ANILAR

Bu sabah instagram’a koyduğum bu fotoğrafın altına birkaç cümle yazdım. Baktım içimdekiler, öyle birkaç cümle ile deşarj olmama yetmeyecek. Oturdum, yazdım.

Şöyle diyordum instagram gönderisinin altında; “On üçüncü kattan aşağı bakarken gördüğüm beton yığını ve üç beş yeşil lekenin yerini alsın diye, geçen yaz Dilek Yarımadası’nda çektiğim bu fotoğrafı koyuyorum buraya. Kasavetimizden sıyrılalım, yine biraz umut dolalım.”

Sabah telefonumdaki fotoraflara bakarken, Dilek Yarımadası’nda, Kalamaki Koyu’na giderken, her seferinde yaptığımız gibi arabayı kenara çekip aşağıda uzanan, turkuvazdan yeşile, yeşilden laciverte, taa Samos Adası’na kadar uzanan manzarayı ruhumuza sindirdiğimiz anda çektiğim bu fotoğrafı gördüm. Tam da İstanbul’un kentsel dönüşümle rant avcılarının hedefi haline gelen semtlerinden birinde, on üçüncü kattaki evimizin “Fransız Balkonu”nun önünde oturmuş sabah kahvemi içiyordum. Gözlerimi telefondan kaçırıp, hemen önümdeki manzaraya baktım. Tıpkı bu fotoğrafta olduğu gibi bir tepeden bakıyordum. Mâmafih altımda uzanan turkuvaz deniz, yemyeşil türlü çeşit bitki örtüsü ve kayalar değil, telaşlı sürücüleriyle beyaz, gri, siyah arabalar, beton kütleleri, birkaç yeşil lekeydi. O anda içimde bir kasavet hissettim. Kasavetimizden sıyrılalım dediğim işte buydu. Manzara hiç göz alıcı değildi ve hava gri, gökyüzü ağlaktı.

Aslında her gün Tanrı’ya şükredecek kendimizce iç zenginliklerimiz var. Ama bir kovukta pusuya yatmış bekleyen umutsuzluk da var. Son zamanlarda dilimize pelesenk olmuş “Ne olacak bu memleketin halleri” sorusu da bu umutsuzluğun bir parçası.

Sahi ne olacak?

Altmışlı yıllarda doğan bizler, ya da yetmişlerin sonlarına kadar bu dünyaya gelme şerefine ermiş kardeşlerimiz, aslında ne kadar şanslı olduğumuzu şimdi daha iyi anlıyoruz. Bizler yoklukların çocuğuyduk. Evlerimizde telefon yoktu. Bağlatmak için kayıt yaptırılır, sıraya girilir, aylar sonra tospağa gibi bir telefon gelirdi. Televizyon izlemek için hali vakti yerinde olan Servet Teyze’lerin evinde buluşurdu tüm apartman. Arabası olan, gerçekten, ama gerçekten pek bir zengindi.

Bizim eve televizyon 1973 yılında, Boğaziçi Köprüsü’nün açılış töreninden hemen önce geldi. Siyah beyaz ekranın önünde, yerde bağdaş kurmuş otururken, heyecanla törenleri izlediğimi albümdeki bir fotoğraf karesine bakar gibi hatırlıyorum. Boğaz’ın incisi, ilk göz ağrımız benim için hâlâ Boğaziçi Köprüsü. Zaten bu ülkede olanların pek çoğunu aklım almıyor. Ama sen tut kırk üç yıl sonra, şehirle tamamen kaynaşmış, İstanbul’un Avrupa’da hatta uzak kıtalarda bile sembolü olarak tanınan köprünün adını değiştir. Sonra düşün dur; neden biz turizmde İtalya, Fransa, Yunanistan gibi olmuyoruz diye. Allah aşkına kalkıp da Floransa’daki Ponte Vecchio’nun, Paris’teki III. Alexandre Köprüsü’nün, Prag’daki ünlü Charles Köprüsü’nin adını değiştirir mi adamlar? Niye değiştirsinler? Oğlumuzun adını kırk beş yaşına geldiğinde değiştirmek istiyor muyuz? Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin bile bizim için özel mânâları var. Kalbimizde yer eden bir büyüğümüz, küçük kızımızın kardeşine vermek istediği, onu etkileyen bir isim, karı kocanın çok değer verdikleri, evliliklerine anlam katan biri, tarihten çok ünlü biri gibi, gibi… Şehirlerde de köprülere, meydanlara, sokaklara verilen isimlerin hep bir anlamı, bir amacı var. Düşünsenize günümüzde iki Hollanda’lı turist sohbet ediyor. Biri seksenli yıllarda İstanbul’a gittim. Boğaz’a aşık oldum. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden Avrupa ile Asya arasında seyahat ettim, hem de pasaportsuz diye anlatıyor. Diğeri şaşkınlıkla bakıyor. Bir yandan beyninde isimleri şekillendirmeye çalışıyor. Ben de pandemiden hemen önce İstanbul’daydım. Boğaziçi Köprüsü yok artık, adı 15 Temmuz Köprüsü olmuş diye yanıtlıyor arkadaşını. İstikrarsız ülke olduğumuz doğru. Sadece ekonomide değil, her alanda bir dengesizlik söz konusu.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Bir telefondaki fotoğrafa baktım, bir evimin manzarasına. Çok değil, bundan sadece altı yıl önce, güneye bakan evimizin leb-i derya balkonundan Burgaz, Heybeli ve Büyükada görünürdü. Menzile giren, tam karşımızdaki kıskanç sevgili modundaki komşu apartmanın gizlediği Kınalı Ada’nın bitiminden itibaren Marmara Denizi ince bir şerit halinde uzanırdı gözlerimizin önünde. Sonra bir dizi biçimsiz apartmanın çirkin görüntüsünü aşıp güneybatı tarafında Yeşilköy’e kadar, batıya ilerledikçe de Sahilburnu, Tarihi Yarımada, hele hele poyraz estiğinde hava daha da berraklaştığında Ayasofya, Sultanahmet Camii tüm ihtişamıyla gözlerimizin önüne serilirdi. Artık hepsini yüksek beton yığınlarından kaçamak gözlüyoruz. Önümüze dikilen her kentsel dönüşüm eserinde dualar ediyoruz daha da yükselmesin, bir an önce çatıyı yapmaya başlasınlar diye.

Her hafta anne-babayı ziyarete, Anadolu Yakası’ndan Avrupa Yakası’na bir defa geçiş yapıyorum. Evden çıkmadan yol durumuna göre ya Boğaziçi Köprüsü ya da Fatih Sultan Mehmet’i kullanıyorum. Boğaziçi Köprüsü hem güzergah olarak daha kısa hem de çevre olarak İstanbul’a ve İstanbul’un güzelliklerine daha hakim olduğundan orayı tercih ediyorum. Ne var ki orda da trafik sokağa çıktığına pişman edecek kadar yoğun oluyor. Bir, bir buçuk ay önce baktım trafik katlanılabilir düzeyde, attım kendimi birinci köprü yoluna. Acıbadem Sapağından sonra sağlı sollu minik erguvan ağaçları dikmiş İBB. Nasıl mutlu oldum! Ağladım ağlayacağım. Erguvanlar da tıpkı köprümüz gibi bu şehrin sembolü ağaçlar. Nisan ortalarından, Mayıs’ın ilk haftalarına kadar Boğaz hattında tüm tepeler erguvanın pembemsi mor çiçekleriyle sıradışı bir geline dönüşürdü. O gün baktım da, biz İstanbul’lular fark etmeden tepelerde beton krallığı kurulmuş. O cânım erguvanlar kim bilir ne oldu? Bizim için baharın müjdecileri, şehrimizin sembolleri… Bizler yaş aldıkça çevremizden kayıp giden kutup yıldızlarımız gibi, onlar da yılların hükmüne yenilmiş. Doğanın değil insanoğlunun hışmına uğramış. Mutluluğu, şiiri, renk paletinin en zenginini doğada bulacaklarının idrakına kavuşamamış vahşi insanların gafletine yenik düşmüş şehrimin narin, asil erguvanları. O yüzden IBB’nin diktiği minik erguvanlar şimdi her geçtiğimde beni ufak kollarıyla sarıyorlar. “Seneye daha da serpileceğiz, bak gör o zaman nasıl boyayacağız bu tepeleri. Tüm trafiğe rağmen, yılın sadece o bir ayında ikinci köprüyü kullanmak istemeyeceksin” diyorlar bana.

Bu aralar çokça, çocukluğuma dönmek istiyorum. O yıllarda oturduğumuz birinci kat penceresinden lapalapa yağan karı izlerken, babamın sobada pişirdiği kestanelerden yemek, akşam hep beraber oturup meyvemizi yedikten sonra mandalina kabuklarını sobanın üzerine koyuşumuz ve mis gibi kokunun tüm evi kaplaması, annemin neredeyse her hafta yapıp buzluğa koyduğu frigoyu bitmesin diye küçük lokmalar halinde yiyişimiz, Levent’in tek katlı evlerinin olduğu çiçek kokulu sokaklarında yaptığımız yürüyüşler, ellerine doğduğumuz aile dostlarımızla yapılan mangal başı keyifleri, annem ve anneannemle çayır çimen topladığımız labadaların, ebegümecilerin kahkahalar, şarkılar eşliğinde ayıklanıp pişirilmesi, akşamın kör saatlerinde tatlı krizine girip, babacığım ve kardeşimle uzun yürüyüşlere katlanarak gittiğimiz Etiler Dünya ya da Venüs pastanesi… Rafaella Carra şovlar, artistik puz pateni yarışmaları, katırnıklarıyla kendimize uzun sarı tırnaklar yapışımız, akşam sefalarıyla avuçlarımıza yaktığımız kınalar…

Bizim naif anılarımız, çocuklarımızın teknolojik dünyaları için çok banal mutlaka. Ama biz elimizdeki ufak değerlerle çok mutluyduk. Sevdiklerimiz yanımızdaydı. Sağlıklıydılar. Ufak tefek pürüzler vardı tabii. Atlatılabilecek olumsuzluklardı. Kalıcılıkları yoktu. Geldikleri gibi gidiyorlardı. Şimdilerde, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her saniye çok kıymetli. Erguvanların gidişine dur diyemediğimiz gibi hayat da akıp gidiyor. Bize kalan ise benliğimizde koruduğumuz güzel anılar.

Erguvanlı Tepede Şiirli Mabed

Aşiyan Müzesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Dışarıdaki soğuktan kaçarcasına iki kanatlı dar ahşap kapıdan yalıya giriyoruz.

İçinde odunların çıtırdadığı şöminenin kızıl alevi karşılıyor bizi. Tam karşısında, sallanan sandalye var. Hâlâ hareket ettiğine bakılırsa oturan kişi henüz kalkmış. Hemen arkadaki küçük ceviz kütüphanenin üzerinde, sayfaları açık bir kitap duruyor. O huzurlu saatlerin içinde olmayı ne çok isterdim!

İzlendiğim hissine kapılıyorum birden. Belki de tablolardan bakan, yalının eski sahiplerinin gözleri üzerimdeki. Bizi esaretimizden kurtar, der gibiler. Çerçevelerin içinden çıkıp, bir zamanlar soluk aldıkları, yarattıkları o verimli an’lara geri dönmek istiyorlar.

Arkamızda, gırtlaktan sökülen küçük bir öksürük duyuyoruz sanki. Gıcırdayan parkelerin üzerinde topuklarımızın üzerinde geriye dönüyoruz. Gri flanel takımı, beyaz dik yaka gömleği içinde, bakımlı pala bıyıklı, saçları briyantinle arkaya taranmış, yakışıklı esmer bir adam oturuyor. Mehmed Tevfik Bey… Bakışlarından, mabedine girdiğimiz için bizi yeriyor mu, yoksa unutulmadığı için mutlu mu, anlamak zor.

Mehmed Tevfik Fikret - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Fikret – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Zamanında çok canlar yakmış mıdır ki o gözler? O gözler olmasa bile, yazdığı şiirlerle pek çok kadını etkilemiştir mutlaka.

Dikkatli bakınca gözlerinde melankolik bir bakış seziyorum. Haklısın diye fısıldıyor derinden bir ses. Çok küçük yaşta öksüz kaldı. Hayatı tanımaya, yaşamaya dayısı ve yengesiyle başladı. Kız kardeşi ondan daha bahtsızdı. Öksüzlüğünü, hayatının yoldaşı ile dindireceğini sanıyordu. Ama adam insafsız çıktı. Döverek öldürdü kızcağızı. O yüzdendir ki Mehmed Tevfik Bey melankolinin kollarındadır sıklıkla.

Yine birlikte toplamışlardı
On gün evvel bu hoş çiçeklerden
Seni ey mevt! Kim hatırlardı
O bahar hayatı süslerken?

Şimdi yalnız, önünde boşluklar
Düşünür hep o ayrılık demini…
Pek bunaldıkça aldatır, oyalar
Bu çiçeklerle reng-i matemini

Melankoli yaratıcılığa da sirayet etmiş. Duvarlardaki tablolar da melankoli ile beslenmiş fırça darbelerine maruz kalmış.

Krizantemli Vazo – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Mehmed Tevfik Bey’in eşi Nazime Hanım’ın Aşiyan sırtlarında, çimenlerin üzerinde dinlenirken resmedilmiş tablosu var duvarlardan birinde. Bu tepeleri çok severlermiş karı koca. Her fırsatta manzarayı izlerlermiş. Sevdikleri bu tepede evleri olsun isterlermiş. On yıl sabırla beklemişler evi oturulacak hale getirene kadar. İkisi arasında sevgi olduğunu, birbirlerine sadık olduklarını düşündürtüyor bana evde gördüklerim. Sonra yatak odasında, Mehmed Tevfik Bey’in, yatağın yanında asılı maskı dikkatimizi çekiyor. Batı geleneklerindeki gibi, öldüğünde bu maskı, o günlerde evde yaşayan Mihri Müşfik Hanım hazırlamış. Bir anda kafamdaki sadakat, derin sevgi imgeleri alt üst oluyor. Yoksa? Hıfzı Topuz bir şeyler biliyor olabilir mi? Belki de Mehmed Tevfik Bey’i anlattığı kitabında sır perdesi aydınlanıyordur. Kitabı okumalıyız mutlaka.

Edebiyat-ı Cedide Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Edebiyat-ı Cedide Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Odalardan birinden kalabalık sesler geliyor. Sanki şiirler okunuyor, dergilerden makaleler. Arada tok kahkahalar yükseliyor. Bazen de ateşli tartışmalara yerini bırakıyor okumalar. Koşarak aşağı iniyoruz, sesin geldiği odanın izindeyiz. Odanın kapısı önüne geldiğimizde, kesiliveriyor konuşmalar. Hepsi hayal miydi? Ölü Ozanlar Derneği’nin mağara toplantıları düşüyor usuma. Kapatılan Servet-i Fünun Dergisi’nin arkasından bolca edebiyat konuşulan, Batı akımının etkisindeki bir grup genç adamın toplandığı bu oda, sahip olduğu manzaraya rağmen, eminim çok ateşli yorumlara ev sahipliği yapmıştı. Odadakiler, manzaranın farkında bile değildi belki de çoğu zaman.

Dinleme odasında toplanan birbirinden değerli edebiyat ustasının duvarda asılı fotoğraflarına bakıyoruz. Yaratıcı iksirlerle yıkanmış bu sanatçıların her biri, yaşlarından beklenenin çok daha üzerinde başarılar sergilemişler. Sadece yazar ya da şair değiller. Öğretmenlik yapıyorlar, ressamlar, mimarlar, diplomatlar da aynı zamanda.

Kapıdan bir gölge seğirtiyor. Bir çocuk merdivenlerden aşağı koşuyor. Mutfak kapısında yok oluyor. Haluk bu, Mehmed Tevfik Bey’in oğlu. Haluk annesinin hazırladığı vişne suyundan bir bardağa boşaltıyor. O sırada dışardan gelen köpek sesini duyuyor. Bardağı tezgâha bırakıp Sokrat’ın Penceresi’ne yaklaşıyor. Parmak uçlarında zıplıyor dışarıyı görmek için. Ama daha o kadar uzamadı. Duvar dibindeki ahşabı eprimiş, rengi solmuş tabureyi camın önüne çekiyor. Üzerine çıkıp pencereden köpeğe sesleniyor; “Gel oğlum, gel!” köpeğin kulaklarını okşuyor demirlerin arasından aşırttığı eliyle. “Birazdan yanına geleceğim, oynayacağız birlikte.” Tekrar tezgâhın yanına gelip vişne suyunu bitiriyor.

Sokrat'ın Penceresi - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Sokrat’ın Penceresi – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Haluk hakkında evdeki izler, sadece duvardaki birkaç resimden ibaret. Mehmed Tevfik Bey ile arası nasılmış, pek kestiremiyorum. Önce İskoçya’ya, ardından Amerika’ya gitmiş. Bir dönem Türkiye’ye geri gelmek istemiş, ama zamanlama yanlışmış. Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçe bile öğretmemiş. Mehmed Tevfik Bey, kendisi gibi şiire, edebiyata düşkün olmayan oğluna baskı mı kuruyordu acaba?

Abdülhak Hamit Tarhan Odası - Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Abdülhak Hamit Tarhan Odası – Fotoğraf Aşiyan Müzesi Arşivi

Bulutlar gökyüzünü kaplamışçasına evin içi daha da kararıyor. Dışarda çakan şimşek, odayı aydınlatıyor. Şehzade Abdülmecid imzalı, Abdülhak Hamit portresi, pencereden bakan canlı bir gövde gibi çıkıyor karşımıza. Yan duvarda asılı, şairin çılgınca âşık olduğu üçüncü eşi Bayan Lucienne’in resmiyle, kendi portresi arasında gidip geliyor gözlerim. Büyük aşka yazılmış Makber dolaşıyor kulaklarımızda.

Eyvah! Ne yer, ne yar kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zar kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden.
 
Ben gittim, o haksar kaldı,
Bir köşede tarumar kaldı,
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut’da bir mezar kaldı.
 
Bildir bana nerde, nerde Yarab,
Kim attı beni bu derde Yarab?
Nerde arayayım o dil rübayı,
Kimden sorayım bi-nevayı?
 
Derler ki unut o aşnayı,
Gitti tutarak reh-i bekayı,
Sığsın mı hayale bu hakikat?
Görsün mü gözüm bu macerayı?
 
Sür’atle nasıl da değişti halim,
Almaz bunu havsalam, hayalim.
Çık Fatıma! Lahdden kıyam et,
Yadımdaki haline devam et.
 
Ketmetme bu razı, söyle bir söz,
Ben isterim, ah, öyle bir söz.
Güller gibi meyl-i ibtisam et,
Dağ-ı dile çare bul, meram et.
 
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle,
Eyyamı hayatımı tamam et,
Makber mi nedir şu gördüğüm yer?
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber?

Zaman dursa, Osmanlı döneminde, Batı mimarisinin etkisiyle, Mehmed Tevfik Bey’in zihninden projeye dökülen bu yalıda şiirle, resimle, ilginç kişiliklerin duvarlar arasında bıraktığı izlerle kalsak. Aşiyan Tepesi’nde Hacı Arif Bey’den, Enderuni Ali Bey’den çalsak, Şair Nigâr’ın dizelerini okusak.

Gördüklerimizi, dinlediklerimizi yüreğimizde biriktiriyoruz.

Aşiyan Müzesi Bahçesi - Fotoğraf KorkutGökhan

Aşiyan Müzesi Bahçesi – Fotoğraf KorkutGökhan

Bahçede, Mehmed Tevfik Bey’in mezarını selamlayıp, erguvan mevsiminde dönmek üzere yağmurlu soğuğa karışıyoruz.

Peyman Ünalsın