Yaşasın Okumak ve İzlemek!

İnternetten alış veriş yapmak bana göre değil. Kitap haricinde.

Hayatımda ikinci kez internetten ayakkabı aldım. İlkini belki bir yazımda anlatmışımdır. Tam bir fiyaskoydu. İkincisi hiç fena değildi. Zaten bilindik bir mağazanın online satış platformundan aldım. Fiyat uygun diye aldığım iki çift yazlık sandaletin biri oldu, diğeri ayağıma yakışmadığı için iade etmek gerekti. Neyse ki markanın kullandığı kargo şirketi tam evimizin karşısında. Ertesi sabah kutuyu aldığım gibi kargo şirketinin ilk müşterisi olarak kapıdan adım attım. Korktuğum gibi zor bir işlem değilmiş. Oluşturduğum iade kodunu veznedeki görevli genç kadına verdim, kutuyu büyük plastik zarfa koydum. Bitti. Baktım, veznenin önündeki tezgâhın üzerinde sırt renkleri, sayfaları sararmış yedi sekiz kitap duruyor. “Aaaaa bunlar ne?” dedim işlemimi yapan kadına. “Benim okuduğum kitaplar. Okudukça buraya getirip satıyorum. Elime geçen parayla da sokak hayvanlarına mama alıyorum,” demez mi? Hemen iki tanesini kaptım. Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın romanı ile otuz beş yaşında vefat eden Yeni Zelandalı yazar Katherine Mansfield’in en verimli çağlarından hatıralarını okuyabileceğim Bir Hüzün Güncesi isimli kitabı.

Gözünü sevdiğim ülkesinde kitap okuma oranının düşüklüğünü düşününce bir kargo şirketindeki bu genç kadın beni, yağmurdan sonra çıkan güneş kadar mutlu etti. Bir yerlerde umut gizli. Onu mumla arayıp bulmamız gerekse de pes etmemeliyiz. Hayatın şaşırtan tesadüfleri sadece romanlar ya da filmlerde olmuyor gördüğünüz gibi.

Bu arada yanlış anlaşılmasın; asla kargo şirketinde çalışanları küçümsediğim için şaşkınlığa uğramış değilim. Yukarda da yazdığım gibi, ne yazık ki Türkiye’de, her taşın üzerine tüneyip kitap okuyan bir toplum yok. O yüzden kargo şirketinde kitapla arası iyi birini görmek beni sevindirdi. Bu hissi toplu taşımada, parkta, duraklarda, plajda kitap okuyan gördüğümde de duyumsuyorum.

Dün akşam Netflix’de, başrollerini ödüllü iki oyuncunun paylaştığı bir film izledim. 2022 yapımı The Good Nurse. 2013 yılında yayımlanan Charles Graeber’in gerçek suç kitabından sinemaya uyarlanan filmin oyuncuları efsane. Jessica Chastain ve Eddie Redmayne performansları ile büyüleyiciydi. Hele Eddie Redmayne’in bir haykırma sahnesi vardı ki, unutulmaz. Bir hastanenin gece vardiyasında çalışan hemşire Amy’nin yanına yeni bir hemşire, Charles Cullen, gelir. İyi bir ekip olurlar. Yalnız anne Amy ile karısı tarafından kızları ile görüştürülmeyen Charles birbirlerine destek olmaya başlarlar. Bir süre sonra hastanede seri ölümler başlar.

Filmlere, kitapları didik didik incelediğimiz atölyelerin, kulüplerin bakış açısıyla yaklaşmaya çalışıyorum. Filmde anlatılan hikâye, kitaplardaki aynı zaman diliminin aktarım temposuyla ilerlemiyor. Bazı sıçramaları takip edebiliyorum, bazılarını edemiyorum. Oyuncuların gerçekçi oynaması, karakteri de gerçekçi kılıyor. Bir kitabı okurken, karakterin bir olay karşısındaki yüz ifadesinin tasviri, tasvirin ne kadar detaylı yapıldığı ile alâkalı olarak zihnimizde o ânı canlandırabilir. Ama film sekansında oyuncunun gerçekçi olmayan bir mimiği, filmle aramızdaki bağı koparabilir. Filmde bütün ipler oyuncunun elinde.

Filmi Beliz Güçbilmez’in Tersine Mühendislik yöntemiyle irdelediğimde de mutlak bir sonuca varıyorum. Bir tohum var ve bu tohumu besleyen kaynaklar -metaforlar- sağdan soldan tohumun etrafında dönerek yükseliyor. Tohum gelişip, serpiliyor. Diğer yandan benim, tohuma kaynak olan metafor bâbında bulduğum detaylar, gerçek hayattan alıntılanan bir hikâyede nasıl oluyor da senaryoda oluyor. Demek gerçek hayatta aslında aynı mantıkla işliyor.

Charles Cullen’ın hikâyesi, sonu açık biten bir roman gibi. Dün akşamdan beri Cullen’ın psikolojisini düşünüyorum. Davranışlarındaki mânâyı çözmeye çalışıyorum. Kendimce açıklamalar buldum. Ama bu karakter incelemesini yapan bir kitap olsa, ayıla bayıla okurdum.

2022 yılından bu yana benim gibi filmi es geçenlere şiddetle tavsiye.

Bugün cuma ve ben çok sevdiğim bir dostum, hatta kız kardeş diyebileceğim bir dostumla buluşmaya gidiyorum.

Yaşasın!

ANILAR

Bu sabah instagram’a koyduğum bu fotoğrafın altına birkaç cümle yazdım. Baktım içimdekiler, öyle birkaç cümle ile deşarj olmama yetmeyecek. Oturdum, yazdım.

Şöyle diyordum instagram gönderisinin altında; “On üçüncü kattan aşağı bakarken gördüğüm beton yığını ve üç beş yeşil lekenin yerini alsın diye, geçen yaz Dilek Yarımadası’nda çektiğim bu fotoğrafı koyuyorum buraya. Kasavetimizden sıyrılalım, yine biraz umut dolalım.”

Sabah telefonumdaki fotoraflara bakarken, Dilek Yarımadası’nda, Kalamaki Koyu’na giderken, her seferinde yaptığımız gibi arabayı kenara çekip aşağıda uzanan, turkuvazdan yeşile, yeşilden laciverte, taa Samos Adası’na kadar uzanan manzarayı ruhumuza sindirdiğimiz anda çektiğim bu fotoğrafı gördüm. Tam da İstanbul’un kentsel dönüşümle rant avcılarının hedefi haline gelen semtlerinden birinde, on üçüncü kattaki evimizin “Fransız Balkonu”nun önünde oturmuş sabah kahvemi içiyordum. Gözlerimi telefondan kaçırıp, hemen önümdeki manzaraya baktım. Tıpkı bu fotoğrafta olduğu gibi bir tepeden bakıyordum. Mâmafih altımda uzanan turkuvaz deniz, yemyeşil türlü çeşit bitki örtüsü ve kayalar değil, telaşlı sürücüleriyle beyaz, gri, siyah arabalar, beton kütleleri, birkaç yeşil lekeydi. O anda içimde bir kasavet hissettim. Kasavetimizden sıyrılalım dediğim işte buydu. Manzara hiç göz alıcı değildi ve hava gri, gökyüzü ağlaktı.

Aslında her gün Tanrı’ya şükredecek kendimizce iç zenginliklerimiz var. Ama bir kovukta pusuya yatmış bekleyen umutsuzluk da var. Son zamanlarda dilimize pelesenk olmuş “Ne olacak bu memleketin halleri” sorusu da bu umutsuzluğun bir parçası.

Sahi ne olacak?

Altmışlı yıllarda doğan bizler, ya da yetmişlerin sonlarına kadar bu dünyaya gelme şerefine ermiş kardeşlerimiz, aslında ne kadar şanslı olduğumuzu şimdi daha iyi anlıyoruz. Bizler yoklukların çocuğuyduk. Evlerimizde telefon yoktu. Bağlatmak için kayıt yaptırılır, sıraya girilir, aylar sonra tospağa gibi bir telefon gelirdi. Televizyon izlemek için hali vakti yerinde olan Servet Teyze’lerin evinde buluşurdu tüm apartman. Arabası olan, gerçekten, ama gerçekten pek bir zengindi.

Bizim eve televizyon 1973 yılında, Boğaziçi Köprüsü’nün açılış töreninden hemen önce geldi. Siyah beyaz ekranın önünde, yerde bağdaş kurmuş otururken, heyecanla törenleri izlediğimi albümdeki bir fotoğraf karesine bakar gibi hatırlıyorum. Boğaz’ın incisi, ilk göz ağrımız benim için hâlâ Boğaziçi Köprüsü. Zaten bu ülkede olanların pek çoğunu aklım almıyor. Ama sen tut kırk üç yıl sonra, şehirle tamamen kaynaşmış, İstanbul’un Avrupa’da hatta uzak kıtalarda bile sembolü olarak tanınan köprünün adını değiştir. Sonra düşün dur; neden biz turizmde İtalya, Fransa, Yunanistan gibi olmuyoruz diye. Allah aşkına kalkıp da Floransa’daki Ponte Vecchio’nun, Paris’teki III. Alexandre Köprüsü’nün, Prag’daki ünlü Charles Köprüsü’nin adını değiştirir mi adamlar? Niye değiştirsinler? Oğlumuzun adını kırk beş yaşına geldiğinde değiştirmek istiyor muyuz? Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin bile bizim için özel mânâları var. Kalbimizde yer eden bir büyüğümüz, küçük kızımızın kardeşine vermek istediği, onu etkileyen bir isim, karı kocanın çok değer verdikleri, evliliklerine anlam katan biri, tarihten çok ünlü biri gibi, gibi… Şehirlerde de köprülere, meydanlara, sokaklara verilen isimlerin hep bir anlamı, bir amacı var. Düşünsenize günümüzde iki Hollanda’lı turist sohbet ediyor. Biri seksenli yıllarda İstanbul’a gittim. Boğaz’a aşık oldum. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden Avrupa ile Asya arasında seyahat ettim, hem de pasaportsuz diye anlatıyor. Diğeri şaşkınlıkla bakıyor. Bir yandan beyninde isimleri şekillendirmeye çalışıyor. Ben de pandemiden hemen önce İstanbul’daydım. Boğaziçi Köprüsü yok artık, adı 15 Temmuz Köprüsü olmuş diye yanıtlıyor arkadaşını. İstikrarsız ülke olduğumuz doğru. Sadece ekonomide değil, her alanda bir dengesizlik söz konusu.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Bir telefondaki fotoğrafa baktım, bir evimin manzarasına. Çok değil, bundan sadece altı yıl önce, güneye bakan evimizin leb-i derya balkonundan Burgaz, Heybeli ve Büyükada görünürdü. Menzile giren, tam karşımızdaki kıskanç sevgili modundaki komşu apartmanın gizlediği Kınalı Ada’nın bitiminden itibaren Marmara Denizi ince bir şerit halinde uzanırdı gözlerimizin önünde. Sonra bir dizi biçimsiz apartmanın çirkin görüntüsünü aşıp güneybatı tarafında Yeşilköy’e kadar, batıya ilerledikçe de Sahilburnu, Tarihi Yarımada, hele hele poyraz estiğinde hava daha da berraklaştığında Ayasofya, Sultanahmet Camii tüm ihtişamıyla gözlerimizin önüne serilirdi. Artık hepsini yüksek beton yığınlarından kaçamak gözlüyoruz. Önümüze dikilen her kentsel dönüşüm eserinde dualar ediyoruz daha da yükselmesin, bir an önce çatıyı yapmaya başlasınlar diye.

Her hafta anne-babayı ziyarete, Anadolu Yakası’ndan Avrupa Yakası’na bir defa geçiş yapıyorum. Evden çıkmadan yol durumuna göre ya Boğaziçi Köprüsü ya da Fatih Sultan Mehmet’i kullanıyorum. Boğaziçi Köprüsü hem güzergah olarak daha kısa hem de çevre olarak İstanbul’a ve İstanbul’un güzelliklerine daha hakim olduğundan orayı tercih ediyorum. Ne var ki orda da trafik sokağa çıktığına pişman edecek kadar yoğun oluyor. Bir, bir buçuk ay önce baktım trafik katlanılabilir düzeyde, attım kendimi birinci köprü yoluna. Acıbadem Sapağından sonra sağlı sollu minik erguvan ağaçları dikmiş İBB. Nasıl mutlu oldum! Ağladım ağlayacağım. Erguvanlar da tıpkı köprümüz gibi bu şehrin sembolü ağaçlar. Nisan ortalarından, Mayıs’ın ilk haftalarına kadar Boğaz hattında tüm tepeler erguvanın pembemsi mor çiçekleriyle sıradışı bir geline dönüşürdü. O gün baktım da, biz İstanbul’lular fark etmeden tepelerde beton krallığı kurulmuş. O cânım erguvanlar kim bilir ne oldu? Bizim için baharın müjdecileri, şehrimizin sembolleri… Bizler yaş aldıkça çevremizden kayıp giden kutup yıldızlarımız gibi, onlar da yılların hükmüne yenilmiş. Doğanın değil insanoğlunun hışmına uğramış. Mutluluğu, şiiri, renk paletinin en zenginini doğada bulacaklarının idrakına kavuşamamış vahşi insanların gafletine yenik düşmüş şehrimin narin, asil erguvanları. O yüzden IBB’nin diktiği minik erguvanlar şimdi her geçtiğimde beni ufak kollarıyla sarıyorlar. “Seneye daha da serpileceğiz, bak gör o zaman nasıl boyayacağız bu tepeleri. Tüm trafiğe rağmen, yılın sadece o bir ayında ikinci köprüyü kullanmak istemeyeceksin” diyorlar bana.

Bu aralar çokça, çocukluğuma dönmek istiyorum. O yıllarda oturduğumuz birinci kat penceresinden lapalapa yağan karı izlerken, babamın sobada pişirdiği kestanelerden yemek, akşam hep beraber oturup meyvemizi yedikten sonra mandalina kabuklarını sobanın üzerine koyuşumuz ve mis gibi kokunun tüm evi kaplaması, annemin neredeyse her hafta yapıp buzluğa koyduğu frigoyu bitmesin diye küçük lokmalar halinde yiyişimiz, Levent’in tek katlı evlerinin olduğu çiçek kokulu sokaklarında yaptığımız yürüyüşler, ellerine doğduğumuz aile dostlarımızla yapılan mangal başı keyifleri, annem ve anneannemle çayır çimen topladığımız labadaların, ebegümecilerin kahkahalar, şarkılar eşliğinde ayıklanıp pişirilmesi, akşamın kör saatlerinde tatlı krizine girip, babacığım ve kardeşimle uzun yürüyüşlere katlanarak gittiğimiz Etiler Dünya ya da Venüs pastanesi… Rafaella Carra şovlar, artistik puz pateni yarışmaları, katırnıklarıyla kendimize uzun sarı tırnaklar yapışımız, akşam sefalarıyla avuçlarımıza yaktığımız kınalar…

Bizim naif anılarımız, çocuklarımızın teknolojik dünyaları için çok banal mutlaka. Ama biz elimizdeki ufak değerlerle çok mutluyduk. Sevdiklerimiz yanımızdaydı. Sağlıklıydılar. Ufak tefek pürüzler vardı tabii. Atlatılabilecek olumsuzluklardı. Kalıcılıkları yoktu. Geldikleri gibi gidiyorlardı. Şimdilerde, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her saniye çok kıymetli. Erguvanların gidişine dur diyemediğimiz gibi hayat da akıp gidiyor. Bize kalan ise benliğimizde koruduğumuz güzel anılar.