

Kahvemi yudumlarken zar zor not alabiliyorum. Etraf o kadar hareketli ki! Ne kafamın içindekileri toparlayabiliyorum ne de yazdıklarıma odaklanabiliyorum. Neden bu şehirdeyim? Bu kafede? Bütün o sevdiğim yazarların kokusunu duymak, onların oturduğu masalara oturmak, az önce Camus’nun konuştuğu Michel’le iki cümle alışverişi yapmak. Varoluşlarındaki tevazuyu gözlemlemek gelen geçende. Sanırım bütün bu güzel insanlar, gözlemlemek, izlemek, paylaşmak, yaratmak, eksilmemek ama çoğalmak için toplanma yeri olarak burayı seçiyorlardı. Derin bir nefesle göğüs kafesimi şişiriyorum. İlk baharın sabah serinliğine bulanmış eski kitap sayfalarının, kağıtların ve henüz kurumamış mürekkebin kokusu ile doluyor ciğerlerim.

Çan sesleri düşüncelerimi bölüyor. Zamanın yitikliğinden sıyrılıyorum. Daha görecek yerlerim var. Notre Dame ve Pompidou’yu bugüne sığdırmalıyım. Ama önce mutlaka Shakespeare and Company kitabevinin önündeki avantaj sepetlerine göz atacağım.

Photo by Peyman Ünalsın Gökhan

Hesabı istiyorum. Eşyalarımı topluyorum. René asık suratıyla para üstünü getiriyor.

Mutsuzluklarını çözemediğim Michel ve René’yi kırmızı pantolonlu adamla sohbet ederken bırakıyorum. Adımlarım hızlanırken cebimdeki Cafe de Flore yazılı beyaz peçeteyi avucumun içinde sıkıyorum.